<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Masal diyarı &#187; Türk masalları</title>
	<atom:link href="http://www.masaldiyari.net/tag/turk-masallari/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.masaldiyari.net</link>
	<description>Masallar diyarı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Aug 2010 19:06:09 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Rüzgaroğlu Masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/ruzgaroglu-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/ruzgaroglu-masali#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Jul 2009 19:07:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[Rüzgaroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[türk masal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1062</guid>
		<description><![CDATA[
Rüzgaroğlu
Bir varmış, bir yokmuş. Çok söylemesi ayıpmış. Az söyleyip çok dinleyenlerin bilgisi artar, çok çok söyleyip az dinleyenlerin çenesi yorulurmuş&#8230;
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Rüzgâroğlu adında az konuştu, çok dinler bir adam varmış. Rüzgâroğlu, evli imiş. Beş yaşında Nuryüz adında bir oğlu, 4 yaşında Gülyüz adında bir kızı varmış.
Rüzgâroğlu ailesi o kadar zengin ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #ff0000;"><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/masaldiyarilari20.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1063" title="masaldiyarilari20" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/masaldiyarilari20.jpg" alt="masaldiyarilari20" width="866" height="945" /></a></span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">Rüzgaroğlu</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Bir varmış, bir yokmuş. Çok söylemesi ayıpmış. Az söyleyip çok dinleyenlerin bilgisi artar, çok çok söyleyip az dinleyenlerin çenesi yorulurmuş&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Rüzgâroğlu adında az konuştu, çok dinler bir adam varmış. Rüzgâroğlu, evli imiş. Beş yaşında Nuryüz adında bir oğlu, 4 yaşında Gülyüz adında bir kızı varmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu ailesi o kadar zengin ve mutluymuş ki, iğne ucu kadar bile eksiği yokmuş. Rüzgâroğlu ava meraklı olduğundan hemen bütün günleri ormanda av peşinde geçermiş. Ceylan gibi güzel atına biner, yay gibi hızla giden iki köpeğini yanına alır, her attığını vuran tüfeğini de omuzuna asarak sabahları ava çıkarmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Günlerden bir gün, Rüzgâroğlu, yine her sabah ki gibi ormana avlanmaya çıkmış. Aramış aramış, avlayacak bir şey bulamamış. Hem biraz dinlenmek hem de atını sulamak için bir su başına oturmuş. Köpekleri yanına çömelmiş, hızlı hızlı nefes alırlarken, atı iştahlı iştahlı su içiyor, kendisi de ormanın güzelliklerini seyrediyormuş. Nasıl olmuşsa olmuş, o sırada Rüzgâroğlu’nun gözüne birdenbire bir geyik görünmüş. Geyiğin derisi güneş altında pırıl pırıl yanıyor, kara gözlerinin canlılığı uzaktan bile belli oluyormuş. Rüzgâroğlu, gözünü kırpmadan geyiğe bakıyor, geyik de hiç kımıldamadan onları süzüyormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu, bu fırsatı kaçırmamak için yerinden kalkıp hemen atına atlamış, geyiğin bulunduğu tarafa doğru hayvanını dolu dizgin sürmeye başlamış. Yay gibi koşan av köpekleri geyiği kovalıyor, Rüzgâroğlu da durmadan ateş ediyormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Fakat o ne? Rüzgâroğlu silahındaki bütün kurşunları tükettiği halde; geyiği vuramamış. Her avı ilk atışta yere düşüren tüfenk, bugün kurşununu bir türlü hedefe ulştıramıyormuş. Geyik kaçmış, bunlar kovalamışlar. Nihayet bir dağ başında geyik gözden kaybolmuş. Rüzgäroğlu, geyik acaba nereye kaçtı diye araştırıp dururken, uzaklardan bir ses işitmiş. Kimin olduğu belli olmayan bu ses, şöyle diyormuş :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Hey, Rüzgâroğlu, Rüzgâroğlu! Gençlikte zenginlik, ihtiyarlıkta fakirlik mi istersin? Yoksa gençlikte fakirlik, ihtiyarlıkta zenginlik mi ?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu, geyiği aramaktan vazgeçmiş. Durmadan kulağında çınlayan bu sözleri düşünmeye başlamış. Hem gidiyor, hem de kendi kendine “acaba bu sözleri kim söyledi; ne karşılık versem” diyormuş. Böylece eve dönmüş. Otururken, yemekte hep bu sözleri düşünüyormuş. Hatta gece gözüne uyku bile girmemiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Ertesi sabah, Rüzgâroğlu yine ava çıkmış. Sağa koşmuş, sola koşmuş yine hiçbir kuş, hiçbir hayvan avlayamamış. Bir gün evvelki su kenarına gelmiş. Dinlenirken yine geyiği görmez mi? Kendi kendine “bu sefer şu geyiği kaçırmayayım” diye söylenerek hemen atına atlamış. Onun arkasına düşmüş. Bu defa daha çok kurşun attığı halde geyiği vuramamış. Bir gün evvelki dağ başında hayvanı yine gözden kaybetmiş. Çok geçmeden o yabancı ses duyulmuş:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu! Rüzgâroğlu! Dinle beni: gençlikte zenginlik, ihtiyarlıkta fakirlik mi istersin? Yoksa gençlikte fakirlik, ihtiyarlıkta zenginlik mi?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu’nun merakı büsbütün artmış. Etrafına bakınmış, görünürlerde kimseler yokmuş. Olduğu yerde kımıldamadan biraz beklemiş; sesi bir daha işitmemiş. Yine düşünceli düşünceli evine dönmüş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">İki gündür kendisini çok düşünceli gören karısı sormuş:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu, derdin nedir? İki gündür seni pek düşünceli görüyorum. Halbuki bugüne kadar hiç üzüntü çekmedik. Hiçbir şeyimiz eksik değil. Rahat, mutlu yaşıyoruz. Düşünceni bana da söyler misin?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu, hayat arkadaşına gördüklerini, duyduklarını bir bir anlatmış. O zaman karısı:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Bunda düşünecek ne var, demiş, insan sonu, ihtiyarlığını, çalışamayacak zamanını düşünmeli. Yarın ava gittiğin zaman o ses sana yine aynı şeyi sorarsa “gençlikte fakirlik, ihtiyarlıkta zenginlik isterim” diye karşılık ver!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu, karısının sözlerini doğru bulmuş. Ertesi gün avda yine aynı geyiğe rastlamış. Arkasından birçok defa ateş ettiği halde avlayamamış. Yine her zamanki ses duyulmuş:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu! Rüzgâroğlu! Gençlikte zenginlik, ihtiyarlıkta fakirlik mi istersin, yoksa gençlikte fakirlik, ihtiyarlıkta zenginlik mi?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu, hemen karşılık vermiş:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Gençlikte fakirlik, ihtiyarlıkta zenginlik daha iyi!&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Sonra, ormandan dönmüş, evinin yolunu tutmuş. Yolda gelirken, köpeklerden biri dereyi geçememiş, boğulmuş. Rüzgâroğlu köpeğinin ölümüne üzülüp dururken, bu sefer de atı zehirli bir ot yiyerek ölmez mi? adamcağızın kederi büsbütün artmış, ama, ne yapsın? Tek köpeği ile yoluna devam ediyormuş. Eve yaklaştıkları zaman, komşu evlerden birinin damından düşen bir kiremit bu sefer de öteki köpeği cansız olarak yere sermiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">O zaman kadar üzüntü, dert nedir bilmeyen Rüzgâroğlu, saçı başı dağınık, gözleri yaş içinde kendini eve dar atmış. Durumu öğrenen karısı da ağlamaya başlamış. Gece, yemek yemeden, su içmeden yatmışlar ama, gözlerine uykunun damlası bile girmemiş. Sabahı dar etmişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">O gün hava çok fena imiş. Hem şiddetli bir fırtına esiyor, hem de yakınlara şimşekler düşüyormuş. Şimşeklerden biri köşkür civarındaki kuru otları tutuşturmuş. Derken yangın büyümüş, köşkün etrafını sarmış. gaz açıp kapayıncaya kadar köşkün saçağını alev almış. Fırtınanın şiddetinden koca köşk bir anda ateşler içinde kalmış, kül olmuş gitmiş. Rüzgâroğlu, karısı ile çocuklarını güç halde dışarıya çıkarabilmiş. Ne eşya, ne para, ne de giyecek bir şey kurtaramadıkları için sokak ortasında öylece kalıvermişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Nuryüz’le Gülyüz durmadan ağlıyor, anneleri de onlarla birlikte gözyaşı döküyormuş. Babaları Rüzgâroğlu’nun da içi kan ağlıyormuş ama , belli etmemeye çalışarak :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Üzülmeyin, diyormuş, ne yapalım, oldu bir kere. Elbet yine çalışır, çabalar, ev bark sahibi oluyoruz. Yine eskisi gibi güzel günler geçiririz.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Koca köşk yanıp kül olduktan sonra fırtına durmuş, hava düzelmiş, güneş tatlı sıcaklığı ile etrafı ısıtmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu, çocuklar, anneleri biraz kendilerine gelir gibi olmuşlar. Artık bu memlekette kalmanın faydası olmadığını söyleyerek oradan uzaklaşmaya karar vermişler. Yayan yapıldak, çırılçıplak yola düşmüşler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler&#8230; Dereler tepeler aşmışlar, bir köye varmışlar. Orada bir çiftçinin yanına girerek tarlada iş görmeye başlamışlar. Dördü de kendilerine göre iş görüyor, akşama kadar tarlada tırpan sallayıp harmanda düven sürerek karınlarını doyurabiliyorlarmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Birkaç gün sonra orada iş kalmamış. Başka köye gitmek için yine yola koyulmuşlar. Kayalıklı yamaçlardan geçerek, dikenli otlardan atlayarak gün boyunca gitmişler, gitmişler&#8230; Çok geçmeden önlerine geniş bir çay çıkmış. Çay hiçbir yerden geçit vermediği için karşıya yüzerek geçmek gerekiyormuş. Baba ile anne yüzerek karşı tarafa geçebilirlermiş ama, çocukları nasıl geçireceğiz diye düşünmeye başlamışlar. Rüzgâroğlu, ağaçlardan kalın dallar kırmış. Bunları ikişer, üçer yan yana getirip sazlarla bağlayarak küçücük iki sal yapmış. Nuryüz’ü birine, Gülyüz’ü de ötekine bindirmiş. Kendisi bir eliyle yüzerken öteki eliyle Nuryüz’ün salını çekiyor, karısı da aynı şekilde Gülyüz’ün salını sürüklemeye çalışıyormuş. Böylece çayın orta yerine kadar gelebilmişler. Fakat orta yerde suyun akışı fazla olduğundan Nuryüz’ün salı babasının elinden, Gülyüz’ün salı da annesinin elinden kurtulmaz mı? Çocuklar hem bağıra bağıra ağlıyor, hem de suya düşmemek için küçücük sallarına sıkı sıkı sarılıyorlarmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Bu durum karşısında anneleri de, babaları da ne yapacaklarını bilememişler. Çocukların salları suyun akıntısına kapılıp hızla uzaklaşıyormuş. Arkalarından gitseler yetişmelerine imkân yokmuş. Karşı tarafa geçtikten sonra karadan koşarak salın gittiği yeri bulmak için kuvvetli kuvvetli yüzmeye başlamışlar. Nefes nefese karaya çıktıkları zaman sallar çoktan gözden uzaklaşmış bulunuyormuş. Çay boyunca durmadan koşmaya başlamışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Akşam olup hava iyice kararıncaya kadar koşmuşlar, koşmuşlar. Ne yazık ki, çocuklarına ait en ufak bir iz bulamamışlar, onların seslerini işitememişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Başlarına gelen bu son felâket karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlar. Geceyi ormanda, bir ağaç üzerinde geçirmişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Ertesi gün yine yola çıkmışlar. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler&#8230; Dağlar taşlar aşıp kuşlar kurtlarla düşe kalka yol almışlar. Her uğradıkları köyde zengin bir adamın yanına uşak girerek karın tokluğuna akşamlara kadar çalışıyorlarmış. Birkaç gün sonra orada da iş kalmayınca tekrar yola çıkıyor, yorgunluktan ayakları yürüyemez hale gelinceye kadar gidiyor, gidiyorlarmış&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Yine bir gün köyün birine gelmişler. Orada birkaç gün çalıştıktan sonra tam köyden ayrılacakları sırada, padişahın baş yaveri adamlarıyla birlikte gelmez mi?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Baş yaver, sarayda hizmet gördürmek için köylerden güzel kızlar topluyormuş. Rüzgâroğlu’nun karısını da sarayda aşçılık yapmak üzere alıp götürmek istemiş. Rüzgâroğlu, kadını kendisiyle birlikte dağ taş dolaştırmaktansa onun rahat bir yerde çalışmasını daha uygun bulmuş, razı olmuş. Kalmış tek başına&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu, ondan sonra, şu köy senin, bu köy benim demiş, yıllarca dolaşmış. İş buldukça çalışmış, karnını doyurmuş. İş bulamadığı gün aç kalmış, ses çıkarmamış. Böylece aradan tam yirmi sene geçmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu, bazen eski mutlu günlerini hatırlar, karısı, çocukları, köşkü, atı, köpekleri gözü önüne gelince derin derin içini çekermiş. Bir gün yine eski halini bulacağına inanıyor, hiç yorulmadan, bıkmadan çalışıyormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Böylece uzun yollarda günlerce yol almış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sonunda büyük bir şehire varmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu o kadar acıkmış, o kadar acıkmış ki, neredeyse yere yıkılıp kalacakmış. Bir fırın bulup bir parça ekmek istemek için saatlerce dolaşmış. Fakat ne koca şehirde bir kimseye rastlamış ne de bir fırın bulabilmiş. Bu kadar büyük bir şehrin boş olmasını bir türlü aklına sığdıramıyormuş. Sağa sola bakınıp dururken gözüne bir fırın ilişmiş. Hemen koşmuş. Kapısı açık, ekmekleri meydanda olduğu halde fırında kimsecikler yokmuş. Açlıktan neredeyse ölecek bir duruma gelmiş olan Rüzgâroğlu, başında sahibi bulunmayan malı almanın hırsızlık olduğunu düşünerek ekmeklere elini sürmemiş. Nerede ise gelirler, kendilerinden isterim diye düşünerek fırının önüne oturmuş, baygın bir halde beklemeye başlamış. Meğer o gün memlekette padişah seçimi varmış. Memleketin töresine göre, padişah öldüğü zaman bütün halk şehrin meydanında toplanırmış. Talip kuşu uçurulur, kimin başına konarsa, o adam padişah seçilirmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu, fırının önünde baygın yatarken, şehrin meydanında da bir talih kuşu uçurulmuş. Yüzlerce, binlerce insan, acaba kuş kimin başına konacak diye heyecanla kuşa bakmaya başlamış. Kuş, meydan üzerinde dönmüş, dönmüş, kimsenin başına konmamış. Meydandan uzaklaşıp şehre doğru uçmuş. Arkasından atlı bir gözcü göndermişler. Gözcü şehre girdiği zaman, talih kuşunu, fırın önünde baygın bir halde yatan ihtiyar Rüzgâroğlu’nun başında görmek mi? Gözlerine inanamamış. Fırına iyice yaklaşıp bakmış ki, talih kuşunun başına konduğu adam, üstü başı perişan, saçı başı dağınık, pis, zayıf bir adammış. Bir yanlışlık oldu diye düşünerek kuşu adamın üzerinden almış. Rüzgâroğlu’nu da :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Padişah seçilirken sen burada uyumaya sıkılmıyor musun?! diye paylayarak sürükleye sürükleye meydana getirmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Talih kuşunu tekrar uçurmuşlar. Kuş, meydan üzerinde yine üç defa dönmüş, sonra gelip doğruca Rüzgâroğlu&#8217;’un başına konmuş. Bazıları :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Oldu! Oldu! Diye bağırırken, bir kısmı da : Olmadı, olmadı, hak oyunu üçtür! Diye dayatmışlar. Talih kuşunu üçüncü defa uçurmuşlar. Bu sefer de gelip doğruca Rüzgaroğlu’nun başına konmuş. Bu durum karşısında artık hiç kimsenin sesi çıkmamış&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Bütün halk, yeni padişahın etrafında toplanmış, saray adamları hemen onu alıp götürmüşler. Güzelce yıkayıp temizledikten sonra karnını da doyurarak padişah elbiselerini giydirip tahtına oturtmuşlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Rüzgâroğlu, başına gelenleri düşündükçe kendi kendine gülüyor, gençliğinde avcılık yaparken ormanda duyduğu sesi hatırlayarak ihtiyarlıkta zenginliğin, rahatlığın, saadetin değerini daha iyi anlıyormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">O böyle düşünürken, başyaveri yanına girmiş :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Padişahım, demiş, sizden bir dileğim var :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Ferman buyurunuz da sizin en kıymetli askerlerinizden ikisini alayım. Kıymetli bir sandığımın yanında nöbet bekleteceğim&#8230; </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Padişah izin vermiş, başyaver seçtiği iki askeri yanına alıp bir odaya götürmüş. Yerde duran uzun sandığı göstererek :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Bu sandıkta benim değerli bir eşyam var, demiş. Kimsenin çalmaması için başında bekleyeceksiniz !</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Baş yaver gittikten sonra, iki asker sandığın başında bir aşağı, bir yukarı dolaşmaya başlamışlar. Sonra canları sıkılmış, birbirlerine hayatlarını anlatmaya karar vermişler. Askerlerden birisi, ötekine bütün başından geçenleri anlatmış. Sıra öteki askere gelmiş. O da : Benim adım Nuryüz, demiş. Vakti zamanında benim de bir annem, bir de babam vardı. Hem de çok mutluyduk. Kardeşimle güzel güzel oynar, vakit geçirirdik. Fakat talih ters döndü. Köşkümüz yandı. Hayvanlarımız öldü. Paralarımızı, eşyalarımızı tamamen kaybettik. Annemle babam bizi yanlarına alarak yola üştüler. Bir dereden geçerken bizi küçücük sallara bindirdiler. Sallar ellerinden kaçtı. Onları kaybettik. Bizi bir değirmenci görüp kurtardı. Kendi öz evlatları gibi baktı. Ben asker olup buraya düştüm. Kardeşim Gülyüz şimdi değirmende oturuyor, iş görüyor. Fakat annemizle babamızı çok özledik. Öldüler mi, kaldılar mı, kim bilir?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Nuryüz’ün gözleri yaşarmış. Arkadaşı onu teselli ederken, boğuk bir ses işitmişler. Birisi :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Ağlama! Ağlama oğlum! Ben buradayım, beni kurtar! diye inliyormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Askerlerin ikisi de şaşırmışlar. Sesin nereden geldiğini anlamak için durup dinlemişler. Sonra arayıp taramışlar. Sesin sandıktan geldiğini anlayınca, herşeyi gözlerine alarak sandığı tüfenklerinin dipçiği ile, kamalarıyla kırıp açmışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Çıka çıka içinden Nuryüz’ün annesi çıkmamış mı? Kadıncağız çok ihtiyarlamış, zayıflamış, yüzü solmuş ama, yine de ana – oğul birbirlerini tanımışlar. Öteki asker şaşkın gözlerle bunlara bakarken, ana – oğul çok uzun yılların hasretiyle birbirlerine sarılmışlar, öpüşmüşler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Kadıncağızın anlattığına göre, başyaver kendini saraya aşçı olarak getirmiş ama, sonra onu böyle tutup sandığa kilitlemiş. Oğlunu tanıyıp da sesini çıkarmasaymış, kendisine cariyelik yapmayı kabul etmediği için başyaver onu denize attıracakmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Başyaverin yeni bir oyununa uğramak için, Nuryüz’le arkadaşı, kadını aralarına alarak nöbetçilerin sözlerine bakmaksızın doğruca padişahın karşısına çıkmışlar. Amaçları, başyaverin yaptığı fenalığı anlatmakmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Ne Nuryüz, ne de annesi, Padişah tahtında oturan Rüzgâroğlu’nu birdenbire tanıyamamışlar ama, o, karısı ile oğlunu tanımış. Yerinden fırlayarak koşup onları kucaklamış. Bunların gözlerinden sevinç gözyaşları aktığını gören öteki asker, dayanamamış, o da ağlamaya başlamış. Birbirlerine tekrar kavuşan bu ailenin sevincine o da katılmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Padişah Rüzgâroğlu, sevgili kızı Gülyüz’ü de çok özlemişmiş. Uşakları çağırarak hemen altı atlı arabayı hazırlamalarını emretmiş. Araba hazırlandıktan sonra üçü de binmişler. Padişah, karısını kurtarmada büyük yardımı olan askeri de kendisine arabacı başı yapmış. Doğruca kızın bulunduğu değirmene gitmişler. Büyümüş, çok güzel bir genç kız olmuş bulunan Gülyüz’le, babasının, annesinin, kardeşinin karşılaşması, kucaklaşması görülecek şeymiş. Yanlarına kızları ile birlikte değirmenciyi ve karısın da alarak saraya dönmüşler. Padişah, çocuklarının hayatını kurtaran, onlara kendi öz evladı gibi bakan değirmenciyi vezir tayin etmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Padişah Rüzgaroğlu, karısına fenalık yapmak isteyen başyaveri görevinden uzaklaştırıp kendisini memleketin dışına attırmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">O günden sonra, Rüzgâroğlu ailesi eski günlerinden çok daha mutlu yaşamaya başlamış&#8230; Rüzgâroğlu, ormandaki sesi hatırladıkça, ihtiyarlıkta rahatın, mutluluğun gençliktekinden değerli olduğunu daha iyi anlıyormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Onlar ermiş muradına, darısı sizin başınıza..</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #333399;">Türk masalları..</span></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/ruzgaroglu-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güneş kız masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/gunes-kiz-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/gunes-kiz-masali#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Jul 2009 18:54:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[güneş kız]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[türk masal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1059</guid>
		<description><![CDATA[
Güneş kızı
 
Vakti zamanında çok zengin bir adamın üç oğlu varmış. Adam büyük oğlunu bir vezirin kızıyla evlendirmiş. İkinci oğlu ise fakir bir kız almış. En küçük oğlu, ağabeylerine demiş ki :
Babama söyleyin, ben evlenmek istemiyorum! O şehirde de bir ailenin üç kızı varmış. Bunlar bir gün su bakraçlarıyla çeşmeden su alıyorlarmış. Küçük oğlan da o [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #000080;"><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/gunes-kiz.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1060" title="gunes-kiz" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/gunes-kiz.jpg" alt="gunes-kiz" width="329" height="438" /></a></span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Güneş kızı</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Vakti zamanında çok zengin bir adamın üç oğlu varmış. Adam büyük oğlunu bir vezirin kızıyla evlendirmiş. İkinci oğlu ise fakir bir kız almış. En küçük oğlu, ağabeylerine demiş ki :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Babama söyleyin, ben evlenmek istemiyorum! O şehirde de bir ailenin üç kızı varmış. Bunlar bir gün su bakraçlarıyla çeşmeden su alıyorlarmış. Küçük oğlan da o sırada atını sulamak için çeşmeye gelmiş. Üç kız kardeş, oğlana aldırmadan aralarında konuşurlarken, en büyükleri demiş ki :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Ben zengin bir adama varsam da şöyle bir rahat hayat yaşasam, uşaklar etrafımda dolaşsalar, ne iyi olur&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Ablasının bu sözü üzerine, ortanca kız :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Ben de zengin bir adamla evlenmek isterim doğrusu, demiş. Aşçılara her gün güzel yemekler yaptırıp can beslerdim&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">En küçük kız :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Evleneceğim adamda zenginlik aramam, demiş. Bir kız, bir de oğlan anası olsam, yavrularımın saçları ipek, dişleri inci olsa, benim için en büyük mutluluk bu olurdu.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Konuşulanları dinleyen oğlan, atına atlayıp evine dönmüş. Hemen anasının yanına çıkarak :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Anacığım, demiş, senden bir dileğim ver. Kardeşlerim evlendiler. Beni de evlendirmek istemiştiniz de o zaman razı olmamıştım. Şimdi kararım değişti. Şuracıkta bir çoban oturuyor. Onun üç kızı var. Küçük kızıyla evlenmek istiyorum.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">O zaman annesi :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlum, demiş, zaten senin de evlenme zamanın geldi, geçiyor. Mademki kararını değiştirdin, hemen babanla konuşur, sana cevap veririm.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kadın, küçük oğlunun dileğini babasına anlatmış. Oğullarının bu dileğini baba da uygun karşılamış. Çobanın evine giderek küçük kızı oğluna istemiş. Her iki aile de gençlerin evlenmelerini uygun gördüklerinden kısa zamanda düğün yapılması kararlaştırılmış. Söz kesilmiş, nişan yapılmış. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra da sıra düğüne gelmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kız, nişanlısına demiş ki :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Sizden bir dileğim var : Biz fakir bir aileyiz. Babamın kazancı bizi geçindirmiyor. Eğer kabul ederseniz ablalarım da bizimle birlikte otursunlar. Hem ev işlerine yardım ederler, hem de ben yalnız kalmamış olurum&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Nişanlısı bu teklife razı olmuş. Nikâh ve düğünden sonra küçük kız ablalarını da yanına alarak beraber yaşamaya başlamışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Haftalar, aylar geçmiş. Delikanlı bir gün eşine demiş ki :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Hani senin bir sözün vardı, hatırladın mı? Çeşmenin başında kardeşlerinle su doldururken, benim için en büyük mutluluk biri kız, biri oğlan iki evlat anası olmaktır, demiştin&#8230; Sözünde durmadın. Karısı cevap olarak :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Vakitsiz gül açıldığını nerede gördün ki, demiş, ben de zamanı gelmeden çocuk anası olayım?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Eşinin cevabını haklı bulan delikanlı, anlamış ki, o da her kadın gibi çocuk sahibi olmayı çok istiyor. Ama, zamanını bekliyor&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra, genç kadın, günün birinde, biri kız, biri oğlan iki çocuk doğurmuş. Bu sevimli yavruların dişleri inciden, saçları da ipektenmiş. Lakin, ne yazık ki, evde bu genç kadını kıskananlar varmış. Hem de kendi kardeşleri&#8230; Ablaları kardeşlerinin mutluluğunu, iki de çocuk sahibi olmasını bir türlü çekemiyorlarmış. Hemen ebenin eline birkaç altın vererek çocukları henüz kimse görmeden yok etmesini istemişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Ebe hemen dışarı çıkmış. Yeni doğmuş iki köpek yavrusu bularak eve dönmüş. Köpekleri sarıp sarmalayarak genç kadının yanına getirmiş, o uyurken çocukları yanından almış, bir sandığa koyarak dereye atmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bu işleri bitirdikten sonra, ebe delikanlının yanına giderek, karısının aylarca bekledikten sonra iki köpek yavrusu doğurduğunu söylemiş. Hiç beklemediği, pek fena bir haberle karşılaşan delikanlı, önce bir duralamış. Kendi kendine şöyle düşünmüş: İnsan köpek doğurabilir mi? doğurmaz ama, Allah’ın işine de karışılmaz ya&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Tam o sırada bir sepetin içinde köpek yavrularını önüne getirmişler. Delikanlı ebenin sözlerine inanmak zorunda kalmış. Gördüğü manzara karşısında büyük bir üzüntüye kapılmış. Uşakları çağırarak:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Alın o kadını, demiş, yedi yol ağzına götürüp beline kadar toprağa gömün! Gelen geçen köpek yavrusu doğuran bu kadının yüzüne tükürsün!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Adamlar, kadını yatağından alıp yedi yol ağzına götürmüşler. Kadının ağlamasına, sızlamasına, yalvarmasına aldırmadan onu yarı beline kadar toprağa gömmüşler. Bir tahtanın üzerine de “bu kadın köpek doğurdu” diyerek yazarak yanında bir yere sırıkla dikmişler. Gelip geçen, yazıyı okudukça kadının yüzüne tükürmeye başlamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">O memlekette ihtiyar bir karı kocanın bir koyunu varmış. Kadın koyunun sütünü satar, onunla geçinirlermiş. Son günlerde koyun otlatmaya gittiği yerden sütsüz gelmeye başlamış. O zaman kadın, çobana demiş ki :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Sen benim koyunumun sütünü niçin sağıyorsun? Biz süt satarak geçiniyoruz, bilmiyor musun?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Çoban, kadının bu sözlerine şaşmış. Çünkü, o, hiçbir koyunun sütüne dokunmuyormuş:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Abla, demiş, inan ki ben otlattığım koyunlardan hiç birinin sütüne elimi sürmem. Kimsenin malında gözüm yoktur. Bu işe başka bir el karışmış olabilir. Bugün senin koyuna dikkat edeceğim&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kadıncağız inanmış. Akşam beklemeye başlamış. Çoban da sürüsünü alıp her zamanki gibi çayıra gitmiş. Hayvanlar otlarken bir aralık görmüş ki, o kadıncağızın koyunu sürüden ayrılıp dere kenarına doğru gidiyor. Koyun gitmiş, çoban gitmiş, koyun gitmiş, çoban gitmiş&#8230; Nihayet, koyun, derenin kuytu bir yerine girerek orada durmuş. Çobanda arkasından yavaşça yaklaşarak bakmış. Bir de ne görsün? Derede yüzerken çalılara takılıp orada kalan bir sandığı içinde iki tane yeni doğmuş çocuk var. Hem dişleri inciden, saçları ipekten&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Koyun bunları emziriyor.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Çoban hemen sandıktaki çocukları kucağına alıp koyunun ipinden çekerek sürüsü ile birlikte şehre dönmüş. İhtiyar kadına koyunu ile beraber çocukları götürüp:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">İşte abla, demiş, senin koyunun sütünü bu çocuklar emiyormuş. Bunları dere kenarından bir sandık içinde buldum.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kadın, çocukları görünce, hem şaşırmış, hem de sevinmiş. Koyunun sütünü unutuvermiş. Akşam olup kocası eve gelince, çocukları ona göstermiş. Kendi kendine gelen bu çocuklara ihtiyar adam da pek sevinmiş. Bize uğur getirmişlerdir, diye onları bağrına basmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Günler, haftalar geçiyor, çocuklar da büyüyorlarmış. Aradan yıllar geçmiş. İhtiyar kadınla kocası, bunlara öz evlatları gibi baktıkları için, çocuklar da bu iki ihtiyarı ana baba biliyorlarmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Fakat, kendi geçimini güç halde sağlayabilen adam, yıllar geçip çocuklar büyüdükçe evi idarede güçlük çekmeye başlamış. Artık iyice büyümüş olan çocuklar da evde analarına, dışarıda da babalarına yardımcı olmaya başlamışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bir gün kız, anasına demiş ki:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Anacığım, bari pazardan bez alsam da ben peşkir yapıp üzerine iş işlesem, babam da satsa. Ekmek parasına yardımcı olur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kadın kalkıp pazara gitmiş. Birkaç arşın bez alıp gelmiş, kızına vermiş. Kız bu bezden güzel peşkirler yapmış, üzerlerine iş işlemiş. Babaları da kızın yaptığı bu güzel peşkirleri pazara götürmüş. Halk bunları o kadar beğenmiş ki, ihtiyar adam peşkirleri bir anda satmış. Sevinerek eve dönmüş. Böylece ailenin idaresi de düzelmeye başlamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Günlerden bir gün, kızın kardeşi çarşıya gitmiş. Meydanda birkaç kişinin toplanıp bir şeyler yaptıklarını görmüş. Merakla yanlarına yaklaşarak bakmış ki, bunlar, ellerindeki okları atarak karşıdaki kavak ağacının tepesinden aşırmaya çalışıyorlar. Fakat hiç biri de okunu kavaktan aşıramıyormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlan bunlardan birinin yanına yanaşarak:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Arkadaş demiş, şu okunu ver de şansımı bir de ben deneyeyim. Oku vermişler. Oğlan ilk atışta oku kavaktan aşırmış. O zaman adamlardan biri:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Yazık bize be, demiş, şu piç kadar olamadık.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bu söze canı fena sıkılan oğlan demiş ki:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Arkadaş sözünü geri al! Ben piç değilim. Benim anam da var, babam da.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">O vakit adam gülmüş:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Seni kardeşinle beraber bir çoban derede bir sandıkta buldu, demiş. Siz dere kenarında, babanız sandığınız o adamın koyunundan süt emmişsiniz. Çoban sizi alıp koyunun sahibine teslim etmiş. Onlar da sizi büyütmüşler. Anamız, babanız bunlar değil, şimdi anladın mı?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bunları öğrenince, çocuk çok üzülmüş. Düşüne düşüne eve gelip kardeşine:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kardeşim, demiş, bunlar bizim öz anamız babamız değilmiş. Gel biz buradan gidelim!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlan kalkıp hazırlanmış. Okunu almış. Kardeşiyle beraber adamla kadının yanına gelerek:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bugün öğrendiğimize göre, demişler, siz bizim öz anamız, babamız değilmişsiniz. Halbuki bizi bugüne kadar siz yetiştirdiniz. Bize yaptığınız iyilik çok büyük, bunu biliyoruz. Hiçbir zaman da unutmayacağız. Eğer izin verirseniz, sizi daha fazla rahatsız etmeden yola düşüp anamızı, babamızı arayalım! Belki bir gün tekrar görüşürüz&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Sözleri bittikten sonra, iki kardeş, gözleri yaşlı adamla kadının ellerini öpüp oradan ayrılmışlar. Yola koyulup az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler&#8230; Konarak, göçerek lale sümbül biçerek, tam bir güz gitmişler. Bir dağ başında küçük bir kulübenin önünde durmuşlar. Kulübenin açık kapısından içeri girmişler. Ortalarda kimseleri görememişler. Bu duruma çok sevinen oğlan, kardeşine:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">İşte kardeşim, demiş hazır bir ev. Bizim yuvamız bundan sonra burası. Haydi sen ortalığa bir çekidüzen ver. Ben de ava çıkayım, yiyecek bir şeyler bulmaya çalışayım&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlan kulübeden uzaklaşmış. Çok geçmeden okla vurduğu koca bir geyiği sırtlanarak kulübeye dönmüş. Kolları sıvayıp bir güzel karınlarını doyurmuşlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Ertesi gün oğlan tekrar ava çıkmış. Ormanda dolaşırken uzaklarda birçok avcının bir geyiği avlamaya çalıştıklarını, fakat onu ellerinden kaçırdıklarını görmüş. Hemen bir ağacı siper alarak okunu atmış, avcıların kaçırdığı geyiği yere sermiş. Bir atışta geyiği seren bu yaman avcıyı görmek için diğer avcılar oğlanın yanına gelmişler. Avcıların başı, oğlanın inci dişlerine, ipek saçlarına hayran olmuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bu sırada da geyiği kesen oğlan, hayvanın başını yanında alıkoyup gövdesini avcılara uzatarak:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Buyurun, demiş, bu da sizin olsun! evinize boş dönmeyin&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Avcılar geyiğin gövdesini alıp gitmişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Meğer avcıbaşı bu iki kardeşin özbabaları değil miymiş?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Adam evine döndüğü zaman, geyiği vermiş. Güzel yemekler yaptırmış. Sofrada yemek yerlerken:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bu geyiği bana bir delikanlı verdi, demiş. O kadar güzeldi ki hayran oldum. Dişleri inciden, saçları ipektendi. Ah onu bir daha görebilsem, kanım çok ısındı ona&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bu sözler üzerine adamın karısı telaşlanmış. Kardeşine yavaşça:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Aman kardeşim, demiş bu çocuklar yaşıyor galiba&#8230; Ne yapsak da onları yok etsek?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Adam ilk karısını köpek yavruları doğurdu diye yarı beline kadar yedi yolun ağzında toprağa gömdürdükten sonra, kadının küçük ablası, yani çocukların teyzesi ile evlenmişmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">İki kız kardeş hemen bir kocakarı bulmuşlar. Ona birçok para vererek çocukları ele geçirip yok etmesini söylemişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kocakarı sihirli küpüne binmiş. Gökyüzünde dolaşarak çocukları aramaya başlamış. Nihayet bunların oturdukları kulübeyi görmüş. Hemen aşağıya inerek sihirli küpünü çalılar arasına saklamış. Kulübenin kapısından içeriye girmiş. Kız içerde yalnızmış. Kardeşi avda imiş. Kocakarı kıza yaklaşınca:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Güzel yavrum, cici evladım, demiş, sana yazık değil mi? Böyle yalnız dağ başında korkmuyor musun?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kız:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Neden korkayım, diye cevap vermiş, yalnız değilim ki&#8230; Erkek kardeşimle beraber oturuyoruz burada. O ava çıktı. Şimdi nerede ise gelir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kızı kandırmaya çalışan kocakarı, bu sefer :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Mademki kardeşin gündüzleri hep ava çıkıyor, demiş, senin evde yalnız canın sıkılır. Halbuki gençsin, güzelsin. Gönlünce eğlenmen lâzım&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kız:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">İyi ama, demiş, ne yapabilirim ki?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bunun üzerine, kocakarı demiş ki:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kafdağında hint yaprakları vardır. Bu yapraklardan birkaç tanesi getirilir de odanın tavanına asılırsa, kendi kendine çalgılar çalar, türlü sesler çıkarır, sen de oyalarsın!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kocakarı oradan uzaklaşıp kaybolmuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Akşamüzeri kardeşi avdan döndüğü zaman, kız ona:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kardeşim, demiş, sen ava çıktığın zaman benim evde yalnız başıma canım sıkılıyor. Gönlümü eğlendirmem lâzım. Kafdağının ardında hint yaprakları varmış. Bana onlardan birkaç tane getirirsen, tavana asar, çıkardığı çalgı sesleriyle hoşça vakit geçiririm.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kız kardeşinin isteğini her ne pahasına olursa olsun yerine getirmek isteyen oğlan hemen hazırlanıp yola çıkmış. Gide gide yorulmuş, oturmuş. Biraz dinlendikten sonra tekrar yola koyulmuş. Bir çeşmeye rastlamış. Çeşmenin yalağında sahipsiz bir at su içiyormuş. O da çeşmeye yanaşarak kana kana su içmiş. Sonra bir taşın üzerine oturarak atın güzelliğini seyre dalmış. Biraz kendi kendine:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Ne kadar da yorulmuşum, demiş. Ah benim de şöyle yağız bir atım olsaydı, çoktan Kafdağının ardına varır, hint yapraklarından alarak kulübemize dönerdim&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kendisinden bahsedildiğini hisseden yağız at, başını kaldırıp oğlana bakmış. Dile gelip insan gibi konuşmaya başlamış:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">İnsanoğlu, demiş, madem ki beni çok sevdin, ben de sana acıdım. Seninle arkadaş olalım. İstediğin yere seni gözünü kapayıp açıncaya kadar götürürüm. Haydi atla sırtıma!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Sevincinden uçacak gibi oğlan, hemen ata binmiş. At rüzgâr gibi koşmaya başlamış. Bir anda Kafdağının ardına varmışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">At, oğlana demiş ki:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Hint yaprakları şu gördüğün bahçedeki en küçük ağaçtadır. Bahçeye girip ağacın yanına vardığın zaman gözlerini kapar, yapraklarını koparırsın. Sonra onları torbaya koyup arkana hiç bakmadan gelirsin, geri döneriz.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlan, atın sözlerini tutarak yaprakları koparmış, geri gelmiş. Ata atladığı gibi rüzgâr hızıyla yola koyulmuşlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kız, kardeşini kapıda sevinçle karşılamış. Yaprakları odanın tavanına asmışlar. Ertesi sabah ava çıkan oğlan, gene avcılara rastlamış. Vurduğu kuşların en güzelini avcı başıya hediye etmiş. Avcı başı, bilmeyerek oğlundan aldığı bu kuşu da akşam evde pişirtmiş. Sonra da hep beraber yemek yerlerken:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bu kuşu a bana gene o güzel delikanlı verdi, demiş. Görseniz inciden dişleri, ipekten saçları var&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Adamın karışı gene telaşlanmış. Bu sefer de çocukların ölmediklerini anlayınca, ablası ile beraber hemen kocakarıya başvuracak bu işe artık bir çare bulmasını istemişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">O gün oğlan kulübeye döndüğü zaman hint yapraklarını bahçeye atılmış görünce, kardeşine sormuş:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Yaprakları neden dışarıya attın?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kız:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Aman kardeşim, demiş bunlar beni az daha boğacaklardı. Ben de hemen oradan koparıp attım da ellerinden kurtuldum&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlan, kardeşine iyi yaptığını söyleyerek yemek yedikten sonra atına atlayıp ava gitmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kocakarı küpünü binip tekrar kulübeye gelmiş. Kız, karşısında ihtiyarı görünce, hint yapraklarının çalgı çalmadıklarını, tersine, kendisini boğmak istediklerini, onun için bunları koparıp dışarıya attığını söylemiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kocakarı, kızın hemen sözünü kesip:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kardeşin yanlış koparmış, demiş. Esas hint yaprakları bunlar değil ki&#8230; Ama sen hiç üzülme. Kardeşine söyle, gidip Hint memleketinde Güneş Kızı’nı getirsin. Sana arkadaş olur. Onunla çok güzel vakit geçirirsin!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Halbuki, Hint memleketindeki Güneş Kızı’nı almak için oraya kim gittiyse taş olur, kızı alamadan orada kalırmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kocakarı sihirli küpüne binip memleketine döndükten sonra, kızın kardeşi avdan gelmiş. Yemek yedikten sonra, kız:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kardeşim, demiş, san ava gittiğin vakit benim evde canım sıkılıyor. Buna bir çare bulamadım. Bari Hint memleketindeki Güneş Kızı’nı alıp buraya getir de, bana arkadaşlık etsin!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bir tanecik kardeşi, can yoldaşını çok seven oğlan, onun dileğini her ne suretle olursa olsun yerine getirmek için kulübeden çıkmış, atına bindiği gibi oralardan rüzgâr hızıyla uzaklaşmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Günlerce yol aldıktan sonra dağ başında bir konağa misafir olmuş. Meğer orası dev konağı imiş. Devin kızı, oğlanın yanına gelerek:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">İnsanoğlu, demiş, sen buraya nereden geldin? Bu konağın bir dev konağı olduğunu sana söylemediler mi? Anam nerede ise gelir. Seni görürse sağ kalmazsın. Haydi gel, ben senin karnını doyurup şu dolaba saklayayım&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Devin kızı, karnını doyurup oğlanı dolaba saklamış. Çok geçmeden dev anası konağa dönmüş. Etrafı koklaya koklaya içeriye girdikten sonra, kızına:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Burada insan eti kokuyor; demiş. Kim varsa çabuk onu göreyim!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kız, hiçbir şey olmadığı söylemişse de, anasını inandıramamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Dev anası bu sefer:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Getir çabuk nerede ise şu insanoğlunu, demiş. Sana söz veriyorum. Ona bir şey yapmayacağım.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Kız kalkıp dolabın kapağını açmış. Oğlan koşarak dev anasının ellerine sarılıp öpmüş. Oğlanın gösterdiği bu saygıya pek memnun kalan dev anası:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">İnsanoğlu, demiş, sen buralarda ne arıyorsun?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlan, Güneş Kızı’nı almak için Hint memleketine gittiğini söyleyince, dev anası:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Seni gönderenin gözü kör olsun, demiş. Oraya giden taş olur kalır. Sana fenalık yapmışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Dev anasının bu sözlerine rağmen oğlan kararından caymamış. Dev anası oğlanın ısrarını görünce:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Madem ki gitmek istiyorsun, demiş, ben sana yardım edeyim. Al şu yüzüğü, parmağına tak! Güneş Kızı’nın bekçisi benim büyük ablamdır. Oraya varınca yüzüğü gösterirsin, benim oğlum olduğunu söylersin. O sana yardım eder. Haydi yolun açık olsun!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlan, dev konağından ayrıldıktan sonra gene günlerce yol alıp Hint memleketine varmış. Güneş Kızı’nın konağının önünde durmuş. Konağın bekçisi devi bulup yüzüğü göstermiş. Pek sevinen dev:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Gel bakalım sevgili yeğenim, demiş. Seni buralara kim gönderdi?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlan, dev anasının elini öptükten sonra:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Güneş Kızı’nı almaya geldim teyzeciğim, demiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Dev anası, bu işin hem çok güçlü, hem de tehlikeli olduğunu söyledikten sonra:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Yarın sabah erkenden bahçedeki havuzun kenarında bir siper kazıp içine saklanırsın, demiş. Biraz sonra otuz dokuz güvercin kanat çırparak oraya gelir. Bunlar silkinip elbiselerini havuz başına bırakarak ayın on dördü gibi güzel birer kız olurlar. Birer birer havuza girerler. Çok geçmeden başka bir güvercin daha gelir. O da ötekiler gibi elbiselerini bırakıp havuza girer. İşte o zaman birdenbire siperden çıkıp onun elbiselerini alarak bahçe duvarından atlarsan kurtulursun, yoksa oracıkta taş kesilirsin. Duvardan aşınca, Güneş Kızı elbiselerini senden üç defa ister. Üçüncüsünde elbiseleri verir, yanıma dönersin. Haydi talihin açık olsun!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlan, ertesi sabah erkenden kalkıp bahçeye girmiş, havuzun kenarında bir siper kazıp içine saklanmış. Birkaç dakika sonra otuz dokuz güvercin gelip elbiselerini soyunarak suya girmişler. Biraz sonra arkalarından bir güvercin daha gelmiş. O da elbiselerini soyunmuş, ayın o beşi gibi bir kız olmuş. Elbisesini ayrı bir yere koyup suya atlamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">İlk gelen otuz dokuz kızın, sonra da Güneş Kızı’nın güzelliğine hayran kalan oğlan, siperden fırladığı gibi elbiseyi kapmış. Fakat bahçeden dışarıya atlayamadan, Güneş Kızı ona bir değnek vurarak taş haline getirmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Yeğeninin taş olmasına çok üzülen dev anası, hemen gelip Güneş Kızı’nın ayaklarına kapanmış:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Sen bunun kusuruna bakma sultanı, demiş. O delidir&#8230; Kardeşimin oğludur. Onu bana bağışla, yazıktır!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Güneş Kızı, emektar bekçisini çok sevdiğinden onu kıramamış. Dileğini kabul ederek değnekle taşa vurmuş. Oğlan hemen canlanmış. Teyzesinin yanına koşmuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Ertesi sabah gene sipere saklanan oğlan, Güneş Kızı’nı her ne pahasına olursa olsun elde etmek için çok dikkatle etrafı gözlüyormuş. Evvela otuz dokuz güvercin gelip soyunarak suya girmişler. Arkalarından öteki güvercin gelmiş. Soyunup suya girdiği sırada, oğlan onun elbisesini kaptığı gibi bahçe duvarından atlamış. Öteki güvercinler sudan çıkıp hemen giyinerek uçmuşlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Güneş Kızı yalvarmaya başlamış. Oğlan, üçüncü isteğinde elbiselerini Güneş Kızı’na vermiş. Kız gene güvercin olup uçmuş. Oğlan da teyzesinin yanına dönmüş, yaptıklarını ona anlatmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Dev anası oğlana bu sefer şu aklı vermiş:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Yarın sabah bahçe kapısının önündeki taşa oturursun. Otuz dokuz tane kız karşına dizilerek, sana “bizi alır mısın” diyecekler. Hiç birini isteme! En son ihtiyar bir kadın gelir. O da sana “beni alır mısın” diye soracak. Ona “seni alırım” dersin. Ondan sonrasını sen düşün artık&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">O gece gözlerine uyku girmeyen oğlan, sabahı dar etmiş. Erkenden kalkıp bahçe kapısının taşına oturmuş. Oğlanın karşısına dizilmişler. Sıra ile oğlana “beni alır mısın” diye sormuşlar. Oğlan hepsine de “seni beğenmedim” diye cevap vermiş. Otuz dokuz kız da çekilip gitmişler. Arkalarından değneğine dayana dayana ihtiyar bir kadın gelip, oğlana “beni alır mısın” diye sorunca, oğlan “seni alırım” diye cevap vermiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bu sözler üzerine, ihtiyar kadın, elinden tutarak oğlanı bir köşke götürmüş. İçeri girdikten sonra, ihtiyar kadın elbiselerini üzerinden çıkarmış. Oğlan, birden karşısında Güneş Kızı’nı görünce, sevinçten uçacak gibi olmuş. O zaman Güneş Kızı, oğlana demiş ki:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Sen, köşkümde taşınabilecek, değerli ne bulursan al! Ben gidip değneği kızlardan birine vereyim. Havuzun etrafında gördüğün taşların her biri insandır. Onları canlandırıp evlerine göndersinler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Güneş Kızı köşkten çıkıp arkadaşlarının yanına gitmiş. Değneğini onlara bırakmış. Hepsi ile vedalaşıp ağlayarak oradan ayrılmış, köşke dönmüş. Bazı değerli şeyleri beraberlerine alıp biraz sonra oğlanla birlikte köşkten ayrılmışlar. Dev anasının yanına gelmişler. Eline öpüp veda etmişler. Dev anası gözyaşları içinde bunları kapıya kadar geçirmiş. Oğlanla Güneş Kızı kapıda bekleyen yağız ata binerek rüzgâr gibi gitmeye başlamışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Akşam olmadan oğlanın kulübesine varmışlar. Oğlanın kardeşi bunları güler yüzle karşılamış. Misafiri içeri almış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Artık üç kişi olmuşlar. Güneş Kızı, ben sizden küçüğüm diyerek kulübenin işlerini görmeye başlamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bir gün gene ava çıkan oğlan, her zamanki avcılara rastlamış. Onları eve kahve içmeye çağırmış. Hep beraber kulübeye gelmişler. Avcı başı, dişleri inciden, saçları ipekten delikanlının bir de kız kardeşi olduğunu görünce, bunlara hayran kalmış. Kahveler içildikten sonra avcılar daha fazla kalmadan gitmişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Dişleri inciden, saçları ipekten çocukların öz babaları olan avcı başı, akşam yemeğini yedikten sonra, evdekilere:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bugün avda yine o dişleri inci, saçları ipek delikanlıya rastladım, demiş. Bizi kulübesine götürerek kahve ikram etti. Meğer onun bir de kendisi gibi kız kardeşe varmış. Doğrusu bu iki kardeşin güzelliğine hayran oldum. Onlara kanım çok ısındı. Böyle güzel iki çocuk babası olamadığıma çok üzgünüm&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bu haberi alan kadınlar, çocukların hâlâ yaşamakta olmasına kızmışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Gene koşup kocakarıyı bulmuşlar. Kocakarı bunlara:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Güzel yemekler yapın, demiş, bir tarafına zehir atın! Oğlanı yemeğe çağırır, yemekleri zehirli tarafını onun önüne koyarsınız. O zehirli yemekleri yer yemez ölür, siz de kurtulursunuz. Başka çare kalmadı.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Gene bir gün, av yaptıkları sırada oğlanla avcılar ormanda karşılaşmışlar. Avcı başı oğlanı yemeğe davet etmiş. Akşama geleceğine söz vererek kulübesine dönen oğlan, yemeğe davet edildiğini kardeşi ile Güneş Kızı’na söylemiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Güneş Kızı, O zaman:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Şu su dolu altın ibriği al demiş. Şu gümüş tası da heybene koy. Şu torbadaki leblebiyi de cebinde sakla!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Avcı başı seni karşılayıp köşküne götürürken yediyol ağzında beline kadar toprağa gömülmüş, yıllardan beri orada inleyen bir kadın göreceksin. Adam sana “şunun yüzüne tükür” diyecek. Sözünü duymazlıktan gel. Atından inip altın ibrikten gümüş tasa su koyarak o kadının yüzünü yıka. Leblebiyi de torbası ile yanına bırak. Çünkü o kadın senin öz anandır. O adam da öz babam. Teyzelerin siz doğduğunuz vakit bir sandıkta ikinizi de dereye attılar. Ananızı da köpek yavrusu doğurdu diye yarı beline kadar toprağa gömdüler. Şimdi de teyzelerin seninle kardeşini ortadan kaldırmak istiyorlar. Yemeklere zehir koydular. Sakın o yemeklerden yeme! Köşkte bir kedi yavrusu var. Önce yemeklerden ona ver. O yiyince ölecek. İşte o zaman babana bütün bu anlattıklarımı söylersin. Haydi yolun, izin aydın olsun! Oğlan hemen yola çıkmış. Ormanda giderken babası ile karşılaşmış. Hiç belli etmeden, konuşa konuşa yola devam etmişler. Yedi yol ağzında anasına toprağa gömülü görünce, içi sızlamış, yüreği parça parça olmuş. Ama hiç belli etmemiş. Hemen atından inerek anasının yanına doğru giderken, babası:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bana bak delikanlı, demiş, o kadına hiçbir şey verme! Onun yüzüne tükür! Çünkü o benim eşimdi; sizin gibi dişleri inciden, saçları ipekten çocuklar doğuracağını söylediği halde, iki köpek yavrusu doğurdu. Ben de ona ceza olsun diye yıllarca önce buraya gömdürdüm. Gelen geçen herkes onun yüzüne tükürür. Haydi sen de tükür de gidelim. Yemek zamanı geldi.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlan bu sözleri duymamış gibi yaparak anasının yanına çömelmiş. Gözyaşlarını göstermeden altın ibrikten gümüş taşa su koyup onun yüzünü gözünü iyice yıkamış. Biraz da su içirerek leblebi torbasını yanına bırakmış. Sonra kalkıp atına binmiş. Yola devam etmişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Köşke vardıkları zaman oğlanı türlü yemeklerle donatılmış bir sofraya oturtmuşlar. Teyzeleri belli etmeden hep buna bakıyorlarmış. O ise bir lokma yemek alıp yer gibi yaparak yanına gelen kedi yavrusuna vermiş. Kedi lokmayı yer yemez ölünce, oğlan başka lokma almamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Misafirinin yemek yemediğini gören adam, sormuş :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Yavrum, niçin yemek yemiyorsun?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlan artık dayanamamış. Ölü kediyi göstererek :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Nasıl yiyeyim, demiş, önüme konan yemeklerde hep zehir var. İlk lokmayı kediye verdim. Yer yemez öldü.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlanın bu sözlerine fena halde kızan adam !</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Yemekte hiç zehir olur mu demiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlan da :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Bir kadın köpek yavrusu doğurursa, yemekte de zehir olur elbet, demiş. İlk eşin sana dişleri inciden, saçları ipekten biri kız, diğeri oğlan iki çocuk doğuracağını söylemişti. Onları doğurdu. Oğlan benim. Kız da bizim kulübede gördüğün kardeşim. Sen de babamızsın. Fakat teyzelerim annemi kıskanarak, bizi doğar doğmaz, sana bile göstermeden bir sandıkla dereye attılar. İki köpek yavrusu buldurup onları anamın yanına koyarak, işte bunları doğurdu, diye seni aldattılar. Sen de inandın. Anamı yedi yol ağzında toprağa gömdürdün. Yıllardan beri onu haksız yere inletiyorsun. Vicdanın nasıl razı oldu bu büyük kötülüğü yapmaya?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Oğlunun sözleri karşısında şaşkına dönen adam, hem sevinmiş, hem de çok kızmış. Hemen oğluna sarılarak yanaklarından öptükten sonra, adamlarını çağırarak :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Atın bu kadınları çabuk zindana! diye bağırmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Sonra oğlu ile beraber arabaya atlayıp doğruca yedi yol ağzına gitmişler. Toprağı elleriyle açıp zavallı kadıncağızı oradan kurtarmışlar. İyice temizlenip kendine gelmesi için köşkün hamamına göndermişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Daha sonra üç katır buldurmuşlar. Adam, ikinci karısı ile kardeşine birer katırın kuyruğuna bağlatmış. Sonra koca karıyı getirtmiş. Onu da diğer katırın kuyruğuna bağlatıp üçünü birden dağlara sürdürmüş. Onlar yaptıkları kötülüklerin cezasını çeke dursunlar, kadın hamamda iyice temizlenip dinlendikten, kendine geldikten sonra hamamdan çıkmış. Adam, dağ başındaki kulübede oturan kızı ile güneş Kızı&#8217;’ı da köşküne getirtmiş. Kırk gün kırk gece düğün yapıp oğlu ile güneş Kızı’nı evlendirmiş. Hepsi birlikte mutlu bir hayat yaşamaya başlamışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Gökten üç elma düştü. İkisi sizin, birisi benim&#8230;</span></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/gunes-kiz-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Konuşan Kaval masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/konusan-kaval-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/konusan-kaval-masali#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2009 08:56:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[konuşan kaval]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[türk masal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1053</guid>
		<description><![CDATA[
Konuşan Kaval
Bir varmış, bir yokmuş&#8230; Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişahın iki kızı varmış. Büyük kızın adı Yaprak, küçük kızın adı da Fidanmış.
Yaprak&#8217;la Fidan henüz pek küçük yaşta iken anneleri hastalanarak ölüvermiş.
Padişah, &#8220;çocuklarım anne yokluğu duymasınlar&#8221; diye, çok geçmeden bir kadınla evlenmiş. Üvey anneleri, Yaprak&#8217;la Fidan&#8217;a, kendi öz çocukları gibi bakar, onları sever, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/kaval.gif"><img class="alignnone size-full wp-image-1054" title="kaval" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/kaval.gif" alt="kaval" width="437" height="291" /></a></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Konuşan Kaval</span></strong></p>
<p><strong>Bir varmış, bir yokmuş&#8230; Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişahın iki kızı varmış. Büyük kızın adı Yaprak, küçük kızın adı da Fidanmış.</strong></p>
<p><strong>Yaprak&#8217;la Fidan henüz pek küçük yaşta iken anneleri hastalanarak ölüvermiş.</strong></p>
<p><strong>Padişah, &#8220;çocuklarım anne yokluğu duymasınlar&#8221; diye, çok geçmeden bir kadınla evlenmiş. Üvey anneleri, Yaprak&#8217;la Fidan&#8217;a, kendi öz çocukları gibi bakar, onları sever, okşarmış.</strong></p>
<p><strong>Her iki çocuk da, gittikçe büyümüşler. Fidan yedi, Yaprak da sekiz yaşına gelmiş. Ama, gelgelelim, her iki çocuk da çirkinmiş. Sadece yüzleri çirkin olsa neyse&#8230; Doğrusu, ahlakları da pek iyi değilmiş.</strong></p>
<p><strong>Üvey anneleri de, babaları da kendilerini pek çok sevdikleri, çocuklarının her isteğini hemencecik yerine getirdikleri halde, onlar, hiç söz dinlemezlermiş. Yemek yemezler, vakti gelince yatmazlar, çağırıldığı zaman gelmezler, hatta birbirleriyle sık sık kavga ederlermiş&#8230;</strong></p>
<p><strong>Bir gün padişahın bir kızı daha olmuş. Sarayın içini bir sevinçtir kaplamış. Ama, Yaprak ile Fidan, bu işe de sevinmemişler. Suratlarını asmışlar; ortalarda görünmez olmuşlar.</strong></p>
<p><strong>Yıllar elele verdikçe, Dal da büyümüş. Güzel yüzünden başka ahlakı da güzel olan Dal&#8217;ı herkes seviyor, hele onun terbiyesine, iyi kalpliliğine bütün saraydakiler hayran kalıyormuş.</strong></p>
<p><strong>Padişah da, sultan anneleri de, çocuklarının üçüne eşit muamele yapıyorlar; birine bir şey alsalar, ötekilere de aynı şeyi getiriyorlarmış. Fakat, Yaprak&#8217;la Fidan, bu işe hiç de memnun olmuyorlarmış.</strong></p>
<p><strong>Günlerden bir gün, padişah, Hint Padişahının kızının düğününe çağırılmış. Hemen hazırlık yapılmış. Padişah, yola çıkacağı gün, çocuklarını yanına çağırarak:</strong></p>
<p><strong>Söyleyin bakalım yavrularım, demiş, size Hindistan&#8217;dan neler getireyim?</strong></p>
<p><strong>Yaprak:</strong></p>
<p><strong>Bana bir top Hint kumaşı getirin babacığım, demiş.</strong></p>
<p><strong>Fidan:</strong></p>
<p><strong>Ben de babacığım, demiş, sizden altın bilezik istiyorum.</strong></p>
<p><strong>Sıra küçük Dal&#8217;a gelmiş. O demiş ki:</strong></p>
<p><strong>Babacığım, siz neyi uygun görürseniz, onu getiriniz!</strong></p>
<p><strong>Padişah:</strong></p>
<p><strong>Olur mu hiç kızım, demiş, ablaların gibi sen de bir şey iste. Söyle bakayım, ne alayım sana?</strong></p>
<p><strong>Bunun üzerine, Dal, şöyle demiş:</strong></p>
<p><strong>Babacığım, mademki bana da bir şey almayı arzu ediyorsunuz, o halde sizden bir gümüş tas rica ediyorum. Armağanınıza da şimdiden teşekkür ederim.</strong></p>
<p><strong>Yaprak’la Fidan, Dal’ın yaptığı gibi babalarına teşekkür etmeyi düşünemedikleri için utanmışlar. Bu işi bizden önce akıl etti diye de, Dal’ı fena halde kıskanmışlar.</strong></p>
<p><strong>Neyse&#8230; Padişah atına binmiş, askerleriyle birlikte yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz, gece gündüz, altı ay bir güz gitmiş. Bir deniz kenarına varmışlar. Hint Padişahının orada bekleyen yelkenli gemisine binerek yollarına devam etmişler.</strong></p>
<p><strong>Dalgalardan sarsıla sarsıla, deniz üzerinde haftalarca yol aldıktan sonra, Hindistan’a varmışlar.</strong></p>
<p><strong>Kırk gün, kırk gece düğün yapılmış. Hint Padişahının kızı evlenmiş. Öteki Padişah da, büyük kızı Yaprak’a bir top kumaş, ortanca kızı Fidan’a bir altın bilezik almış, küçük kızına gümüş tas almayı unutarak gemiye binmiş, memleketine doğru yola koyulmuş&#8230;</strong></p>
<p><strong>O gece, padişah, rüyasında, geminin büyük bir fırtınaya yakalandığını görmüş. Gemi bir sallanmış, bir sallanmış&#8230; Sonra büyük bir balık denizden başını çıkararak, padişaha seslenmiş :</strong></p>
<p><strong>Padişah!&#8230;Padişah!. Büyük kızınla ortanca kızına istediklerini aldın da, küçük kızınla ortanca kızına istediklerini aldın da, küçük kızına neden bir şey götürmüyorsun?</strong></p>
<p><strong>Padişah, balığa karşılık vermek istiyor, fakat korkudan dili tutulduğu için, ağzından bir tek kelime bile çıkmıyormuş. Balık, şöyle diyormuş :</strong></p>
<p><strong>Küçük kızına eli boş mu gideceksin? Hem o senin terbiyeli çocuğun&#8230; Götüreceğin armağan için sana önceden teşekkür eden de o değil miydi? Gemiyi çabuk geri döndür, yoksa batırırım!</strong></p>
<p><strong>Balık, sözünü bitirir bitirmez, gürültü ile suya dalmış. Koca dalgalar gemiyi sallamışlar. Balık sonra tekrar ortaya çıkarak gemiye birkaç defa kuyruk vurmuş; sulara gömülüp kaybolmuş. Padişah da, büyük bir korku içinde yatağından fırlamış.</strong></p>
<p><strong>Hemen kaptana haber yollayarak gemiyi geriye döndürmüş. Hindistan’dan güzel bir gümüş tas aldıktan sonra, tekrar yola koyulmuşlar.</strong></p>
<p><strong>Az gitmişler, uz gitmişler, dalgalarla, fırtınalarla boğuşa boğuşa, günlerce yol aldıktan sonra, karaya ulaşmışlar. Padişah, atına binmiş, askerleriyle birlikte, gece gündüz demeden dağ, tepe yorulmadan yol almış, memleketine ulaşmış.</strong></p>
<p><strong>Çocuklar, babalarını dört gözle bekliyorlarmış. Padişah, atıyla sarayın bahçesine girdiği zaman, önce küçük Dal, koşarak gelmiş, babasının elini öpmüş, ona “hoşgeldiniz” demiş. Arkadan da Yaprak’la Fidan görünmüşler. Hem koşuyorlar, hem de :</strong></p>
<p><strong>Hani benim kumaşım, hani benim bileziğim?! diye bağırıyorlarmış&#8230;</strong></p>
<p><strong>Padişah, her üç kızının armağanını da kendilerine vermiş. Büyük kız, hemen sarayın terzisine koşarak, Hint kumaşından kendisine güzel bir elbise yaptırmış, arkasına giymiş. Ortanca kız da altın bileziğini koluna takarak Dal’a göstere göstere gezmeye başlamış.</strong></p>
<p><strong>Küçük Dal, önce büyük ablası Yaprak’a :</strong></p>
<p><strong>Ablacığım, elbiseniz çok güzel olmuş, demiş, güle güle giyiniz!</strong></p>
<p><strong>Sonra da, küçük ablası Fidan’a söyle demiş :</strong></p>
<p><strong>Abla senin de bileziğin koluna pek yakıştı.</strong></p>
<p><strong>Güle, güle sağlıcakla kullan!</strong></p>
<p><strong>Ama, onlar, Dal’a :</strong></p>
<p><strong>Sen de gümüş tasını güle güle kullan! dememişler. Çünkü, kendi armağanlarından daha değersiz olduğu halde, onun gümüş tasına pek kıskanıyorlarmış.</strong></p>
<p><strong>Küçük dal, her gün tasını eline alır, sarayın koruluğundaki göl kenarına giderek orada oynarmış. Ablaları da, onun arkasından giderler, güneş altında parıldayan gümüş tasın göle düşerek kaybolmasını beklerlermiş.</strong></p>
<p><strong>Bir gün, gümüş tas, nasılsa Dal’ın elinden kurtularak suya düşmüş, derinlere inerek kaybolmuş. Dal da, tası yakalayayım derken suya yuvarlanmaz mı? Tası tutamamış, kendisini de kurtaramamış, suların içine gömülmüş.</strong></p>
<p><strong>Yaprak’la Fidan, hiçbir şey olmamış gibi saraya dönerlerken, Dal’ın suya gömüldüğü yerden küçük dalgalar meydana gelmiş. Bu dalgacıklar, kıyıya vurmaya başlamış. Birkaç küçük dalga kıyıya vurduğu sırada, oracıkta, birdenbire bir kavak ağacı meydana gelivermiş.</strong></p>
<p><strong>Dal ortadan kaybolunca Padişah da, Dal’ın annesi de son derece üzülmüşler&#8230; Yaprak’la Fidan, Dal’ın gölde boğulduğunu korkudan söyleyemiyorlarmış. O yüzden, padişah da kızının ne olduğunu bir türlü anlayamamış. İhtiyar halinde, durmadan gözyaşları döküyor, yemeden, içmeden günlerini hep üzüntü içinde geçiriyormuş.</strong></p>
<p><strong>Onlar böyle üzüledursunlar&#8230; Sarayın çobanı, bir gün korulukta otlatırken gelip göl kenarındaki o kavak ağacının altına oturmuş. Ağaçtan kestiği bir dalı kendisine güzel bir kaval yapmış, ağzına getirip öttürmeye başlamış.</strong></p>
<p><strong>Fakat, o da ne?! Bu, öteki kavallara hiç de benzemiyor&#8230; Çok güzel ötüyor, sesi pek uzaklara kadar gidiyor, hem de âdeta insan gibi konuşuyormuş&#8230;</strong></p>
<p><strong>Çoban, kavalı bir daha, bir daha üflemiş. Kaval, şöyle ses çıkarıyormuş :</strong></p>
<p><strong>Düttürü düüüüt&#8230; Ben küçük Dal’ım!.. Düttürü düüüüt. Ben küçük Dal’ım!.</strong></p>
<p><strong>Çoban :</strong></p>
<p><strong>Allah Allah, diyormuş, bu nasıl şey böyle? Elbet de dal bu&#8230; Biraz önce kavaktan kopardım ya&#8230; Dal tabii&#8230; Yaprak değil ya&#8230; Halbuki, o kavak, padişahın küçük kızı Dal’mış. Gümüş tas sihirli olduğu için, onu göle düşünce boğulmaktan kurtarmış, kıyıda kavak ağacı şekline sokuvermiş.</strong></p>
<p><strong>Çoban, bu tuhaf sesler çıkaran kavalını öttüre öttüre dolaşırken, korulukta gezinen padişaha rastlamış. Kavalın çıkardığı sesler, padişahın da dikkatini çekmiş. Çobanı yanına çağırarak kavalı elinden almış, öttürmüş.</strong></p>
<p><strong>Kaval :</strong></p>
<p><strong>Düttürü düüüt&#8230; Ben küçük Dal’ım!. Düttürü düüüt&#8230; Ben küçük Dal’ım! diye seslenince, birdenbire, kaybolan sevgili küçük kızı Dal’ın ince sesini tanımış. O anda, heyecandan ve sevincinden kaval elinden düşmüş. Düşer düşmez de iki parça olmuş, küçük kızı Dal karşısına çıkıvermiş&#8230;</strong></p>
<p><strong>Bu bir anda olanlar karşısında, padişah önce ne yapacağını şaşırmış. Sonra küçük kızına sarılmış, sevinç gözyaşları içinde onu doya doya öpmüş. Kaval parçalarını eline alan padişah, kızı ile birlikte sarayın yolunu tutmuş. Yaprak’la Fidan oralarda imişler. Babalarının yanında Dal’ın görünce, şaşkına dönmüşler. Sonra Dal’a soğuk bir şekilde sarılmışlar, onu yalancıktan öpmüşler.</strong></p>
<p><strong>Birlikte içeriye girmişler, sultan anne de kızına yeniden kavuşunca dünyalar kadar sevinmiş, onu kucaklamış.</strong></p>
<p><strong>Hep birlikte oturmuşlar. Babası ile annesinin isteği üzerine, Dal, başından geçenleri olduğu gibi anlatmış. O zaman padişah da, sultan anne de, Yaprak’la Fidan’ın kıskançlık yüzünden kardeşlerini kurtarmadıklarını anlamışlar. Padişah :</strong></p>
<p><strong>Yaptığınızı beğendiniz mi?! diyerek kavalın bir parçasını Yaprak’ın, öteki parçasını da Fidan’ın yüzüne fırlatmış.</strong></p>
<p><strong>Kaval parçaları, yüzlerine değer değmez, her iki kıskanç kız da o kadar çirkinleşmişler, o kadar çirkinleşmişler ki, yüzlerine bakılacak halleri kalmamış. Böylece kötü kalpliliklerinin cezasını almışlar, başlarını önlerine eğerek, saraydan çıkıp gitmekten başka çare bulamamışlar..</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/konusan-kaval-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doğruluk Masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/dogruluk-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/dogruluk-masali#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2009 22:47:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[doğruluk]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1048</guid>
		<description><![CDATA[
Doğruluk
Bir varmış, bir yokmuş&#8230; Çok söylemesi günah, az söylemesi sevapmış&#8230; Allah’ın kulu dağdan, taştan çokmuş&#8230;
Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı&#8230;
Vakti zamanında bir kadının üç oğlu varmış. Kocası yeni öldüğü için fakirmişler. Hazıra dağlar dayanmaz, derler. Ellerindeki, avuçlarındaki tükendikten sonra geçim sıkıntısı çekmeye başlamışlar.
Bir gün kadın, üç çocuğunu da yanına çağırarak:
Artık büyüdünüz, yetiştiniz, demiş. Çalışıp hayatınızı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #800000;"><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/dogruluk.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1049" title="dogruluk" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/dogruluk.jpg" alt="dogruluk" width="400" height="400" /></a></span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Doğruluk</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bir varmış, bir yokmuş&#8230; Çok söylemesi günah, az söylemesi sevapmış&#8230; Allah’ın kulu dağdan, taştan çokmuş&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Vakti zamanında bir kadının üç oğlu varmış. Kocası yeni öldüğü için fakirmişler. Hazıra dağlar dayanmaz, derler. Ellerindeki, avuçlarındaki tükendikten sonra geçim sıkıntısı çekmeye başlamışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bir gün kadın, üç çocuğunu da yanına çağırarak:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Artık büyüdünüz, yetiştiniz, demiş. Çalışıp hayatınızı kazanmalısınız. Evde ne para, ne de yiyecek kalmadı. Gidip kendinize iş bularak çalışın. Ben de komşularda çamaşır yıkayarak geçinirim&#8230; Üç kardeş, torbalarına kuru ekmek, peynir, biraz da soğan koyarak analarına veda edip yola çıkmışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Az gitmişler, uz gitmişler&#8230; Öğleye doğru bir su başına varmışlar. Yemek yiyip dinlenmek için oturmuşlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Büyük kardeş demiş ki :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üçümüzün torbasında da yiyecek var. Daha ne kadar yol gideceğimiz belli değil. Yiyecekleri bitirirsek, belki aç kalırız. Onun için şimdi birimizin torbasındaki yiyecekleri yiyelim. Öteki torbalarda bulunan yiyecekler kalsın. Sonra da sıra ile onları yeriz.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Öteki kardeşleri onun bu teklifini kabul etmişler. Bunun üzerine o, en küçük kardeşine dönerek:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Evvela senin torbandakileri yiyelim, demiş, sen küçüksün!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">En küçük kardeş, peki demiş. Torbasındakileri çıkarıp ortaya koymuş. Hep beraber yemişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Biraz sonra kalkıp tekrar yola koyulmuşlar. Durmadan, dinlenmeden gitmişler, gitmişler&#8230; Saatlerce yol almışlar&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bir aralık, en küçük oğlan, büyük ağabeyisine :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ben çok acıktım, demiş. Hem açlıktan, hem de yorgunluktan dizlerinde derman kalmadı. Ne olur biraz ekmekle bir soğan verin de karnımı doyurayım?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">En büyük ağabeysi :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bizim yiyeceklerimiz çok az, demiş. Şimdi sana verirsek sonra bize hiçbir şey kalmaz.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Küçük oğlan, ağabeysinin bu sözleri karşısında bir şey diyememiş. Ama, onun bu cevabına çok üzülmüş. Sesini çıkarmadan yürümeye devam etmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bir saat kadar daha yol aldıktan sonra ağaçlık bir yere gelmişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Küçük oğlan, yol kenarında gözüne ilişen bir elma ağacını göstererek:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ben şu ağaçtan biraz elma toplayıp yemeyince, yürüyemeyeceğim, demiş. Hem size de toplarım.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hem ağaca tırmanmış. Arka arkaya birkaç elma yemiş. Sonra da torbasını doldurmuş. Arkasından :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Size de atayım mı? diye seslenerek aşağıya bakmış ki, kimsecikler yok&#8230;Sağa bakmış yok, sola bakmış yok&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ağabeylerinin kendisini bırakıp kaçtıklarını anlamış. Son derece üzülmüş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ağaçtan inerek yürümeye koyulmuş. Hem yürüyor, hem de, neden bana bunu yaptılar, diye kendi kendine söyleniyormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Karnı doyduğu için bacaklarına biraz kuvvet gelmiş. Issız yollarda korkmadan ilerliyor, gece olmadan bir köye varmak istiyormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Nihayet, hava iyice kararmış. Sağa sola bakınarak ilerlerken, uzaklarda bir ışık görmüş. Orada herhalde bir ev var, diye düşünerek ışığa doğru gitmeye başlamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Yoldan ayrıldığı için zor ilerliyor, dikenler, üstünü başını yırtıyor, ayaklarını ellerini kanatıyormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Işığın bulunduğu yer bir tepede imiş. Tepeye doğru yaklaştıkça, ışık da büyümeye başlamış. Yanına vardığı zaman, kocaman kocaman pencereli, büyük bir bina ile karşılamış. Açık duran kapısından içeri girince saşırmış. Bina bir tek büyük odadan ibaretmiş. Tavanı minare gibi yüksek olan bu odada kocaman bir ocak varmış. Ocak alev alev yanıyor, üzerindeki kazanlar fıkır fıkır kaynıyormuş. Ocağın yanındaki çok büyük bir dolapta da insan boyunda yüzlerce ekmek varmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Buranın bir dev konağı olduğunu anlayan oğlan, fena halde korkmuş. Etrafta kimsecikleri göremeyince, ocağa yaklaşmış. Duvarda asılı duran bahçe küreği büyüklüğündeki kepçeyi alarak güç halle kazanlardan birine daldırmış. Çıkarıp bakmış ki, iyice haşlanmış koca koca et parçaları&#8230; Gidip dolaptan bir ekmek almış. Kepçedeki etleri güzelce yiyip suyunu da içmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sonra, etrafa bir göz gezdirmiş. Bir kenarda büyük bir dolap görmüş. Kapağını açıp içine girerek saklanmış. Bir deliğe gözünü uydurarak dışarısını gözlemeye başlamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bekleye bekleye usanmış. Bir taraftan da uyku bastırmış. Tam uyuyacağı sırada, dışarıdan birtakım homurtular, gürültüler, acayip sesler gelmeye başlamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Korku ile kendine gelmiş. Hiç kıpırdamadan büyük odayı gözlemeye koyulmuş. Biraz sonra, yerleri sarsa sarsa devler gelmeye başlamışlar. Bir, iki, üç beş, sekiz, tam yirmi dev gelip koca odaya dolmuşlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hemen ocaktaki kazanları indirip orta yere koymuşlar. Dolaptan üçer, dörder, ekmek alarak kazanların etrafına sırlanmışlar. Homurdanarak, hırıldayarak, ağızlarını şıpırdatarak bir hamlede kazanları boşaltmışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sonra kenarlara çekilip arkalarını duvarlara dayayarak konuşmaya başlamışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Biri demiş ki:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bugün ne öğrendim biliyor musunuz?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ötekiler:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ne öğrendin bakalım? diye sormuşlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">O, anlamaya başlamış: Şu arkadaki dağ var ya&#8230; onun tam tepesinde bir ağaç görünür. O ağacın altında her zaman bir fare yatarmış. Eğer bir insanoğlu ceketini üzerine atıp da fareyi havasızlıktan öldürebilirse, ağacın altı altınla dolarmış&#8230; Ne yazık ki, bu işi biz yapamazmışız&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Birkaç dev:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Keşke biz de insan olsaydık! Diye söylenmişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Başka bir dev atılarak :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bugün ben de buna benzer bir şey öğrendim, demiş. Karşıki dağın arkasındaki köyde fakir bir değirmenci varmış. Değirmen taşının içi altın hazinesiymiş. Eğer değirmenci bu taşı kendi eliyle kırarsa, altınlar meydana çıkarmış. Başkası kırarsa, altınlar kaybolurmuş&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Devlerin birkaçı :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ne yazık, bundan da bize fayda yok! diye söylenmişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bu sefer, bir başka dev :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bugün ben de bir şey öğrendim, demiş. Hint Padişahı’nın güzel kızının gözleri körmüş. Yıllardan beri baktırmadıkları hekim, yapmadıkları ilaç kalmamış. Ama, kızın gözleri açılmıyormuş. Halbuki, kızın gözlerini açmanın kolayı varmış: Sarayın bahçesindeki büyük hurma ağacının kuru yapraklarını toplayarak kızın gözlerine ovalayınca, gözleri hemen açılırmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Devlerin bazıları :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ne çare, bunu da biz yapamayız, demişler. Hem Hindistan çok uzak bir memleket, oraya kadar gidemeyiz. Hem de, oraya gitsek bile, bizi saraya sokmazlar, öldürürler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">O sırada salonda gök gürültüsü gibi horultular işitilmeye başlamış. Devlerin bazıları uyuyorlarmış. Derken ötekiler de birer, ikişer uyumaya koyulmuşlar. Biraz sonra, devlerin hepsi derin uykulara dalmışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlan dolaptan yavaşçacık çıkmış. Kapıya kadar gidebilmek için devlere sürtünerek geçmek gerekiyormuş. İki tanesinin yanından kolayca sıyrılmış. Fakat, üçüncünün yanına geldiği vakit, geçecek yer bulamamış. Mutlaka ayağına basması icap ediyormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Uyanırsa ne yaparım diye korkmaya başlamış. Fakat, devler o kadar derin bir uykuya dalmışlar ki, hemen o devin ayağına basıp atlamış. Dev, sanki gıdıklanmış gibi ayağını hafifçe kımıldatmış, ama uyanmamış. Oğlan derin bir nefes alarak kapıdan dışarı kendini dar atmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Başlamış konağın arkasındaki dağa tırmanmaya&#8230;Sabaha karşı tepeye varmış. Gün ışırken ağaca yaklaşmış. Dikkatle bakınca. Orada yatan fareyi görmüş. Sırtındaki ceketi çıkarmış. Hayvanı ürkütmeden yanına sokularak ceketini üzerine atmış. Beklemeye başlamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Biraz bekledikten sonra, nasıl olsa fare havasızlıktan ölmüştür, diye ceketini kaldırmış. Fare kımıldamadan yatıyormuş. Acaba canlı mı, değil mi diye eğilerek hayvana bakarken, yerde bir şeyler parlamaya başlamaz mı Dikkatle bakınca, biraz evvelki taşların pırıl pırıl altın haline geldiğini görmüş. Sevinçten nerede ise küçük dilini yutacak olmuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hemen alabildiği kadar bütün ceplerini altınla doldurmuş. Geri kalanları da çalıların arasına saklayarak üzerini toprakla örtmüş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oradan kalkarak büyük bir ağacın gölgesine uzanmış. Gece sabaha kadar oturduğu ve yol yürüdüğü için yorgunmuş. Güzel bir uyku çekmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İkindi vakti, uzaklardan gelen köpek havlamalarıyla uyanmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hemen kalkıp yola düşmüş. Devler konağının öte tarafındaki dağın yolunu tutmuş. Durmadan, dinlenmeden, karnının açlığını pınarlardan su içip gidererek yol alıyormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Güneş batmış, hava kararmış, nihayet dağa varmış. Gene hiç durmadan yoluna devam ederek, gece yarısına doğru köye yaklaşmış, ırmak kenarındaki değirmene ulaşmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İçeri girdiği zaman, fakir değirmenciyi bir köşede uyuklar bulmuş. Selam verip bir kenara oturmuş, karnının çok aç olduğunu söyleyerek değirmenciden yiyecek istemiş. Fakir değirmenci, iki bazlama getirip bunun koymuş; başka yiyeceği olmadığını, kusura bakmamasını söylemiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sonra, dereden, tepeden konuşmaya başlamışlar. Değirmenci fakirlikten söz açınca, oğlan:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Senin için zengin olmak işten bile değil, demiş&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlanın bu sözlerinden bir şey anlamayan değirmenci:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Nasıl, demiş, anlatamadım? Benim için zengin olmak o kadar kolay mı?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlan, gene:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Kolay ya, demiş, ama söylemeyeceğimi yapabilirsen?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Değirmenci, heyecan içinde :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Söyle, demiş, kabul ediyorum. Ne istersen yapacağım&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bu sefer, oğlan :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bir balta bulup, demiş, şu kocaman değirmen taşını parçalayacaksın! Oğlanın delirdiğini zanneden değirmenci :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sen şaşırdın mı kendini oğlum, demiş. Bu, kolay bir iş mi? Eğer taşı parçalayacak olursan, değirmen çalışmaz. O zaman da, zengin olmak şöyle dursun, aç kalırım ben!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlan gülmüş. Cebinden on altın çıkarıp değirmencinin önüne attıktan sonra :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İşte sana para, demiş. Bununla en iyisinden on tane taş alabilirsin. Haydi şimdi taşı parçala, ötesine karışma!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Değirmencinin gözleri parlamış. Yerde duranların sahiden altın olduğunu görünce, koşup bir köşede duran baltasını almış. Gelip değirmen taşına var kuvvetiyle indirmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Taş parça parça olmuş. O anda, binlerce altın para değirmenin içine yayılmamış mı?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Zavallı fakir değirmenci, ömründe bu kadar çok altın para görmediği için ne yapacağını bilememiş. Gidip değirmenin kapısını kapadıktan sonra :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Gelen olursa bana bir şey bırakmazlar, demiş. Çabuk bunları toplayalım. Allah senden razı olsun. Seni bana Allah gönderdi&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sevinç içinde, eli, ayağı titreye titreye altınları toplayıp un çuvallarına doldurmuş. Sonra bir çuval altını da oğlanın önüne getirerek :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bu da senin hakkın, demiş. Al bunları!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlan :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hayır, diye cevap vermiş, bunların hepsi de senin. Güle güle harca, çokca tarla ve hayvan al. ölünceye kadar rahat eder, kimseye muhtaç olmazsın. Benim yetecek kadar altınım var. Eğer lazım olursa gelip senden isterim.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sonra, oğlan, yerdeki kendi on altınını alıp ayağa kalkmış. Sevinçten oraya buraya koşan, yerinde duramayan değirmenciye “Allahaısmarladık” diyerek çıkıp yola koyulmuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sabaha karşı bir kasabaya varmış. Gidip bir hana yerleşerek karnını doyurduktan sonra, uykuya yatmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Akşama yakın uyanmış. Hemen dışarı çıkarak güzel bir at satın almış. Heybelerine yiyecek doldurarak Hindistan’ın yolunu tutmuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Az gitmiş, uz gitmiş, dere, tepe düz, gece, gündüz, altı ay bir güz gitmiş, nihayet Hindistan’a ulaşmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hint Padişahı’nın oturduğu şehri öğrendikten sonra, oraya gidip bir hana yerleşmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Çarşıdan birtakım şık elbise satın almış. Gelip handa bunları giymiş. Eline bir de çanta alarak sokağa çıkmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Saraya yaklaştığı zaman, yavaşlamış. Yüksek sesle :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Göz hekimiyim!&#8230; Körleri iyi ederim!&#8230; Yok mu hekim isteyen? diye bağırarak dolaşmaya başlamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sarayın etrafında birçok defa gezinmiş. Nihayet, pencerelerden biri açılmış. Bir arap uşak :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hekim başı! Hekim başı! diye seslenmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlan sarayın kapısına gelerek beklemeye başlamış. Uşak aşağıya inerek bunu sarayın bahçesine aldıktan sonra :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Çabuk gel, demiş, seni padişahımız istiyor. Beraber saraya girmişler. Süslü salonlardan geçerek, merdivenlerden çıkarak Hint Padişahı’nın yanına varmışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Arap uşak yerlere kapanıp padişahı selamladıktan sonra :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Göz hekimini getirdim padişahımız! Demiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Padişah, oğlana :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hoş geldin hekim başı, demiş. Sen körlerin gözlerini açarmışsın, öyle mi?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlan, hiç bozmadan :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Evet padişahım, diye cevap vermiş. Hem de çok çabuk açarım!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bu sefer padişah :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Pekâlâ, demiş. Biricik kızımın gözleri yıllardan beri görmüyor. Getirmediğim hekim, yaptırmadığım ilaç kalmadı. Hiç birinden fayda görmedik. Tersine olarak, gözleri daha fazla kapandı. Bu yüzden bu hekimlerin hepsini zindana attım. Eğer sen de kızımın gözlerini açamazsan zindana gireceksin; haberin olsun?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlan, gülerek :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Şartlarınızı kabul ediyorum padişahım, demiş. Kızınızın gözlerini bir günde açamazsam beni zindana atınız!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Padişah :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hadi bakalım, göreyim seni, demiş. Eğer dediğini yapabilirsen, kızımı sana veririm.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sonra, uşağa dönen padişah :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hekim başıyı alın, kızımın yanına götürün! diye emir vermiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlan, yerlere kadar eğilerek padişahı selamlamış, dışarıya çıkmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Uşak onu alarak küçük sultanın yanına götürmüş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlan, küçük sultanı muayene etmiş. Kızın iyiden iyiye kör olduğunu anlayınca :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Üzülmeyiniz sultanım, demiş, gözleriniz pek yakında görecek!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Küçük sultan :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Aaaah! diye içini çekmiş. Yıllardan beri her gelen hekim böyle söylüyor, arkası gelmiyor&#8230; Nerede o günler?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlan :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ben o hekimlerden değilim sultanım, diye onun sözünü kesmiş, gözleriniz açıldığı zaman bana ne vereceksiniz bakayım?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Güzel sultan :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Gözlerimi açacak insana canımı bile veririm, demiş. Ah o günü bir görsem?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">O zaman oğlan :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bana biraz izin veriniz sultanım, demiş. Gidip ilaçlarımı hazırlayarak geleyim.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Odadan çıkmış. Uşağa, kendisini bahçeye indirmesini söylemiş. Beraber bahçeye inmişler. Oğlan ağaçlara bakarken büyük hurma ağacını görmüş. Bahçıvanın merdivenini getirterek ağaca çıkmış. Kuru yapraklardan on, on beş tane toplayıp ceplerine koyduktan sonra aşağıya inmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Uşağa, boş bir oda göstermesini söylemiş. Küçük sultanın odasına yakın bir yerdeki bir odayı açmışlar. İçeriye girerek kapıyı kilitlemiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Yere bir örtü yaymış. Cebindeki kuru yaprakları çıkararak avucunda ufalamış, hepsini toz haline getirmiş. Tozları bir kavanoza koyarak dışarı çıkmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Uşağı çağırarak, küçük sultanın yanına gideceğini söylemiş. Birlikte güzel sultanın odasına girmişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlan :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sultanım, demiş, şöyle yatağınıza uzanır mısınız?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Güzel sultan heyecan içindeymiş. Yatağına girip uzanmış. Bunun üzerine, oğlan, kavanozdan avucuna bir miktar toz boşaltarak kızın gözlerini serpmeye başlamış. Her iki gözüne de bolca toz serptikten sonra, eğilip tozları üflemiş. Arkasından da :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Açın gözlerinizi sultanım! demiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Küçük sultan gözlerini açar açmaz bir çığlık atmış ve o anda yerinden fırlayarak oğlanın boynuna sarılmış. Sonra da kendini koridora atarak : Görüyorum! Görüyorum! diye bağırmaya, babasının odasına doğru koşmaya başlamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Onun bağırarak odasına girmesinden gözlerinin açılmış olduğunu anlayan padişah, hemen yerinden kalkarak sevgili kızını kucaklamış :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Geçmiş olsun yavrum, demiş. Bugünlere kavuştuğumuza şükredelim.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sonra, bir uşak çağırarak :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hekim başıya söyleyin, demiş kendisini bekliyorum&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Gidip oğlanı padişahın huzuruna getirmişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Padişah :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Allah senden razı olsun hekim başı, demiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Kızımı yeniden dünyaya getirdin!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bu söz üzerine, oğlan :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ben sadece vazifemi yaptım padişahım, demiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlanın cevabına memnun olan padişah da :</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bundan sonra sen benim damadımsın, demiş. Bu andan itibaren kızımla nişanlısınız. Düğün hazırlıklarına hemen başlansın!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Padişahın emri üzerine, küçük sultanla hekimin nişanlandıkları halka ilan edilmiş. Çok geçmeden, padişah, damadını sarayın hekim başısı tayin etmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Düğün hazırlıkları bittikten sonra, kırk gün, kırk gece süren şenliklerle iki gencin evlenmeleri kutlanmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">O günden sonra küçük sultanla oğlan mutlu bir hayat sürmeye başlamışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Gel zaman, git zaman&#8230; Aradan geçmiş epey zaman&#8230;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Günlerden bir gün, bizim damat hekim başı, saraydaki odasında pencere önünde otururken, uzaklardan üstleri, başları perişan bir halde iki gencin saraya doğru yaklaştıklarını görmüş. Bunlar gelip sarayın kapısında durmuşlar. Kapıcı başıya bir şeyler söylemeye başlamışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Oğlana bunlar yabancı gelmemiş. Saçları, sakalları uzamış olan bu iki genci tanır gibi olmuş. Bir uşak çağırarak, sarayın kapısında duran iki adamı yanına getirmelerini söylemiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İki genç adam korka korka odasına girmişler. Oğlan bunlara:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Siz kimsiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz, diye sormuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bunlar, kim olduklarını, başlarından neler geçtiğini anlatmaya başladıkları zaman, oğlan, bu ikisinin de öz ağabeyleri olduğunu öğrenmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Kendisi şık, ipekli elbiseler içinde, uzun bıyıklı, başında da kocaman, tüylü bir kavuk olduğu için ağabeyleri onu tanımamışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bu sefer o kendisini tanıtınca, ağabeyleri neye uğradıklarını anlayamamışlar. Kalkıp küçük kardeşlerinin boynuna sarılarak, yolda kendisini bırakıp kaçtıkları için darılmamasını söylemişler. O da hiç ses çıkarmamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Sonra oturup başından geçenleri ağabeylerine anlatmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ağabeyleri de, iş bulmak için aylardan beri dolaştıklarını, nihayet aç ve perişan bir halde Hindistan’a geldiklerini ona anlatınca, oğlan hemen uşakları çağırarak ikisine de birer kat elbise getirtmiş. Kendilerini hamama gönderip yıkatmış. Altlarına güzel birer at verdirmiş. Heybelerine yiyecek, ceplerine de para koydurarak memlekete doğru uğurlamış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bunlar yolda giderlerken, küçük kardeşlerinin başından geçenleri aralarında konuşarak onun bugünkü halinden kıskançlıkla söz etmişler. Sonra, devler konağına gidip, onun yaptığı gibi dolaba saklanmaya, devlerin haber verecekleri yeni hazineleri öğrenip zengin olmaya karar vermişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Böylece durmadan yol almışlar. Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış, nihayet devler konağının bulunduğu tepeye ulaşmışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Yerde sürüne sürüne konağa yaklaşmışlar. Etrafa göz gezdirip içeriyi dinlemişler. Ses seda işitmeyince kalkıp konağa girerek içerdeki büyük dolaba saklanmışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Akşam olmuş. Devler birer birer gelmişler. Kazanları indirip karınlarını doyurduktan sonra konuşmaya başlamışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bir tanesi:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bugün neler öğrendiniz, anlatın bakalım? demiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bir başka dev:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ağaç altındaki fare bir insanoğlu tarafından öldürülmüş, altınlar da alınmış, demiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Devlerden biri:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Fakir değirmenci değirmen taşını parçalamış, çıkan altınları alarak zengin olmuş, demiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bir başka dev de:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hint Padişahı’nın kızının gözleri açılmış, diye söylenmiş. O zaman, öteden başka bir dev atılarak:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">O halde bizim konuştuklarımızı birisi dinliyor, demiş. Arayalım her tarafı!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Devler, hep birden:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Doğru söyledin, arayalım! Diye homurdanarak yerlerinden kalkmışlar. İçerisini aramaya başlamışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Dolabı açar açmaz iki kardeşi görmüşler. İkisi de korkudan bayılmış, hareketsiz yatıyorlarmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bunları uyuyor zanneder kollarından, bacaklarından çekmişler. Dolaptan çıkarıp yere atmışlar. İkisinde de hareket yokmuş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">O zaman, devlerden biri:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Yakalayacağımızı anlayınca, ödleri kopmuş, ölmüşler, demiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Başka bir dev:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">O halde cezalarını buldular, diye söylenmiş.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bir başkası da:</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Biz ölü insan eti yemeyiz, diye konuşmuş. Atalım bunları dışarıya, kurtlar, kuşlar yesin!</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">O böyle söyler söylemez, devin biri, ikisini de bacaklarından kaldırdığı gibi dışarıya götürmüş, otların üzerine atmış.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Dışarıda saatlerce baygın yatan oğlanlar, sabaha karşı havanın iyice serinlediği bir sırada, ayılmışlar. Ölmediklerini görünce, Allah’a şükretmişler. Sonra etrafı dinlemişler. İçerden horultular geldiğini duyunca, devlerin henüz uyanmadıklarını anlayarak, kalkıp tabana kuvvet oradan kaçmışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Gün ışırken devler konağından çok uzaklara varmışlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">O zaman, kardeşlerini yolda bırakıp kaçtıklarını, sonra da onu kıskandıkları için başlarına bu felaketin geldiğini, ancak Allah acıdığı için de devlere lokma olmaktan kurtulduklarını birbirlerine söylemişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Yaptıklarından utanarak, ne memlekete, ne de Hindistan’a gidemeyeceklerini anlamışlar. Başka bir şehirde iş bulup çalışmak için yollarını değiştirmişler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Onlara masal, bizlere sağlık..</span></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/dogruluk-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sihirli Tavşan Masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/sihirli-tavsan-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/sihirli-tavsan-masali#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2009 21:37:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[sihirli tavşan]]></category>
		<category><![CDATA[türk masalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1041</guid>
		<description><![CDATA[ 

Sihirli tavşan
Masal masal matitas.. Kalaylandı bakır tas&#8230; çukura düştü çıkamaz&#8230; Pır pır eder uçamaz. Var varanın, sür sürenin&#8230; Habersiz bağa girenin, hali yaman demişler&#8230; Masaldır bunun adı&#8230; Söylemekle çıkar tadı&#8230; Her kim dinlemezse bunu, hakkından gelsin kambur dadı&#8230; Bir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir padişahın üç oğlu ile bir küçük kızı varmış. Küçük kız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #800000;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;"><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/sihirli-tavsan.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1042" title="sihirli-tavsan" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/sihirli-tavsan.jpg" alt="sihirli-tavsan" width="158" height="239" /></a></span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Sihirli tavşan</span></strong></p>
<p><strong></strong><strong><span style="color: #000080;">Masal masal matitas.. Kalaylandı bakır tas&#8230; çukura düştü çıkamaz&#8230; Pır pır eder uçamaz. Var varanın, sür sürenin&#8230; Habersiz bağa girenin, hali yaman demişler&#8230; Masaldır bunun adı&#8230; Söylemekle çıkar tadı&#8230; Her kim dinlemezse bunu, hakkından gelsin kambur dadı&#8230; Bir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir padişahın üç oğlu ile bir küçük kızı varmış. Küçük kız bir gün bahçede oynarken ortadan yok olmuş. Aramışlar, taramışlar, etrafa atlılar salmışlar, yok&#8230; yok&#8230; Yer yarılıp yere mi girdi, gök alçalıp göğe mi uçtu? Bilen, anlayan olmamış&#8230; Öldüğüne dair bir işaret de bulunmadığı için, padişah babası ile sultan annesi : Sihirli bir el değmiş, kızımızı alıp götürmüşler, bir gün çıkagelir elbet! diyerek üzüntülerini azaltmaya çalışmışlar. Sarayın bahçesinde çok değerli bir elma ağacı varmış. Fakat bu ağaç, senede bir tek elmadan başka elma vermezmiş, vermezmiş ama, bu elmanın renginin güzelliğine de başka elmalarda rastlanmaz, hele tadına hiç doyum olmazmış. Onun için, padişah, elmayı her sene törenle kopartır, küçük küçük doğratarak hoşaf kaynattırır, bütün saray halkına birer yudum içirtirmiş. Kimsenin gönlü kalsın istemezmiş. O yıl elma yine olmuş. Elmayı kopartmak için tören günü bahçede toplanıldığı zaman ağaçta yapraklardan başka bir şey görememişler. Saray halkından hiç kimse elmayı koparmayacağı için, bu işi dışardan biri yapmıştır, diye düşünmüşler. Ertesi yıl elma yine olmuş. Birisi koparmasın diye, elmanın iyice olacağı güne kadar ağacın dibinde nöbet bekletmeye karar verilmiş. Padişahın büyük oğlu : Baba, demiş, nöbeti ben beklemek istiyorum&#8230; Babası, büyük şehzadenin bu düşüncesine hayır dememiş. Büyük şehzade, ağacın dibine oturmuş, beklemeye başlamış. İlk gece uyku bastırdığı halde uyumamış, sabahı dar etmiş. Elma yerinde duruyormuş. İkince gece uyku daha çok bastırdığı halde, büyük şehzade, o gece de uyumamış. Üçüncü gece yorgunluğu artmış olan büyük şehzade, göz kapaklarının kapanmasını engel olamamış, kendini tatlı uykunun derinliklerine farkında olmadan bırakmış. Sabahleyin güneşin ilk ışıklarıyla gözlerini açan büyük şehzade, bir de başını kaldırmış bakmış ki, elma yerinde yok&#8230; Yüreği hoplamış, aklı başından gitmiş ama, elden ne gelir? Koşa koşa gidip babasını bulmuş, durumu anlatmış, üzüntüsünü belirtmiş. Ertesi yıl ortanca şehzade nöbet tutmuş. O da ağabeysi gibi iki yıl gece uykusuzluğa dayanabilmiş. Üçüncü gece uyuyakalınca elma yok oluvermiş&#8230; Daha ertesi yıl nöbet sırası küçük şehzadeye gelmiş. Birinci, ikinci geceler o da uyumamış. Üçüncü gece uyuya kalmamak için elinin küçük parmağını bir yerinden kesmiş, üzerine de tuz bastırmış. Acısından gözüne uyku girmek şöyle dursun, aklına bile gelmemiş. Hiç kıpırdamadan bekleye dururken, tam gece yarısında bir kanat sesi işitmiş. Ay ışığı etrafı epeyce aydınlattığından, kocaman bir kuşun gelip elma ağacına konduğunu görmüş. Kuş hemen elmayı kapmış. Kaçarken şehzade bir ok atmış. Ok kuşa değmiş ama, onu öldürmemiş, kanadından bir tüyü yere düşürmüş, o kadar&#8230; kuş uçup gitmiş, gözden yok olmuş. Küçük şehzade, sabahı beklemeden tüyü almış; hemen yukarı çıkarak babasını uyandırmış, ona göstermiş, olanları bir bir anlatmış. Kuşun tüyü o kadar güzel, renkleri o kadar çok, hem de o kadar göz alıcı imiş ki, padişah da, sultan da şehzadeler de hayran kalmışlar. Büyük şehzade : Babacığım, demiş, tüyü bu kadar güzel olan kuşun kim bilir kendisi ne kadar güzeldir? Ben bu kuşu arayıp bulacağım. Padişah bu tüyden kendisine bir kalem yaptırmış, kullanmaya başlamış. Büyük oğluna da bu altın kuşu bulması için izin vermiş. Büyük şehzade, sarayın ceylan gibi koşan bir atına binmiş. Heybelerine altın doldurmuş. Üstüne de demir bir elbise geçirerek yola düşmüş. “Bir aya kadar dönmezsem beni ararsınız” diye de tenbih etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş&#8230; Altı ay bir güz gitmiş. Yorulmuş, bir pınar başında atından inmiş. Eliyle pınardan su içerken, karşısına kar gibi beyaz, sevimli bir tavşan çıkmış. Bir insan gibi dile gelerek şehzadeye sormuş : Ünlü şehzadem, böyle nereden gelip nereye gidiyorsun? Şehzade, tavşanın insan gibi konuşmasına hem şaşırmış, hem de sevinmiş. Derdini dökmeye başlamış : Altın kuşu bulmaya gidiyorum Pamuk Tavşan. O, dört yıldan beri bizim sarayın bahçesindeki elmayı çalıp kaçıyor. Onu her ne pahasına olursa olsun bulmam gerek&#8230; Ne olur, sen onun bulunduğu yeri biliyorsan bana gösterir misin? Pamuk Tavşan, uzun bıyıklarını oynata oynata güldükten sonra : Mademki onu ele geçirmek için bu kadar yoldan geliyorsun, demiş, ben de sana onun bulunduğu yeri söyleyeyim : Şu karşıki dağı aştıktan sonra önüne uzun bir yol çıkacak. Bu yolun ortasında karşılıklı iki han vardır. Hanlardan birinde yatmak için çok para verilir&#8230; Ötekinde ise az para alırlar. Birinci handa her türlü içki eğlence, oyun vardır. İkinci handa hiçbir şey yoktur. İkinci hana girersen altın kuşun bulunduğu yeri öğrenebilirsin! Haydi güle güle! Pamuk Tavşan şehzadeyi kulakları ile selamlamış. Oda başıyla karşılık vererek dağın yolunu tutmuş. Git gitmez misin&#8230; Git gitmez misin&#8230; Geceler gündüz olmuş, gündüzler de gece&#8230; Şehzade bir hafta sonra dağı aşmış, yola ulaşmış. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmış. Bakmış ki, hanın biri saraya benziyor. Öteki ise bir kulübe gibi, hem de pis&#8230; Tavşanın sözlerini unutarak o saray gibi olan hana girmiş. Çok geçmeden içkiye, eğlenceye dalmış, altın kuşu da, elmayı da unutmuş&#8230; Günler günleri, günler de haftaları doldurmuş, aradan bir ay geçtiği halde büyük şehzade saraya dönmemiş. Padişah da, sultan da oğullarını merak etmişler. Ortanca şehzade : Bari ben gideyim de, demiş, hem altın kuşu bulayım, hem de ağabeyimi arayıp bularak getireyim. Padişah ortanca oğluna da izin vermiş. Şehzade, sarayın kuş gibi uçan bir atını seçmiş. Heybelerine altın doldurmuş, kendisi de bir demir elbise giyerek : Eğer bir aya kadar dönmezsem beni de ararsınız! demiş, yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş&#8230; Konarak, göçerek, tam bir güz gitmiş. Bir de arkasına dönüp bakmış ki, daha arpa boyu kadar bir yol gitmiş. Tekrar yola koyulmuş. Gide gide yorulmuş. Bir su başında attan inmiş. Yüzünü yıkarken karşısına o sihirli tavşan çıkmış. Tavşan buna da altın kuşun nerede bulunacağını söylemiş, hanları tarif etmiş. Ortanca şehzade, atını kuş gibi uçurarak günlerce sonra hanların bulunduğu yere gelmiş. O da ağabeysi gibi ucuz hanı beğenmeyip öteki hana girmiş. Orada ağabeyisi ile birleşmiş. Beraber içkiye, eğlenceye dalmışlar. Altın kuş onun da aklından çıkmış, gitmiş&#8230; Ortanca şehzade gittikten sonra da bir ay olmuş. Çocuklarının ikisi de gidip gelmeyince, padişahı bir merak sarmış. Kendi kendisine “Bunda bir iş var ya, elbet anlaşılır” demiş. Bu sefer de küçük oğlan : İzin verirseniz babacığım, demiş, gidip hem ağabeylerimi bulayım, hem de altın kuşu ele geçirip getireyim. Padişah : Hayır, diye karşılık vermiş, onlar gitti, gelmedi. Öldürdüler mi, kaldılar mı, bilmiyoruz. Sen de gidip dönmezsen sonra ne yaparız? Küçük şehzade, babasına yalvarmış, yakarmış, ağabeyleri uyuyakaldıkları halde altın kuşu kendisinin vurduğunu söyleyerek : Kuşu yine ben ele geçireceğim, demiş. Hem göreceksiniz, ağabeylerimi de bulup getireceğim&#8230; Padişah, küçük oğlunun ağabeylerinden daha akıllı olduğunu hatırlamış. Onun bu işi de başarabileceğini düşünerek gitmesine izin vermiş. Küçük şehzade,<br />
sarayın rüzgâr gibi giden atlarından birini seçmiş. Heybelere altın doldurmuş. Sırtına da bir demir elbise geçirerek yola düşmüş. Rüzgâr gibi giden at, onu bir anda su başına ulaştırmış. Atı su içerken kendisi de yüzünü yıkamaya başlamış. O sırada yanında Sihirli Tavşan belirmiş. Tavşan dile gelip, ona da nereye gittiğini sormuş. Şehzade, altın kuşu yakalamaya, ağabeylerini bulmaya gittiğini söyleyince, Sihirli Tavşan, buna da dağı gösterip hanların yolunu tarif etmiş. Sakın yanlış yere gitmeyesin, diye de ilave etmiş. Küçük şehzade, Sihirli Tavşana teşekkür ederek yanından ayrılmış. Rüzgâr gibi giden atını dört nala sürmüş. Dereler, tepeler, dağlar, atının ayakları altında uçuyormuş sanki&#8230; Çok geçmeden, Sihirli Tavşanın gösterdiği dağı aşmış, uzun yola ulaşmış. Gide gide hanların yanına varmış. Hanlardan biri pek göz alıcı imiş. Öteki ise, tersine, bir kulübeye benziyormuş. Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sözlerini hatırlayarak o gözalıcı hana girmemiş, doğruca gidip ucuz hana yerleşmiş. Akşam olduğundan, karnını doyurup bir tahta üzerine uzanmış. Kendi kendine, “acaba altın kuşu ne zaman görebileceğim” diye düşünüyor, gözüne uyku girmiyormuş. Gece yarısından sonra, bir aralık kulağına bir ses gelmiş. Birisi : Geleyim mi?! Geleyim mi?! diye sesleniyormuş. Şehzade, bu sesi tanımadığı için karşılık vermemiş. Hem kendisine seslendikleri ne malûm? Olduğu yerde daha çok büzülmüş, sesini çıkarmamış. Sabah olmuş. Biraz hava almak için hanın kapısına çıkmış. Bir aşağı, bir yukarı dolaşırken, Sihirli Tavşan görünmez mi? Zıplaya zıplaya küçük şehzadenin önüne gelerek : Akşam seslendim, seslendim, karşılık vermedin, demiş. Karşılık verseydin işimiz daha kolay olacaktı. Ama şimdi biraz yorulacaksın. Haydi atla sırtıma! Küçük şehzade hemen tavşanın sırtına binmiş. Tavşan hem koşuyor, hem de şehzadeye şunları söylüyormuş : Seni şimdi altın kuşun bulunduğu saraya götürüyorum. Bu saray kuşlar padişahının sarayıdır. Sarayın bahçe kapısı önünde seni indireceğim. Bahçede iki kapı vardır. Birisi açık, öteki kapalıdır. Açık kapıyı kapayacak, kapalı kapıyı açacaksın. İçerde bir arslanla bir at karşılıklı otururlar. Arslanın önünde ot, atın önünde et vardır. Eti arslanın önüne koyacak, otu ata vereceksin. Altın kuş ortadaki gül ağacında oturur. İki tarafında iki kafes asılıdır. Kafesin biri tahtadan, diğeri altındır. Kuşu alır, tahta kafesin içine koyarak dışarı çıkarsın, sakın altın kafese koyayım demeyesin, kuşlar padişahı seni yakalatır, zindana attırır, sonra karışmam. Sihirli Tavşan zıplaya zıplaya koşuyor, yokuşlar çıkıyor, tepeler aşıyormuş. Nihayet yüksekliği minare boyunda duvarlarla çevrili, büyük bahçe içinde bir sarayın önünde durmuş, şehzadeyi sırtından indirmiş, gözden kaybolmuş. Şehzade, duvarların ortasındaki açık büyük kapıdan içeriye girmiş, kapıyı güç halde kapatmış. Biraz ötede kapalı bir kapı varmış. Bütün vücuduyla yüklenip kapıyı açmış, içeriye girmiş. Hemen koşup arslanın önündeki otu alarak ata götürmüş. Atın önündeki eti de arslana vermiş. Her ikisi de önlerine konan şeyleri iştahlı iştahlı yerlerken doğruca gül ağacına koşmuş. Altın kuş güneşin altın ışıkları altında pırıl pırıl yanan rengiyle sağa, sola dönüyor, gagasını gül yaprakları arasına sokuyormuş. Şehzade onu incitmemek için yavaş yavaş elini uzatmış, daldan almış kuşun güzelliği karşısında âdeta kendinden geçmiş, herşeyi unutmuş. Kuşu elinden götürürken üzmemek için kafese koymaya karar vermiş. Bakmış ki, tahta kafes pek kötü, halbuki altın kafes hem çok güzel işlemeli, hem de pırıl pırıl yanıyormuş&#8230; Gönlü ona kaymış. Gidip yerinden alarak altın kuşu içine koymuş. Altın kuş, kafese o kadar yakışmış, o kadar yakışmış ki, küçük şehzade onlara hayran hayran bakmaktan kendini alamamış. Kafesi eline alıp kapıya doğru yürümüş. Yürümüş ama, kapının önünde, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte kocaman iki arap görünce, aklı başına gelmiş. Araplar bunu kolundan tuttukları gibi Kuşlar Padişahının karşısına çıkarmışlar. Padişah, altın kuşu çaldığından dolayı bunun zindana atılmasını emretmiş. Fakat Padişahın karısı : Yazık bu delikanlıya, demiş. Eğer bize altın kızı getirirse altın kuşu ona veririz. Hem de zindandan kurtulmuş olur. Padişah, karısının bu düşüncesini yerinde bulmuş, küçük şehzadeyi bırakmışlar. Şehzade dışarı çıktığı zaman Sihirli Tavşanla karşılaşmış. İçerde gördüklerini, yaptıklarını, başına gelenleri tavşana anlatmış. Tavşan söz dinlemediği için buna kulakları ile bir güzel dayak atmış. Sonra : Haydi bin sırtıma, gidelim! demiş. Şehzadeyi sırtına alarak yola koyulmuş. Az gitmişler&#8230; Uz gitmişler&#8230; Dere tepe düz, dağ, ova dümdüz gitmişler, dik kayaların ortasında çok yüksek bir sarayın önünde durmuşlar. Sihirli Tavşan : İşte burası Kızlar Padişahının sarayıdır, demiş. İçeri girerken bir zorluğa uğramayacaksın. Bahçenin ortasında büyük bir havuz var. Havuzun etrafı türlü türlü çiçeklerle süslüdür. Çiçeklerin arasında geniş yapraklı bir çınar ağacı göreceksiniz. Ağaca çıkıp saklanırsın. Çok geçmeden altın kız gelip havuza girerek banyo yapar. Havuzdan çıktığı zaman gitmesine meydan vermeden yakalarsın. Alıp dışarı çıkabilirsin. Eğer elbiselerini giyerse, Kızlar Padişahı seni yakalar, hapse attırır. Haydi yolun açık olsun! Küçük şehzade, sözlerini tutacağına dair tavşana başını sallamış, sarayın bahçe kapısından içeriye girmiş. Bahçenin ortasında fıskiyelerinden sular akan mermer bir havuz varmış. Suyun şırıltısına türlü türlü kuş sesleri karışıyor, havuzun etrafındaki çiçeklerin kokuları, insana yeniden hayat veriyormuş. Şehzade, doğruca çınar ağacının yanına gitmiş, üstüne çıkıp yapraklar arasına saklanmış. Dalın birine yaslanıp havuzda sularla güneşin oynaşmasını seyrederken, uzaklardan kulağına genç kız gülüşmeleri, kahkahalar gelmiş. Geriye dönmüş bakmış ki ince beyaz entariler içinde birçok genç kız, saçlarını rüzgârda uçura uçura havuza doğru koşuyorlar. Olduğu yerde biraz daha büzülmüş. Ağacın geniş yapraklarını kendisine siper edip saklanmış. Kızlar koşa koşa gelip havuzun etrafına dizilmişler. Biraz sonra, tül elbiseler içinde, güneş kadar parlak sarı saçlı, ayın ondördü, günün onbeşi gibi güzel altın kız gelmiş, havuza girmiş. O, havuzda yıkanırken dışardaki kızlar da, şarkı söylüyor, ellerini çırpıyorlarmış. Altın kızın yıkanması çabuk sona ermiş. Bir el işareti ile dışardaki kızları uzaklaştırmış. Kendisi havuzdan çıkmış. Elbiselerini giyerken, küçük şehzade ağaçtan atlayıp bileğine yapışmış, kızı dışarıya sürüklemeye başlamış. Bu beklenmedik durum karşısında şaşkına dönen altın kız, elbiselerini giymek için şehzadeden izin istiyor, şehzade olmaz dedikçe altın kız yalvarıyormuş. Böylece kapıya kadar geldiği halde, şahzade, altın kızın yalvarmalarına dayanamamış, elbiselerini giymesi için onu bırakmış. Kız havuz başına koşup elbiselerini giydikten sonra, ellerini çırpmış. Ellerini çırpmasıyla beraber, küçük şehzadenin yanında dev gibi iki adam görünmez mi? Şehzade, bunlar nereden geldiler diye araştırırken, adamlar onu kolundan yakaladıkları gibi bir hamlede saraya götürüp Kızlar Padişahının karşısına çıkarmışlar. Kızlar Padişahı : Söyle bakalım delikanlı, demiş, sen ne cesaretle benim sarayıma giriyorsun? Hele havuz başında saklanıp kızlarımı yıkanırken seyretmeye utanmadın mı? Altın kızın bu sarayın inci<br />
si olduğunu bilmiyor musun? Cezan ölümdür. Sonra elini çırpmış, içeriye giren harem ağasına : Şunu cellatlara götürün! diye emir vermiş. Küçük şehzade, korkusundan tir tir titrerken, Kızlar Padişahını ihtiyar lalası söze karışmış : Ünlü Padişahım, demiş izniniz olursa, bu delikanlı bize altın atı getirsin. Eğer getiremezse, o zaman başını kestirirsiniz. Ama getirecek olursa, altın kızı ona veririz, alır, gider&#8230; Kızlar Padişahı, ihtiyar lalanın bu düşüncesini yerinde bulmuş, altın atı bulup getirmek şartıyla şehzadeyi salıvermiş. Neye uğradığını bilemeyen şehzade, şaşkın bir halde kendisini sokağa dar atmış. Sihirli Tavşan, şehzadeyi bir kaya dibinde bekliyormuş. Şehzadenin anlattıklarını dinledikten sonra, sözünü tutmadığı için kulakları ile onu bir kere daha dövmüş. Sırtına dönerek : Haydi atla! demiş. Nedir bu senden çektiğim? Sözümü tutmuş olsaydın altın kuşu çoktan ele geçirmiş, saraya dönmüştük&#8230; Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sırtına binmiş. Derelerden tepelerden geçerek, dağlardan, taşlardan aşarak, bir ovaya varmışlar. Bu uçsuz bucaksız ovanın ortasında, etrafı alçak duvarlarla çevrili, gayet büyük bir bahçe varmış. Bahçenin tam ortasında küçük, fakat şirin bir köşk göze çarpıyormuş. Bahçenin her tarafı yemyeşil gür otlarla çevrili imiş. Sihirli Tavşan, bahçenin önünde durarak : İşte, demiş, Atlar Padişahının sarayına geldik. Altın at, Atlar Padişahının biricik oğludur. Çok uysal bir hayvandır. Bahçe kapısından içeriye girdiğin zaman etrafına bakmadan doğruca yürüyeceksin. Atlar Padişahının sarayının arka tarafında küçük bir köşk vardır. Altın at orada bulunur. Kapısı açıktır. İçeriye girip korkmadan yanına yaklaşacaksın. “Sırma yeleli, altın nallı, altın atım, seni görmeye geldim, yüzünü öpmeye geldim” diyeceksin. Eğer sözlerinden hoşlanırsa, keyifli keyifli kişner. O zaman gümüş dizginlerini tut; o senin arkandan kendiliğinden gelir. Ama, kişnemez de sessiz sedasız durursa, anla ki senden hoşlanmadı. Arkana bakmadan uçar gibi koşarak kaç, yoksa Atlar Padişahı seni yakalatır, atların ayakları altında çiğnetir&#8230; Küçük şehzade, bahçe kapısından içeriye girmiş ama yüreği de hop hop ediyormuş. Bahçe o kadar güzel, otlar o kadar canlı, o kadar yeşilmiş ki, küçük şehzadenin, etrafına doya doya bakınmak için içi gidiyormuş&#8230; Fakat, Sihirli Tavşanın sözleri de kulağında çınladığından sağa sola bakmadan yürümüş, yürümüş&#8230; Atlar Padişahının sarayının arka tarafına geçmiş, küçük köşkle karşılaşmış. Köşkün kapısı açıkmış. Ayaklarının ucuna basarak içeriye girmiş ki, gözlerine inanamamış: Altın at o güne kadar gördüğü atların, hatta hayvanların en güzeli imiş. Gözleri ışıl ışıl parlıyor, altın tellere benzeyen yelesi, ata bir gelin güzelliği veriyormuş. İnce yüksek bacakları yerinde duramıyor, bırakılsa kuş gibi uçacakmış hissini veriyormuş. Derisinin parlaklığı, düzgünlüğü hiçbir hayvanda yokmuş&#8230; Küçük şehzade, altın atı böyle hayran hayran seyrederken, birden Sihirli Tavşanın sözleri hatırına gelmiş. Altın atın yanına iyice yaklaşıp: Sırma yeleli, altın nallı, altın atım, demiş, seni görmeye geldim. Yüzünü öpmeye geldim&#8230; Küçük şehzade daha sözünü bitirmemiş ki, altın at keyifli keyifli kişnemeye başlamış. At kişneyince, şehzadenin de yüreğine su serpilmiş. Hemen atın gümüş dizginlerini tutmuş, öne düşmüş. O gitmiş, at gelmiş, o gitmiş, at gelmiş, bahçe kapısından dışarıya çıkmışlar. Sihirli Tavşan orada bekliyormuş. Tavşan, şehzadeye: Bin atın sırtına! demiş. Şehzade, altın ata sıçramış. Tavşan da bir zıplamada şehzadenin arkasına oturmuş, elleriyle şehzadenin omuzlarından tutmuş. Şehzade gümüş dizginlere yapışır yapışmaz, altın at bir ok gibi fırlamış. Hayvan görülmemiş bir hızla gidiyor, şehzadenin âdeta başı dönüyormuş. Dağlar, tepeler bir anda arkada kalıyor, rüzgâr bile altın ata yetişemiyormuş. Gözü açıp kapayıncaya kadar, altın at, Kızlar Padişahının sarayına varmış. Küçük şehzade, atın üzerinden inip saraya girmiş, Kızlar Padişahının karşısına çıkarak altın atı getirdiğini bildirmiş. İzni olursa altın kızı alıp götüreceğini söylemiş. Kızlar Padişahı, bu küçük delikanlının cesaretine, yılmazlığına hayran kalmış. Altın kızı verdiği gibi, altın atı da ona bırakmış. Küçük şehzade, altın kızı alıp saraydan çıkmış. Kızı altın ata bindirmiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, hemen yola koyulmuşlar. Kuşlar gibi uçup, rüzgârlar gibi eserek Kuşlar Padişahının sarayına varmışlar. Küçük şehzade, altın atla Sihirli Tavşanı kapıda bırakmış. Altın kızı yanına alarak içeriye girmiş. Doğruca Kuşlar Padişahının karşısına çıkmış. Yerlere kadar eğilip selam verdikten sonra: Ünlü padişahım, demiş, emrinizi yerine getirdim. İşte istediğiniz altın kız&#8230; Kuşlar Padişahı yerinden kalkıp şehzadenin yanına gelmiş. Onun sırtını okşadıktan sonra demiş ki: Aferin delikanlı, cesur ve yılmaz bir genç olduğunu ispat ettin. Bu kadar güç şeyleri başardıktan sonra bir gün gelip altın kuşu da ele geçirebileceğini anlamıştım. Onun için altın kuşu ben sana kendi elimle veriyorum. Altın kız da senin olsun. Haydi güle güle gidiniz! Küçük şehzade, Kuşlar Padişahını selamlamış. Altın kuşu almış, altın kız da yanında olduğu halde dışarıya çıkmış. Altın kızı altın atın üzerine bindirmiş. Altın kuşu eline vermiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sihirli Tavşanın şehzadeleri karşıladığı su başına varmışlar. Tavşan orada durmuş: Ünlü şehzadem, demiş, ben burada kalıyorum. Yalnız senden bir dileğim var. Okunu eline al ve beni öldür! Tavşanın bu sözleri karşısında, şehzade hayrete düşmüş: Nasıl olur Pamuk Tavşan, demiş, ben senden gördüğüm iyiliğimi şimdiye kadar hiç kimseden görmedim, seni öldürmeye ellerim nasıl varır ki? Sihirli Tavşan: İyiliğimi istiyorsan beni öldürmen lazım, demiş. Ama mademki bunu yapamayacaksın, hiç olmazsa söylediklerimi dinle: Sakın bir kuyu başında oturma, sonra pişman olursun! Küçük şehzade, bunca zamandır beraber gezip dolaştığı Sihirli Tavşandan ayrılacağı için gözleri yaşarmış. Tavşan, kulaklarını dikip sallayarak bunları selamlamış. Hoplaya sıçraya gidip gözden kaybolmuş. Küçük şehzade altın atın arkasına atlamış. Yola düzülmüşler. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmışlar. Küçük şehzade, ağabeylerini handa bulmuş. Bulmuş ama, onlar hana geldikleri günden beri kumar masasından kalkmadıkları için bütün altınlarını, hatta elbiselerini, atlarını, herşeylerini kaybetmişler. Birisi gelir de bizi kurtarır elbet diye perişan bir halde bekliyorlarmış. Küçük şehzade, altın atın semerini hancıya vererek ağabeylerinin borçlarını ödemiş, handan çıkmışlar. Hep beraber oradan uzaklaşmışlar. Yolda giderlerken, küçük şehzade bütün başından geçenleri anlatmış. Ağabeyleri, bunun yaptıklarını kıskanmışlar. Kendi kendilerine: “Babamız onun başardığı işleri öğrenince bizi ayıplayacak. Biz saraya hangi yüzle gideceğiz. Bari şuna bir oyun edelim de kızı, kuşu, atı alıp saraya biz götürelim” demişler. Karınlarının acıktığını bahane ederek bir su başında oturmak istediklerini söylemişler. Görünürlerde su başı yokmuş. Uzaklarda bir kuyu varmış. Oraya gidip yanına oturmuşlar. Biraz yiyecek yemişler. En büyükleri: Susadım, demiş, şu kuyudan biraz su alsak. En küçüğümüzün kuyuya inip yukarıya su göndermesi lazım! Küçük şehzadenin aklına bir fenalık gelmedi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/sihirli-tavsan-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kırk Haramiler</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/kirk-haramiler</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/kirk-haramiler#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2009 20:16:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[Kırk Haramiler masalı]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1037</guid>
		<description><![CDATA[
Kırk Haramiler
Bir varmış, bir yokmuş&#8230; Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Bağdat ülkesinin son derecede zengin bir padişahı varmış.
Padişahın hazinesinde o kadar çok altın, elmas, pırlanta, zümrüt doluymuş ki, saymakla bitirilemez, hesabını kendisi bile bilmezmiş.
Bağdat hazinesinin zenginliği her tarafa yayılmış, dillere destan olmuş. O kadar ki, Mısır’ı, Bağdat’ı, bütün Arap ülkelerini haraca kesen Kırk Haramiler, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><strong><strong><span style="color: #800000;"><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/kirk-haramiler.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1039" title="kirk-haramiler" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/kirk-haramiler.jpg" alt="kirk-haramiler" width="450" height="551" /></a></span></strong></strong></p>
<p align="center"><strong><strong><span style="color: #800000;">Kırk Haramiler</span></strong></strong></p>
<p align="center"><strong>Bir varmış, bir yokmuş&#8230; Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Bağdat ülkesinin son derecede zengin bir padişahı varmış.</strong></p>
<p><strong>Padişahın hazinesinde o kadar çok altın, elmas, pırlanta, zümrüt doluymuş ki, saymakla bitirilemez, hesabını kendisi bile bilmezmiş.</strong></p>
<p><strong>Bağdat hazinesinin zenginliği her tarafa yayılmış, dillere destan olmuş. O kadar ki, Mısır’ı, Bağdat’ı, bütün Arap ülkelerini haraca kesen Kırk Haramiler, nihayet bu eşsiz hazineyi soymaya karar vermişler. Başları Hırsız Tahir’in başkanlığında hemen harekete geçerek gizlice Bağdat’a gelmişler. Vakit geçirmeden araştırma yaparak bir kolayını bulmuşlar ve padişahın hazinesini yavaş yavaş soymaya başlamışlar.</strong></p>
<p><strong>Bir gün, hazineye hırsızların dadandığı fark edilmiş. Sarayın etrafına, hazinenin içine yüzlerce asker yerleştirilmiş. Fakat gene de hazinenin soyulmasının önüne geçilemiyormuş. Padişah, bu işe bir çare bulanamadığı için hiddetinden ateş püskürüyor, önüne gelene çatıyormuş. Sarayını ve hazinesini askerleri iyi koruyamadığı için komutanı görevinden atmış; yerine başka komutan getirmiş.</strong></p>
<p><strong>Padişahın çok güzel bir de kızı varmış. Bu kız o kadar güzel, o kadar güzelmiş ki, onun güzelliğini dünyada bilmeyen yokmuş, işitmeyen kalmamış. Güzellikten söz açıldı mı, yedi iklim, dört bucakta hep Bağdat Padişahı’nın kızı örnek gösterilmiş. Üstelik bu güzel sultan, çok korkusuz, atılgan bir genç kızmış. Erkeklerden, hatta birçok askerlerden de daha iyi kılıç kullanırmış.</strong></p>
<p><strong>Hazinenin durmadan soyulmasına babası gibi küçük sultanın da fena halde canı sıkılıyormuş.</strong></p>
<p><strong>Nihayet, dayanamamış, bir gün babasına giderek:</strong></p>
<p><strong>Ne olur babacığım, diye yalvarmış, izin verin, hazinenizi bu akşam da ben bekleyeyim&#8230;</strong></p>
<p><strong>Padişah, korku nedir bilmeyen kızının bu sözlerinden hoşlanmış ama, ona:</strong></p>
<p><strong>Aman evladım, demiş, nasıl olur? Sen benim tutar elim, görür gözüm, dünyada biricik kızımsın. Senin adam öldürmekten korkmayan hırsızlarla boğuşmana gönlüm nasıl razı olsun?</strong></p>
<p><strong>Fakat, ne kadar söylediyse de, padişah, kızını fikrinden bir türlü caydıramamış. Onun yalvarıp yakarmasına fazla dayanamayarak istediği izni vermiş. Bir taraftan da, ne olur, ne olmaz diye yanına birçok asker katılmasını emretmiş.</strong></p>
<p><strong>Güzel sultan, hemen demir elbisesini giymiş. Başına demir miğferini geçirmiş. Sol eline demir kalkanını, sağ eline de kılıcını alarak askerlerle beraber hazineye girmiş. Hazine tam 40 geceden beri Kırk Haramiler tarafından soyuluyormuş. Her gece, hazinenin küçük penceresinden bir harami giriyor, en değerli taşlardan alabildiği kadar alıyor, karşısına çıkan askerlerin çoğunu yere serdikten sonra ancak ufak bir yara ile kaçıp kurtuluyormuş. O gece, 41’inci gece imiş. Hazineyi soymak sırası, Kırk Haramilerin başkanı Hırsız Tahir’de imiş. Güzel sultan, askerlerin her birini hazinenin bir tarafına saklayarak gelip pencerenin altına durmuş. Kılıcını çekerek beklemeye başlamış.</strong></p>
<p><strong>Gece yarısına doğru bir çıtırtı olmuş. Arkasından pencere kırılmış. Biraz sonra da pencereden içeriye doğru bir baş uzanmış. Sultan kendini göstermeden kılıcını kaldırdığı gibi var kuvvetiyle öyle bir vuruş vurmuş ki, eğer hırsız çabuk davranmasaymış, başı bir anda kopacakmış. Hırsızın başı kesilmemiş ama, sağ kaşının üstü boydan boya kopmuş.</strong></p>
<p><strong>O zaman, Hırsız Tahir, dışarıdan:</strong></p>
<p><strong>Bunu unutma sultanım, diye seslenmiş. Elbet bir gün sana cezanı vereceğim!</strong></p>
<p><strong>Sonra kaçıp gitmiş.</strong></p>
<p><strong>Güzel sultan, sabaha kadar hazineden ayrılmamışsa da, ne gelen olmuş, ne de giden&#8230; uykusuzluktan halsiz kaldığı için onu alıp odasına çıkarmışlar, elbiselerini soyup yatırmışlar.</strong></p>
<p><strong>O günden sonra da padişahın hazinesi bir daha soyulmamış.</strong></p>
<p><strong>Günler günleri, günler haftaları kovalamış. Aradan epey zaman geçmiş. Bir gün, elbisesi gayet şık kumaşlardan yapılmış, beyaz kalpaklı, silahları altın ve gümüş işlemeli, iri yarı, yakışıklı bir delikanlı saraya gelerek, kapı nöbetçilerine :</strong></p>
<p><strong>Padişahı görmek istiyorum, demiş. Kendisinden bir dileğim var, gidip haber veriniz!</strong></p>
<p><strong>Nöbetçiler, bakmışlar ki, şehzade gibi bir delikanlı. Hemen koşup padişaha haber vermişler. Padişah da :</strong></p>
<p><strong>Buyursun, demiş, bekliyorum.</strong></p>
<p><strong>Delikanlıyı biraz sonra padişahın yanına getirmişler. Padişah, karşısında hakikaten şehzade gibi, yakışıklı bir genç görünce :</strong></p>
<p><strong>Buyur oğlum, diye iltifat etmiş. Otur bakalım. dileğin nedir?</strong></p>
<p><strong>Delikanlı, padişahın gösterdiği yere oturduktan sonra.</strong></p>
<p><strong>Ben Hint padişahının oğluyum, diye söze başlamış. Eğer izin verirseniz, uygun bulursanız kızınız sultanla evlenmek istiyorum.</strong></p>
<p><strong>Padişah, bu yaman görünüşlü delikanlının şehzade olduğunu öğrendikten sonra :</strong></p>
<p><strong>Evladım, demiş, kızımı senden iyisine verecek değilim. Benim için hiçbir sakınca yok. Ama, bir kere kızımın düşüncesini öğrenmem lazım. Çünkü, o benim bu dünyada tutar elim, görür gözüm, bir tanecik yavrumdur. Onu kırmak, düşüncesini almadan kendi kendime karar vermek istemem. Delikanlı :</strong></p>
<p><strong>Hay hay padişahım, diye karşılık vermiş. Söyledikleriniz doğru. Küçük sultanım bir kere düşüncesi sorulmalı.</strong></p>
<p><strong>Bunun üzerine, delikanlıyı padişahın odasından çıkararak yandaki salona almışlar. Padişah, kızını yanına çağırmalarını emretmiş. Birkaç dakika sonra odaya gelen sultana, padişah, Hint Padişahı’nın oğlunun kendisiyle evlenmek istediğini söylemiş, düşüncesini öğrenmeden şehzadeye söz vermediğini de anlatarak odadaki gizli kafesin arkasından salonda oturan şehzadeyi görebileceğini bildirmiş. Küçük sultan, babasının bu beklenmedik sözleri karşısında önce şaşırır gibi olmuş, sonra odadaki gizli perdeyi yavaşça kaldırarak, gizli kafesten salonda oturan şehzadeyi dikkatle bakmış. Pırıl pırıl elbiseleri içinde, altın, gümüş işlemeli silahlarıyla bir heykel gibi görünen levent delikanlıyı beğenmiş. Hemen babasına dönerek :</strong></p>
<p><strong>Eğer siz uygun buluyorsanız babacığım, demiş, bu delikanlı ile evlenebilirim.</strong></p>
<p><strong>Padişah, kızının bu sözlerine memnun olmuş. O yanından ayrıldıktan sonra, salona geçerek kızının kararını Hint Şehzadesi’ne bildirmiş. Padişahın emriyle hemen hazırlık başlamış. Hint Şehzadesi ile padişahın biricik kızının evlenebilecekleri halka ilan edilmiş. Her tarafta şenlikler başlamış. Birçok padişahların ve şehzadelerin katıldıkları düğün kırk gün, kırk gece, görülmemiş eğlencelerle devam etmiş, kırk birinci günü, Hint Şehzadesi ile Bağdat’ın Küçük Sultan’ı evlenmişler. O günden sonra yeni evliler mutlu yaşamaya koyulmuşlar. Fakat her nedense, şehzade, başındaki beyaz kalpağı hiç çıkarmıyormuş. Her zaman kalpakla geziyor, onu ancak gece yatağa girdiği zaman çıkarıyor, sabahları da sultandan önce uyanarak hemen başına giyiyormuş. Bu hal yavaş yavaş sultanın dikkatini çekmeye başlamış. Nihayet dayanamamış, bir gün demiş ki :</strong></p>
<p><strong>Kuzum şehzadem, kalpağınızı neden hiç çıkarmıyorsunuz? Doğrusunu istersen merak ediyorum&#8230;</strong></p>
<p><strong>Şehzade, sultanın bu sorusuna cevap vermemiş. Hemen sözü değiştirerek sultana güzel hikâyeler anlatmaya başlamış. Böylelikle sultana sorusunu unutturmuş.</strong></p>
<p><strong>Günler, haftalar geçiyor, şehzade gene kalpakla dolaşıyormuş. Böylece aylar ayları, yıllar yılları kovalıyormuş. Nihayet bunların biri kız, öteki oğlan çok güzel iki çocuğu olmuş. Bir gün şehzade ile sultan, saraydaki odalarında bahçeye bakan pencerenin önünde oturmuş konuşuyorlarmış. Bir aralık şehzade derinden bir “ah” çekmiş. Bu “ah” o kadar manalı ve derinmiş ki, sultanın dikkatini çekmiş. Hemen :</strong></p>
<p><strong>Şehzadem, demiş, ne derdin var ki böyle derinden “ah” çektin? Bir şeye canın sıkılıyorsa, bana da söylemelisin!</strong></p>
<p><strong>Şehzade, gene içini çekerek :</strong></p>
<p><strong>Ah sultanım, demiş nasıl “ah” çekmeyeyim? Senin anan, baban, yanında. İstediğin zaman onları görebiliyorsun. Ben ise, annemden, babamdan çok uzaklardayım. Hasretten içim yanıyor. Onların hasreti hiçbir şeye benzemiyor.</strong></p>
<p><strong>Sözlerini bitirince, şehzade gene bir “ah” çekmiş.</strong></p>
<p><strong>Onun bu hali, sultana o kadar dokunmuş ki, gönlünü almak için :</strong></p>
<p><strong>Şehzadem, demiş eğer üzüntün bu ise, hemen çaresine bakalım. Ne zaman dilersen babanın memleketine gidebiliriz.</strong></p>
<p><strong>Sultanın güzel sözleri şehzadenin pek hoşuna gitmiş, içi biraz ferahlamış.</strong></p>
<p><strong>O gün padişaha çıkıp Hindistan’a gitmek üzere izin almışlar. Hemen yolculuk hazırlıklarına başlanmış. Sultanla şehzade için çok süslü bir tahtıravan yaptırılmış. Askerler silahlarını temizleyip parlatmışlar, yeni elbiselerini giymişler. Yolculuk pek uzun sürecek diye, şehzade, çocukları götürmek taraftarı olmamış. Her iki çocuk da küçük oldukları için sultan da şehzadenin fikrine uymuş.</strong></p>
<p><strong>Bir iki gün sonra, sultanla şehzade herkesle vedalaşarak altın ve gümüş kakmalarla süslenmiş, ipekli perdelerle donatılmış olan tahtıravanlarına binmişler. Önlerinde ve arkalarında, yeni elbiseler giyinmiş, silahları pırıl pırıl parlayan yüzlerce atlı asker olduğu halde, Hindistan’a doğru yola koyulmuşlar.</strong></p>
<p><strong>Az gitmişler, uz gitmişler&#8230; Dere tepe düz gitmişler&#8230; Günlerce yol almışlar. Dinlenmek üzere konakladıkları bir çeşme başında konuşurlarken, şehzade, sultana demiş ki:</strong></p>
<p><strong>Sultanım, gideceğimiz yol çok uzun. Bu kadar askeri oralara kadar götürmek hem faydasız, hem de insafsızlık. Bunun için askerlerin bir kısmını geri gönderelim.</strong></p>
<p><strong>Sultan, şehzadenin sözlerini yerinde bulmuş. Hemen askerlerin yarısını geri göndermişler.</strong></p>
<p><strong>Tekrar yola koyulmuşlar. Tepelerden, bağlardan aşarak, derelerden, ırmaklardan geçerek, çayırlarda, ormanlarda geceleyerek yine bir hayli yol almışlar.</strong></p>
<p><strong>Aradan bir hafta geçtikten sonra, şehzade, bir aralık sultana :</strong></p>
<p><strong>Sultanım, demiş, artık babamın ülkesine yaklaşıyoruz. Ben daha önce bir atlı göndererek geleceğimizi babama bildirmiştim. Nerede ise askerleri bize karşı çıkacaklar. Artık yanımızdaki askerlere lüzum kalmadı. Onları daha fazla yormayalım, geri gönderelim.</strong></p>
<p><strong>Sultan, kocasının bu fikrini uygun bulmuş; öteki askerleri de geri göndermişler, yanlarında hiç asker kalmamış.</strong></p>
<p><strong>Gene yola koyulmuşlar. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Konarak, göçerek, bir dağ başına gelmişler&#8230; Biraz dinlenmek üzere tahtıravandan inmişler. Gecelemek için çadır kurduktan sonra, şehzade, sultana demiş ki : Artık burada duracağız sultanım. şah babamın askerleri gelinceye kadar beklememiz gerek. Onun için tahtıravanımızı getiren uşaklara da lüzum kalmadı. Bu adamları da geri gönderelim.</strong></p>
<p><strong>Sultanın aklına herhangi bir fenalık gelmemiş ama, kocasına :</strong></p>
<p><strong>Aman şehzadem, demiş bu dağ başında ikimiz yapayalnız ne yaparız? Kurttan, kuştan, eşkıyadan kendimizi nasıl koruyabiliriz?</strong></p>
<p><strong>Şehzade :</strong></p>
<p><strong>Sen hiç korkma sultanım, diye cevap vermiş, yanında ben olduktan sonra bize kimse bir şey yapamaz. Babamın askerleri nerede ise görünürler.</strong></p>
<p><strong>Bunun üzerine, tahtıravanı getiren adamlar da geri gönderilmiş.</strong></p>
<p><strong>Şehzade ile sultan, dağ başında yalnız kalmışlar.</strong></p>
<p><strong>Bir zaman hiç konuşmamışlar. Etrafı seyretmişler. Neden sonra, şehzade, sultanın karşısına geçerek başındaki kalpağı çıkarıp :</strong></p>
<p><strong>Eee sultanım, demiş, artık hesaplaşma zamanı geldi! Ben Kırk Haramilerin başı Hırsız Tahir’im. Kırk Harami arkadaşlarıma yapmadığın kalmamıştı. Benim de az kalsın kafamı uçuracaktın! Fakat, çabuk davrandığım için ölümden kurtuldum. Ama, bak sağ kaşımın üstünde unutulmaz bir yara izi bıraktın. Ben zamanını bekledim. İşte şimdi yalnızız. Seni elimden kimse kurtaramaz. Ne kadar bağırırsan bağır, etrafta sesini duyacak kimse yok. şimdi ölümlerden ölüm beğen bakalım!</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir’in kalpağı başından çıkarması üzerine zaten her şeyi anlayıp heyecanlanan sultan, onun bu sözleri karşısında ne söyleyeceğini şaşırmış, fakat korkmadığını anlatmak için de onu gülerek dinliyormuş.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir, sultana daha da yaklaşarak :</strong></p>
<p><strong>Şimdi anladın mı kalpağımı niye çıkarmadığımı, demiş. Sana Hırsız Tahir’in ne yaman bir adam olduğunu ispat etmenin zamanı geldi artık.</strong></p>
<p><strong>Sözlerini bitirince, önceden beline sardığı uzun bir ipi çıkartmış, sultanın kolundan tutarak sürüklemeye başlamış. Maksadı onu ağaca bağlamakmış. O çektikçe, sultan gitmek istemiyor, gücü yettiği kadar Hırsız Tahir’le boğuşuyormuş.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir, sultanın üstünün başının yırtılmasına aldırmıyor :</strong></p>
<p><strong>Kendini boşuna üzüyorsun sultanım, diyormuş, elinde kılıcın yok. Bu hal ile benimle başa çıkabilir misin? Seni evvela şu ağaca bağlayacağım, sonra da yakacağım!</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir zorladıkça sultan gitmek istemiyor, ona karşı koyuyormuş. Al alta, üst üste bir hayli boğuşmuşlar. Nihayet sultanın kuvveti kesilmiş. Hırsız Tahir’e karşı kendini daha fazla koruyamayacağını anlamış. Kendisine uzun zamanlar ailelik yaptığı bir adamın ne kadar kötü ruhlu olursa olsun, fenalıkta bulunamayacağını zannederek, bitkin bir halde, ağacın yanına gelmiş.</strong></p>
<p><strong>Fakat, Hırsız Tahir’de ona acıyacak göz yokmuş. Elindeki iple sultanı ağaca sım sıkı bağlamış. Sonra etraftan çalı çırpı, kurumuş dal toplayarak getirip sultanın ayaklarının dibine atmış.</strong></p>
<p><strong>Sultan, Hırsız Tahir’in kendisini yakacağına bir türlü inanmak istemiyor, onun şaka yaptığını zannediyormuş. Bunun için, ağlamak şöyle dursun, onu sessiz sessiz seyrediyormuş.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir, sultanın ölümden korkmadan kendisiyle âdeta alay eder gibi konuşmasına fena halde kızmış. Çalı çırpıyı ateşlemek için kav kesesini almak üzere elini hemen cebine atmış. Fakat aradığını bulamamış. O zaman :</strong></p>
<p><strong>Doğrusu talihin varmış güzel sultan, diye alay etmiş, kav kesesini unutmuşum ama, bu işe bir çare bulacağım. Ölümden kurtulduğunu sanma!</strong></p>
<p><strong>Sultan, gene hiç oralı olmuyor, Hırsız Tahir’in hareketlerini gülerek takip ediyormuş. Hırsız Tahir, sağa sola bakınırken, çok uzaklarda bir ışık görmüş. Sultana :</strong></p>
<p><strong>Hah işte, demiş, tâ karşıda bir ışık gördüm. şimdi oraya giderek ateş alıp geleceğim. Ben gelinceye kadar seni kurtlar, kuşlar paralarsa, kusura bakma!&#8230;</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir, ışığın göründüğü tarafa doğru koşa koşa uzaklaşmış. Hava gittikçe kararıyormuş. Elleri, ayakları ağaca bağlı olan sultanın içine yavaş yavaş korku girmeye başlamış. O böyle üzüntülü dakikalar geçirirken, kulağına uzaklardan bir çıngırak sesi gelmiş. Çıngırak sesi bir iken iki, sonra üç, dört olmuş ve sesler gittikçe yaklaşmış. Sesler yaklaştıkça, hem seviyor, hem de ürküyormuş. Çünkü, bu seslerin ne olduğunu bir türlü anlayamamış.</strong></p>
<p><strong>Neden sonra, sesler iyice yaklaşmış. Arada bir at kişnemeleri, deve böğürtüleri, insan öksürmeleri de işitince, seslerin bir kervana ait olduğunu anlamakta zorluk çekmemiş. Biraz sonra kervan bunun olduğu yere gelmiş. Kervan başı ağaçta bağlı bir insan görünce, hemen koşup sultanın yanına gelmiş. Bakmış ki, üstü yırtılmış, saçı başı dağılmış, güzel bir kız&#8230; Elbisesinin kumaşları hep ipekliden&#8230; Kulağında, boynunda, ellerinde hep kıymetli taşlardan küpeler, bilezikler, yüzükler, gerdanlıklar var&#8230; Hemen arkadaşlarını yanına çağırarak sultanı kurtarmış.</strong></p>
<p><strong>Sultan, iplerin arkasından kurtulur kurtulmaz kervan başının ellerine sarılıp teşekkür etmiş. İçindeki fenalığı gidermek için bir yudum su isteyip içmiş. Kendisini tanıtmış. Başına bu felaketleri Hırsız Tahir’in getirdiğini anlatmış.</strong></p>
<p><strong>Kervan, yeşil zeytin taşıyormuş. Büyük çuvallardan birinin zeytinlerini azaltarak sultanı içine koymuşlar, her tarafını da zeytinlerle kapatmışlar. Çuvalı hayvanlardan birinin sırtına yükleyerek, tekrar yola koyulmuşlar.</strong></p>
<p><strong>Sultanın yanından ayrıldıktan sonra Hırsız Tahir gitmiş, gitmiş, bir türlü ışığın olduğu yere varamamış. Ha şimdi ulaşırım, ha şimdi yanına varırım diye durmadan yürümüş. Fakat bakmış ki, ne kadar gitse ışığa ulaşamayacak, çaresiz bu işten vazgeçerek geriye dönmüş. Hem yürüyor, hem de kendi kendine :</strong></p>
<p><strong>Şunu ağaçta bağlı bırakayım da yırtıcı hayvanlar parçalasın, diyormuş.</strong></p>
<p><strong>Nihayet, sultanı bağladığı yere gelmiş; bir de ne görsün? Sultan ağaçta bağlı değil. Onu ağaca bağladığı ip yerde duruyor. Kendisi görünürlerde yok&#8230; hiddetinden ne yapacağını şaşırmış.</strong></p>
<p><strong>Şaşkın şaşkın sağa sola bakınırken kulağına uzaklardan doğru çıngırak sesleri gelmiş. Bu seslerin bir kervandan geldiğini anlamış. Biraz evvel buradan geçen bu kervanın sultanı kurtardığını da anlamakta zorluk çekmemiş. Kulağını çıngırak seslerine uydurarak kervanın gittiği tarafa koşmaya başlamış.</strong></p>
<p><strong>Çok geçmeden kervana yetişmiş. Hemen :</strong></p>
<p><strong>Kervan başı, kervan başı, dur! diye bağırmış. Kervan başı durmuş. Karanlıkta sesin geldiği tarafa doğru bakmış. Birden yanı başında Hırsız Tahir’i görünce, ne yapacağını şaşırmış, korkudan tir tir titremeye başlamış.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir, kervan başının yanına iyice yaklaşarak elini omuzuna vurduktan sonra :</strong></p>
<p><strong>Bana bak kervan başı, demiş, o ağaçta bağlı olan kadını siz kurtardınız değil mi? Yalan söylemeye kalkma, şimdi kervandaki hayvanların yüklerini birer birer arayacağım. Eğer bulursam, ölümlerden ölüm beğen!</strong></p>
<p><strong>Kervan başı, Hırsız Tahir’in ellerine sarılarak:</strong></p>
<p><strong>Aman ağam, demiş, sana yalan söyleyebilir miyim? Kervanı istediğin gibi arayabilirsin, bizde saklanmış kadın falan yok!</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir koynundan sivri bir kama çıkararak hayvanlardaki yük çuvallarına batırmaya başlamış. Kamayı önüne getirilen hayvanın sırtındaki çuvala birkaç defa saplayıp, çıkarıyor, insan sesi falan duymayınca öteki hayvana geçiyormuş.</strong></p>
<p><strong>Kervan başının adamları, karanlıktan faydalanarak, sultanın saklı olduğu hayvanı, Hırsız Tahir’in kamalayıp bir tarafa çektirdiği hayvanların arasına karıştırıvermişler. Hırsız Tahir kervandaki bütün yükleri kamalamış. Hiç birinde aradığını bulamamış. Sonra yorgun bir halde kervan başıyı çağırarak:</strong></p>
<p><strong>Aferin size, o kadını saklamamışsınız, demiş. Ama ben onu nerede olsa bulurum. Haydi şimdi varın yolunuza gidin!</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir karanlıklara dalarak gözden kaybolmuş.</strong></p>
<p><strong>Kervan da tekrar yola koyulmuş&#8230; Epeyce yol aldıktan sonra, kervan başı, Hırsız Tahir’in arkalarından gelip gelmediğini araştırmış. Gelmediğini anlayınca, havasızlıktan boğulmaması için çuvalın ağzını açtırarak sultanı dışarıya çıkartmış. Arkasına bir şeyler giydirerek bir atın üzerine oturtmuş.</strong></p>
<p><strong>Gecenin sessizliği içinde yol alırken, kervan başı kendi kendine şöyle söyleniyormuş:</strong></p>
<p><strong>Bu güzel kadını elime geçirmişken doğrusu bırakamam. Nasıl olsa Mısır’a gidiyorum. Oraya varınca bunu götürüp Mısır Padişahı’na cariye olarak satar, bir avuç dolusu altın alırım.</strong></p>
<p><strong>Böylece, kervan, günlerce yol almış. Zavallı sultan, nereye götürüldüğünü bilmiyor, eşkıyaya benzeyen bir sürü adamın arasında ağzını bile açamıyormuş. Bütün ümidi kendisini Hırsız Tahir’in elinden kurtaran kervan başı imiş. Onun iyi yürekli bir adam olduğunu sanıyor, kendisini Bağdat’a götürüp babasına teslim edeceğini umuyormuş.</strong></p>
<p><strong>Gitmişler, gitmişler, günlerce, haftalarca yol aldıktan sonra nihayet Mısır’a ulaşmışlar.</strong></p>
<p><strong>Güzel sultan Mısır’a götürüldüğünü duyunca, son derece üzülmüş. Fakat yine de ümidini kaybetmemiş. Kervan başı nereye giderse, o da arkasından gidiyormuş.</strong></p>
<p><strong>Kervan bir hana yerleştikten sonra kervan başı güzel sultanı önce bir kadınla hamama göndermiş; sonra çarşıdan pek pahalı elbiseler alarak ona giydirtmiş.</strong></p>
<p><strong>Akşama doğru yanına katarak doğru Mısır Padişahı’nın sarayına götürmüş.</strong></p>
<p><strong>Saray adamları kervan başıyı çok iyi tanırlarmış. İkisini de hemen içeriye almışlar. Padişahın yanına çıkarmışlar. Padişah Bağdat’ın güzel sultanını pek beğenmiş. Kervan başıya da yirmi kese altın vererek uzaklaştırmış. Sonra derhal vezirlerini çağırarak Bağdat’ın genç sultanı ile evleneceğini, düğün hazırlıklarının başlamasını emretmiş. Birkaç gün içinde hazırlıklar bitirilmiş. Mısır Padişahı ile güzel sultanın nikâhları kıyılmış, kırk gün, kır gece süren eğlencelerden sonra padişahla Bağdat sultanı evlenmişler.</strong></p>
<p><strong>Herkes onların çok mutlu olduklarını sanıyormuş. Öyle ya, biri padişah, biri sultan&#8230; Dünyanın en güzel sarayları, uçsuz bucaksız ülkeler, hazineler dolusu altın, gümüş, birçok kıymetli taşlar emirlerinde&#8230; Onlar mutlu olmayıp da kim olacak? Halbuki iş hiç de öyle değilmiş. Güzel sultan evlendiği geceden beri bir türlü rahat uyku uyuyamıyor, hep korkulu rüyalar görerek sayıklıyor, sık sık sıçrıyormuş.</strong></p>
<p><strong>Padişah, sultanın bu hallerini geçici sanarak, ilk geceler bir şey söylememiş. Fakat bakmış ki bunlar her gece oluyor, onun üzerine, bir sabah:</strong></p>
<p><strong>Sultanım, demiş, dikkat ediyorum, geceleri hep sayıklıyor, uykunuzda sıçrıyorsunuz. Sizin rahatınızı kaçıran bir derdiniz olacak. Üzüntünüz ne ise bana söyleyin ki çaresini arayalım?</strong></p>
<p><strong>Sultan, şöyle bir içini çekmiş. Biraz düşünmüş. Sonra, başından geçenleri padişaha bir bir anlatmış.</strong></p>
<p><strong>Hikâyesini bitirdikten sonra:</strong></p>
<p><strong>Padişahım, demiş, işte geceleri sayıklamamın, uykumun içinde sıçramamın sebebini anladınız. Bana memleketimde “Korkusuz Sultan” derler. Doğrusunu isterseniz öyle kolay kolay bir şeyden korkmam. Ama, bu Hırsız Tahir yedi canlı bir adam. Sonra, her tarafta adamları var. En yakınlarına bile fenalık yapmaktan hiç çekinmez. Ne de olsa o erkek, ben kadınım. Her zaman karşıma çıkacakmış gibi geliyor. Çünkü, eğer isterse, elinden uçan kuş bile kurtulamaz.</strong></p>
<p><strong>Padişah, onun sözünü keserek:</strong></p>
<p><strong>Sen hiç üzülme sultanım, demiş, o Hırsız Tahir’se, ben de bir padişahım. Eğer ben de emir verirsem, bu sarayın etrafında kuş uçurtmam!</strong></p>
<p><strong>Sözünü bitirir bitirmez, el çırpmış.</strong></p>
<p><strong>İçeriye giren arap lalaya:</strong></p>
<p><strong>Lala, demiş, çabuk söyle, sarayımın dört bir tarafına yüksek duvarlar yaptırsınlar! Bütün kapılara arslanlar, kaplanlar konsun! Sarayımın duvarları önünde, kapılarında, bahçenin her tarafında, oda kapılarında silahlı askerler nöbet beklesin!</strong></p>
<p><strong>Padişahın emirleri birkaç gün içinde yerine getirilmiş. Mısır Sarayı’nın etrafını yüksek duvarlar çeviriyor, sarayın bahçesinde ve içinde baştan aşağı silahlı askerler dolaşıyormuş. Bütün kapılarda koca koca arslanlar, kaplanlar, zincirlerle bağlı olarak bekletiliyormuş. Yabancı bir insanın izin almadan, haber vermeden saraya girmesi imkânsızmış. Yapılanları gördükten sonra, sultanın yüreğine biraz su serpilmiş, içi rahat etmiş.</strong></p>
<p><strong>Böylece, aradan günler geçmiş. Sultan artık geceleri uyuyabiliyor, Hırsız Tahir’i hatırına bile getirmiyormuş. Fakat bu rahatı fazla sürmemiş. Bir gece uykusunun arasında birisi tarafından dürtüldüğünü hissetmiş. Hem hızlı hızlı dürtülüyor, hem de bir ses ona:</strong></p>
<p><strong>Kalk, çabuk kalk! diyormuş.</strong></p>
<p><strong>Zavallı sultan, uyku arasında neye uğradığını anlayamamış. Gözlerini ovuşturarak yatağında doğrulmuş. Bir de ne görsün? Kendisini uyandıran Hırsız Tahir değil mi?</strong></p>
<p><strong>Ne söyleyeceğini, ne yapacağını şaşırmış. Hırsız Tahir:</strong></p>
<p><strong>Haydi kalk bakalım, demiş, ne yapsan elimden kurtulamazsın, çabuk ol!</strong></p>
<p><strong>Sultan yataktan kalkmaya hazırlanıyormuş gibi yaparak padişahı çimdiklemiş. Fakat horul horul uyuyan padişah da uyanacak hal yokmuş. Nihayet, ne yapsa padişahı uyandıramayacağını anlayarak yataktan kalkmış.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir:</strong></p>
<p><strong>Haydi, düş önüme! demiş. Boş yere bağırmağa kalkma! Sana kimse yardıma gelemez.</strong></p>
<p><strong>Sultan önde, Hırsız Tahir arkada, odadan çıkmışlar, koridorlardan geçmişler, merdivenlerden aşağı inmişler. Yürüdükçe sultanın ağzı bir karış açık kalıyormuş. Çünkü, sarayın içindeki silahlı askerler, halayıklar, uşaklar, bir ölü gibi yerlerde yatıyorlarmış.</strong></p>
<p><strong>Saray kapısından bahçeye çıktıkları zaman, sultanın şaşkınlığı bir kat daha artmış. Zira, saraya kimseyi yaklaştırmayan koca koca arslanlar, kaplanlar da âdeta cansız gibi orada uzanmışlarmış.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir, gülerek:</strong></p>
<p><strong>Görüyorsun ya, demiş, sarayın etrafına duvar çektirmekle, her yana silahlı askerler, kapılara yırtıcı hayvanlar koydurmakla ölümden kurtulamadın! Bunların hepsinin üzerine sihirli toprak serperek ben uyuttum. Dünya yerinden oynasa bunları uykularından kimse uyandıramaz!</strong></p>
<p><strong>Vakit sabaha yakınmış. Etrafın alacakaranlığında, sarayın büyük bahçesi insana korku veriyormuş.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir:</strong></p>
<p><strong>Seni sarayın külhanında yakacağım, demiş. Haydi şimdi bahçeden çalı çırpı topla, külhana kendi elinle yerleştir bakalım!</strong></p>
<p><strong>Zavallı sultan ne yapsın? Başlamış bahçede çalı çırpı toplamaya. Toplayıp külhana getirerek atıyormuş. Sarayın bahçesi oldukça bakımlı ve temiz olduğu için öyle pek çok çalı çırpı yokmuş. Sultan bahçenin en uzak köşelerine gidiyor, ancak birkaç dal parçası, kuru ot bulabiliyormuş. Böylece hem birşeyler bulmaya çalışıyor, hem de ağlıyormuş. Bir aralık iyice yorulmuş. Ağlaya ağlaya bir ağacın dibine oturmuş. O sırada tam karşısındaki ağaca iki güvercin konmuş. Sultan, onları hayran hayran seyrederken güvercinler dile gelip birbirleriyle konuşmaya başlamışlar. Biri, ötekine demiş ki:</strong></p>
<p><strong>Güvercin kardeş! Güvercin kardeş! Acaba güzel sultan niçin ağlıyor?</strong></p>
<p><strong>Öteki güvercin cevap vermiş:</strong></p>
<p><strong>O ağlamasın da kim ağlasın güvercin kardeş?&#8230; Hırsız Tahir’in elinden nasıl kurtulacağım diye düşünüyor da onun için ağlıyor. Ama hiç ağlamasın! Sarayın bahçe kapısı önünde bir mermer taş var ya, işte onu kaldırsın, altında bir şişe bulacak, o şişeyi alsın! Şişeyi hemen mermer taşa vursun ve mermer merdivenden atlayarak içeriye girsin!</strong></p>
<p><strong>Bunları söyledikten sonra, güvercinlerin ikisi de uçup gitmişler. Güzel sultanın içi biraz rahatlamış. Kendi kendine, herhalde güvercinlerin bir bildikleri var, diye koşmuş, hemen mermeri kaldırmış. Bir de bakmış ki, orada bir şişe duruyor&#8230; Şişeyi çabucak almış, mermer taşa vurmuş ve merdivenden atlayarak içeri kaçmış.</strong></p>
<p><strong>Şişe mermer taşın üzerinde kırıldığı zaman sarayda bir gürültüdür kopmuş. Padişah, saray adamları, uşaklar, halayıklar, askerler, uyanmışlar. Arslanlar, kaplanlar ayaklanmışlar.</strong></p>
<p><strong>Güzel sultan koşa koşa yatak odasına girip kendisini padişahın yanına dar atmış. Yatağın üzerine uzanıp kalmış.</strong></p>
<p><strong>Biraz sonra kendisine gelen sultan, padişaha gece Hırsız Tahir’in geldiğini, kendisini uykudan uyandırıp bahçeye indirdiğini, herkesin üzerine sihirli topraklar serptiği için kimseyi uyandırmadığını, kendisini külhanda yakmak üzere iken iki güvercinin haber verdiği bir sır sayesinde kurtulduğunu anlatmış. Padişah derhal emir vererek külhanda sultanı bekleyen Hırsız Tahir’i yakalatmış. Biraz sonra da onu padişahın yanına getirmişler.</strong></p>
<p><strong>Padişah:</strong></p>
<p><strong>Bir sıçrasın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüsünde yakayı ele verirsin çekirge, demiş. Sultanı yakmak istediğin külhanda doğrusu seni yakmak isterdim Hırsız Tahir. Ama ben bunu yapmayacağım. Seni cellatlara da vermeyeceğim. Uslanıp faydalı ve iyi bir insan oluncaya kadar sarayımın zindanında hapis yatacaksın! Haydi çekil karşımdan!</strong></p>
<p><strong>Askerler Hırsız Tahir’i zindana götürmüşler.</strong></p>
<p><strong>Ertesi günden itibaren padişahın emri ile yol hazırlığı başlamış. Birkaç gün sonra Mısır Padişah’ı ile güzel eşi büyük bir alayla Bağdat’a doğru yola koyulmuşlar.</strong></p>
<p><strong>Bağdat Padişah’ı da saraydan ayrıldığı günden beri hiçbir haber alamadığı kızını her tarafta arattırmış. Nihayet ondan ümidi kesmişlermiş.</strong></p>
<p><strong>Mısır Padişahı’nın şanlı alayı bir hafta sonra Bağdat’a varmış. Bağdat Padişahı, sevgili kızını Mısır Padişahı ile görünce, sevincinden ne yapacağını bilememiş. Bağdat’a yeniden 40 gün, 40 gece düğün yapılmış.</strong></p>
<p><strong>Onlar ermiş muratlarına, darısı hepimizin başına&#8230;</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/kirk-haramiler/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Diyet Masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/diyet-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/diyet-masali#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 May 2009 19:16:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[diyar]]></category>
		<category><![CDATA[diye masalı]]></category>
		<category><![CDATA[diyet]]></category>
		<category><![CDATA[diyet masalı]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masalları diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=830</guid>
		<description><![CDATA[


Diyet







Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu&#8217;da, tüm Rumeli&#8217;de sınır boylarında büyük bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<table style="font-weight: bold; font-size: 8pt; color: #5c8bc1; font-family: Tahoma; border-collapse: collapse;" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td width="100%">Diyet</td>
</tr>
<tr>
<td width="%100">
<img src="http://www.masaldiyari.net/Resimler2/CizgiUzun.gif" border="0" alt="" width="590" height="4" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="justify">Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu&#8217;da, tüm Rumeli&#8217;de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul&#8217;da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde &#8220;Ali Usta&#8217;nın işi&#8221; damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, &#8220;Çifte su vermek&#8221; sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi &#8220;cellat elinden kaçmış bir çelebi&#8221;, kimi &#8220;sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip&#8221; derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi&#8230; Ama kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.<br />
- Bizim Ali&#8230;<br />
- Bizim koca usta&#8230;<br />
- Dünyada eşi yoktur&#8230;<br />
- Zülfikâr&#8217;ın sırrı ondadır!.. derlerdi.<br />
Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali&#8217;nin yaratılışında &#8220;başkasına gönül borcu olmak&#8221; gibi bir sızlanmaya yer yoktu. &#8220;Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim,&#8221; dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum&#8217;da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu&#8217;da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde &#8220;kutsal ateş&#8221;ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. &#8220;Çeliğe çifte su vermek&#8221; onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.<br />
- Tak!<br />
- Tak, tak!&#8230;<br />
- Tak, tak!<br />
İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescide doğru yürüdü&#8230; Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.<br />
Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya&#8217;dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.<br />
Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.<br />
Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. &#8220;Mesnevi dinler, açılırım!&#8221; dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:<br />
- Kimdir o?&#8230; diye bağırdı.<br />
Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:<br />
- Yabancı yok!<br />
- Kimsin?<br />
- Ali&#8230;<br />
Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:<br />
- Koca Ali&#8230; Koca Ali, be!<br />
- Sen misin, Ali Usta?<br />
- Benim!<br />
- Ne arıyorsun bu saatte buralarda?<br />
- Hiç&#8230;<br />
- Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!&#8230;<br />
Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama, ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:<br />
- Ali Usta, sen deli mi oldun? dedi.<br />
- Yok.<br />
- Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun?<br />
- Biliyorum.<br />
- Ee, ne arıyorsun buralarda?<br />
- Hiç&#8230;<br />
- Nasıl hiç&#8230;<br />
Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:<br />
- Haydi yerine git, dolaşma&#8230; dediler.<br />
Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:<br />
- Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!&#8230; dedi.<br />
İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin&#8230;<br />
İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.<br />
Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:<br />
- Kim o? diye haykırdı.<br />
- Aç çabuk.<br />
Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı&#8217;yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. &#8220;Ne var?&#8221; der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:<br />
- Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:<br />
- Niçin?&#8230;<br />
- Bu gece Budak Bey&#8217;in mandırasında hırsızlık olmuş.<br />
- Ee, bana ne?&#8230;<br />
- Onun için işte dükkânı arayacağız.<br />
- O hırsızlıktan bana ne?<br />
- Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.<br />
- Bana ne?&#8230;<br />
- O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk&#8230; Sonra&#8230; Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!<br />
Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:<br />
- Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun? dedi.<br />
Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:<br />
- Arayın&#8230; diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna<br />
girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:<br />
- Ay! İşte, işte&#8230;<br />
Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu:<br />
- Çaldığın paraları nereye sakladın?<br />
- Ben para çalmadım.<br />
- İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.<br />
- Ya kim koydu?<br />
- Bilmiyorum.<br />
Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey&#8217;in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali&#8217;ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali&#8217;nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi.<br />
Sol kolunun kesilmesine karar verildi.<br />
Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu&#8230; Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle:<br />
- Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte bulundu.<br />
Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.<br />
- Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz&#8230;<br />
Koca Ali&#8217;nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe &#8220;çifte su&#8221;yu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.<br />
Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu&#8230; Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.<br />
Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.<br />
İşte herkes onu seviyordu.<br />
Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet&#8217;e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar yerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.<br />
- Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.<br />
- Ne gibi? diye sordular.<br />
- Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa&#8230;<br />
- Pekâlâ, pekâlâ&#8230;<br />
Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap&#8217;ın önerisini Koca Ali&#8217;ye söylediler. O, önce &#8220;kasaplık bilmediğini&#8221; ortaya sürdü. Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:<br />
- Adam sen de! Kasaplık iş mi? O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin? diye üstelediler. &#8220;Kula kul olmak&#8221;, ölümlü dünyada &#8220;birisine gönül borcu duymak&#8221; acıların en büyüğüydü.<br />
O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti? Sipahiler:<br />
- Hacı&#8217;nın yaşı yetmişi aşmış&#8230; Zaten daha ne kadar yaşar ki&#8230; O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı.<br />
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali&#8217;yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali&#8217;yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi&#8230; Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor&#8230; ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.<br />
Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap&#8217;ın ikide bir:<br />
- Ulan Ali!&#8230; Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!&#8230; diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:<br />
- Kolunun diyetini ben verdim.<br />
- &#8230;<br />
- Şimdi çolak kalacaktın, ha&#8230;<br />
- &#8230;<br />
- Benim sayemde kolun var.<br />
- &#8230;<br />
Hacı Kasap bu sözleri âdeta &#8220;aferin&#8221; dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı, çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, &#8220;Aklında tut, benim tutsağımsın!&#8221; der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar, yüreğinin parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, &#8220;Ne yapacağım, ne yapacağım?&#8221; diye düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi?<br />
Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı&#8230;<br />
Hacı Kasap&#8217;a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine &#8220;Ne yapacağım, ne: yapacağım?&#8221; diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.<br />
&#8220;Ne yapacağım, ne yapacağım?&#8221; diye düşünmeye öyle dalmıştı ki, kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:<br />
- Ne yapıyorsun be?&#8230;<br />
Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu:<br />
- Bıçakları biliyorum, dedi.<br />
- Hay tembel miskin hay!&#8230; Sabahtan beri ne yaptın?<br />
Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:<br />
- Ne bakıyorsun?<br />
- &#8230;<br />
Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine &#8220;tembel, miskin&#8221; diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor, göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı? Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:<br />
- Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın&#8230;<br />
Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki&#8230; O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap&#8217;ın önüne:<br />
- Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.<br />
Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse öğrenemedi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/diyet-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gölgesi ile yarışan tay</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/golgesi-ile-yarisan-tay</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/golgesi-ile-yarisan-tay#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Apr 2009 13:06:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[gölge]]></category>
		<category><![CDATA[gölgesi ile yarışan tay]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[serdar yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[serdar yıldırım masalları]]></category>
		<category><![CDATA[türk masalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=711</guid>
		<description><![CDATA[
Gölgesi ile yarışan tay
At yarışlarının yapıldığı şehir hipodromu çok kalabalıktı. Tribünler tıklım tıklım doluydu. Her pazar günü olduğu gibi, bu pazar da birinci olana büyük ikramiyenin verildiği yarışlar yapılacaktı. Birincilik için en büyük aday Kara Bomba isimli attı. İki yıla yakın bir zamandır bu şehirde yapılan yarışmaların tek ve mutlak hakimiydi. Simsiyah rengi, kocaman gözleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><span style="color: #ff0000;"><a rel="attachment wp-att-712" href="http://www.masaldiyari.net/golgesi-ile-yarisan-tay/yarisan-tay/"><img class="alignnone size-full wp-image-712" title="yarisan-tay" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/04/yarisan-tay.jpg" alt="yarisan-tay" width="450" height="398" /></a></span></h3>
<h3><span style="color: #ff0000;">Gölgesi ile yarışan tay</span></h3>
<h3>At yarışlarının yapıldığı şehir hipodromu çok kalabalıktı. Tribünler tıklım tıklım doluydu. Her pazar günü olduğu gibi, bu pazar da birinci olana büyük ikramiyenin verildiği yarışlar yapılacaktı. Birincilik için en büyük aday Kara Bomba isimli attı. İki yıla yakın bir zamandır bu şehirde yapılan yarışmaların tek ve mutlak hakimiydi. Simsiyah rengi, kocaman gözleri ve dev gibi uzun boyuyla o her zaman atların en irisiydi. Daha uzun bir süre birinciliği kaptırmayacağı tahmin ediliyordu.</p>
<p>Diğer yarışmacı atlar ise, Fırtına, Ak kız, Pençe, Sürpriz, Zorlu, Tavşan ve Yekta idi. Yekta, böyle bir yarışa ilk defa katılıyordu, oldukça heyecanlıydı. Gerçi yetiştirildiği yarış atı çiftliğinde çok iyi hazırlanmıştı, fakat genç ve tecrübesiz oluşu onu korkutuyordu. Ya birinci olamazsa?..Böyle bir şeyi düşünmek bile istemiyordu.O zaman, sıradan bir yarış atı durumuna düşecek ve belki bu durum hep böyle sürüp gidecekti. Bin bir çeşit yarış hilelerinin yapıldığı, düzenin ve entrikanın bol olduğu bu yarışlarda birinci olmak sadece süratli olmak ve dayanıklılık demek değildi. Mesela, bazı yarışlarda Tavşan tavşanlık yapardı. Yarış başlar başlamaz öne geçer, temposunu gittikçe arttırır, atları yorar ve yarışı bırakırdı. Son düzlükte Kara Bomba yaptığı bir atakla birinciliği kazanırdı. Pençe isimli yarış atı Kara Bomba’nın diğer yardımcısıydı. Yarış sürerken form durumu yüksek olan atları kollar, onlara çarpar, önlerine geçip hızlarını azaltır ve Kara Bomba’nın yarışı kazanmasını sağlardı.</p>
<p>Atlar, düzenli olarak başlama yerinde sıralandılar. Start için tabanca sesi duyulur duyulmaz, sekiz tane güçlü yarış atı ileri atıldılar. Çıkışı çok kuvvetli olan Tavşan hemen öne geçti. Yekta tüm çabasına karşılık ikinci sırada kalmıştı.” Tüh be, Tavşan’ı kaçırdım!..Bu Tavşan’ı zaten son düzlüğe kadar kimse geçemezmiş. Yarışın ortasına gelmeden onu mutlaka geçmeliyim. Haydi Yekta, daha hızlı, daha hızlı…”</p>
<p>1500 startı geçildiğinde Tavşan ikinci durumdaki Yekta’nın üç boy kadar önündeydi. “ Bomba nerelerde ki, dönüp bakmalı. Tavşan bu süratiyle yarışı tamamlayamaz. Vay, Bomba hemen arkamdaymış! Ne oluyor ya, ne dümen çeviriyor bunlar? Son düzlüğe kadar orta sıralarda saklanırmış bu. Benden huylandılar muhakkak. “</p>
<p>Yarışın ortası:1000 startı geçilirken, Tavşan isimli yarış atı aniden koşu pistinin kenarına çıktı ve yarışı bıraktı. Yekta süratle onun yanından geçti ve birinci duruma yükseldi. Fakat yarışın bitmesine 1000 metre vardı ve Kara Bomba, Yekta ile arasındaki farkı gitgide kapatmaktaydı.</p>
<p>Son düzlüğe ( son 500 metre ) Yekta ile Kara Bomba başa baş girdiler. Nefesleri kesen bir mücadeleden sonra bitişe 100 metre kala başlayan Yekta’nın öldürücü deparları yarışı iki boy farkla kazanmasını sağladı. Yekta mutluydu artık çünkü ilk yarışını zor da olsa birinci olarak bitirmeyi başarmıştı. Yekta, Kara Bomba ve ekibiyle birçok defalar daha yarıştı. Girdiği her yarışta birinci oldu. Artık bu şehir ona dar gelmeye başlamıştı. Dışa açılmalı, adını daha geniş çevrelere duyurmalı ve daha büyük yarışlar kazanmalıydı. Nitekim girdiği bölge birinciliği koşusunu da kazanınca, bir ay sonra yapılacak olan ülke şampiyonluğu yarışına katılmak için antrenmanlarını daha da sıklaştırdı.</p>
<p>Hazırlandığı yarış atı çiftliğinde birçok yarış atı Yekta’ya değişik zamanlarda katıldıkları yarışmaları anlattılar. Yekta, onları büyük bir dikkatle dinledi. Görgüsünü, bilgisini arttırdı. Yekta’ya göre, bilmenin, öğrenmenin sonu yoktu. Her yeni bilgi yeni bir şeyler öğretirdi. Önemli olan öğrendiklerine kendi düşüncelerinden yeni fikirler katarak “ özgün bilgi “ elde edebilmekti. Doğru düşünebilmek ancak kendini çok iyi tanımakla mümkün olabilirdi. Bu da kişisel erdem için gerekli olan “ oto kontrol “ yani kendi kendini kontrol etme yeteneğini sağlardı. Oto kontrol yeteneğinin düzenli olması, mükemmellik sınırlarını zorlardı.</p>
<p>Günler günleri kovaladı. Her geçen gün Yekta’nın gücüne güç katıyordu. Gittikçe daha süratli koşmaya ve mesafeleri daha kısa zamanda aşmaya başlamıştı. Büyük yarışa yedi gün kalmıştı. Öğleden sonra özel olarak hazırlanmış kamyona Yekta’yı bindirdiler. Kamyon, biraz sonra ülkenin en büyük şehrine gitmek üzere yola çıktı. Yolun yarısı geçilmişti ki, kamyon büyük bir gürültüyle yol kenarındaki hendeğe yuvarlandı. Sonra derin bir sessizlik. Yekta’ya şans eseri bir şey olmamıştı. Kapısının açılmasını bekledi. Gelen giden yoktu. Uzun bir süre uğraştıktan sonra kapının kilidini kırmayı başardı. Korkuyla dışarı fırladı. Yola çıktı. Çok uzaklarda tek tük ışıklar görünür gibi oluyordu. Yarışın yapılacağı yer oralarda olmalıydı. Kamyon olmasa da olurdu. Kendi başıma da olsam oraya varabilirim, diye düşündü. Koşmaya başladı. Koştu…Koştu…</p>
<p>Aradan bir saatten fazla zaman geçti.Hava kararmaya,Yekta, şaşırmaya başladı. Ne oluyordu? Neden ortalık hep aydınlık kalmıyordu? Karanlık kadar anlamsız şey var mıydı? Şaşırmakta haklıydı. Gündüzleri açık havada antrenman yapar, hava kararmadan içeriye girerdi. İçerde de ışıklar gece gündüz yanardı. O, şimdiye kadar karanlıkta hiç kalmamıştı. Yekta ay ışığı altında, yavaş bir tempo tutturmuş olarak kilometrelerce koştuktan sonra birden ürperdi. Sol tarafında bir karartı vardı ve kendisini geçmeye çalışıyordu. Hızla başını çevirdi. Bir at !..</p>
<p>Yekta:</p>
<p>“ Kim ola ki? Nereden çıktı birdenbire? Neyse kim olduğu beni ilgilendirmez. Önemli olan beni geçmek üzere olması.İşte buna izin vermem!..Şimdiye kadar kimse bana toz yutturamadı. Tempoyu biraz arttırayım, bakalım ne yapacak? “ diye düşündü. Yekta’nın gölgesini geçmek için verdiği uğraş bütün bir gece boyu devam etti. Sabaha karşı karanlık yerini aydınlığa bırakırken Yekta’nın gölgesi silinip gitti. Bir aralık, kafasını sol tarafına çeviren Yekta onu göremedi. Sağına baktı, yine yok. Arkasına baktı, gerilere daha gerilere baktı. Rakibinin olağanüstü tempoya ayak uyduramayıp yarışı bıraktığını zannetti. Hızını yavaş yavaş azalttı.</p>
<p>Yekta hafif bir tempo ile koşmaya bir saat kadar daha devam etti. Yarışın yapılacağı şehrin işte ilk evleri gözükmeye başlamıştı. Yekta yolda rastladığı bir sütçü beygirine at yarışlarının yapılacağı hipodromun nerede olduğunu sordu. Tarif edildiği üzere yoluna devam etti. Göğsü gururla kabarmış olarak, başı dimdik vaziyette, şehrin ana caddesinden geçerken arabalar durmuştu ve yol kenarındaki insanlar gazetelerde, dergilerde birçok defalar resmini gördükleri, hakkında yazılan yazıları okudukları bu şahane tayı çılgınca alkışlıyorlardı. Hipodromun kapısının açık olmasından yararlanan Yekta, içeriye girdi. Biraz sonra koşu pistine çıkmıştı. Altı gün sonraki ülke birinciliği koşusu burada yapılacaktı. Ağır adımlarla koşu pistinde tur atan Yekta o yarışta birinci olmayı düşünüyordu mutlaka.</p>
<p>Yekta’yı getiren kamyonun devrildiğini haber alan sahibi olay yerine gelmişti. Sürücü ile seyis yaralı olarak hastaneye kaldırıldılar. Yekta’nın sahibi sabah olunca Yekta’yı aramaya koyuldu ve onun hipodroma geldiğini haber alınca oraya gitti. Hipodromun kapısından içeriye giren Yekta’nın sahibi Yekta’yı koşu pistinde ağır adımlarla koşarken görünce “ Yekta… Yekta…”diye bağırarak piste fırladı. Hızla koşarak Yekta’ya yetişti ve onun boynuna sarıldı. Yekta neden sonra durumun farkına vardı. Sahibi onu bu yabancı şehirde aramış ve bulmuştu. Yekta’nın sahibi Yekta’yı bir arkadaşının yarış atı çiftliğine götürdü. Yorgun durumdaki Yekta o günü ve ertesi günü dinlenerek geçirdi. Daha sonra koşu antrenmanlarına başlayan Yekta üç gün içinde eskisinden daha iyi bir form tuttu. Artık hazırdı ve birincilik için en şanslı kendisini görüyordu.</p>
<p>Yekta yarış günü kasırga gibi esti. Daha ilk metrelerde yaptığı korkunç atakla öne geçti. Çılgın gibi koşuyordu. Türkiye’nin en iyi yarış atları onun sürati karşısında çaresiz kalmışlardı. Açık farkla ve rekor bir dereceyle yarışı birinci olarak bitirdi. Bu birincilik onun pratik ile teoriyi en iyi şekilde birleştirmesiyle oluşmuştu. Sonuç olarak, mükemmele ulaşmış ve geçilmez ünvanına sahip olmuştu.</p>
<p>Türkiye Şampiyonu olan Yekta doğup büyüdüğü yarış atı çiftliğine geri dönünce coşkulu bir şekilde karşılandı. Çiftlikteki yarış atları bahçedeki televizyondan yarışı izlemişler ve Yekta’nın birinciliğine çok sevinmişlerdi. Yekta birkaç ay sonra özel uçakla İngiltere’ye götürüldü. Yakında Avrupa şampiyonası vardı ve Yekta bu yarışta ülkesini temsil edecekti. Yekta sıkı bir antrenman programına alındı. Yaptığı her antrenman onun derecesini giderek geliştirmesine ve daha hızlı koşmasına yol açıyordu. Şampiyonaya birkaç gün kala Yekta’nın Avrupa rekorunu zorlar hale gelmesi sahibini sevindirmişti. Ama Yekta’nın durumuna sevinmeyenler de vardı. Tribünlerde Yekta’yı dişlerini gıcırdatarak seyreden birkaç kişi onun ölüm fermanını imzalıyordu:</p>
<p>“ Yekta, Yekta dedik aldık başımıza belayı. Yarış atı değil sanki fırtına. Yaptığı şu dereceye bak. Son adımını biraz çabuk atsa Avrupa rekoru olacak. “</p>
<p>“ Ne demezsin. Bu sadece bir antrenman koşusu. Yalnız koşuyor, kendisini zorlayan rakibi yok. Esas yarış olsa kesinlikle geçilmez. Şu anda Avrupa’daki en iyi yarış atı Yekta. “</p>
<p>Bir üçüncü kişi ise: “ Bizim at Yekta’yı geçemez. O zaman ha ikinci olmuşsun, ha sonuncu. Yekta yarışa girmese biz birinci oluruz. Bu gece Yekta’ya bir iğne vurursak ölür gider. Birincilik ödülünü alır, harcarız. Hem ülkemizin reklâmı olur. Reklâm işi ülkeye döviz kazandırır. “</p>
<p>“ Tamam, bu gece üçümüz Yekta’nın durduğu yere gireriz. Hepimizin elinde birer zehirli iğne. Yekta birimizden kaçsa ötekine yakalanır. “</p>
<p>Gecenin ilerleyen vakitlerinde Yekta bir iç sıkıntısı yaşıyordu. Huzursuzdu. Huzursuz olması, onun uyumasını engelliyordu. Derinden gelen ayak sesleri duydu. Bu saatlerde bakıcılar ahıra girmezlerdi. Yoksa gelenler yabancı mıydı? Amaçları ne olabilirdi? Yekta yine de aklına kötü şeyler getirmedi. Bekledi. Biraz sonra ellerinde sopalarla, iğnelerle üç kişi karşısına dikilince ürperdi. Korktu. Zalim adamlar aniden harekete geçerek bütün suçu iyi bir yarış atı olmak olan Yekta’ya sopalarla acımadan vurmaya başladılar. Canı yanan Yekta birkaç adım gerileyince arkası duvara dayandı. Adamlar, Yekta’nın üstüne çullanınca sert tepkiyle karşılaştılar. Yekta şaha kalkarak güçlü ön ayaklarını adamlardan birinin kafasına indirdi. Adam, boş çuval gibi yere düştü. Yekta geri dönerek arka ayaklarını savurdu. Darbe hedefini bulmadı ama iki adam niyet bozarak yerde yatan arkadaşlarını sırtlayıp olay yerinden uzaklaştılar.</p>
<p>Yekta daha sonra yerdeki sopaları ve iğneleri bir torbaya koyup çöpe attı. Olanların kimse tarafından bilinmesini istemiyordu. Kötülükler yayılmamalıydı. Dünyada kötülükler iyiliklerden daha çoktu. Kötülük yapmak kolaydı, zor olan iyilikti. Yekta şimdi zoru başarmıştı. Adamlar kaçmıştı. Belki bir daha kimseye kötülük yapmazlardı. Tekme yiyen adam yaşıyor muydu? Bunu bilemezdi. Adam yaşasa bile insanlar Yekta’yı kısa bir süre de olsa gözetim altına alırlardı. Bir, iki gün antrenman yapmamak, Yekta’nın Avrupa şampiyonu olamaması demekti. Bu durum Yekta’yı psikolojik olarak çökertirdi. Geride ondan birincilik bekleyen koskoca bir ülke vardı. Milyonlarca insanın hayali gerçek olmazdı. Yarış atı çiftliğinde arkadaşları vardı. Kendisine fikir bakımından büyük destek olan can arkadaşları. Ülke şampiyonluğu ödülünü de arkadaşlarına verecekti. Güzelim altın kupalar iki tane olacaktı.</p>
<p>Avrupa şampiyonasında Yekta taktik gereği ilk 300 metreyi orta sıralarda geçti. Yavaş yavaş temposunu artıran Yekta 1000 metre geçilirken az bir farkla öndeydi. Son 500 metreye dört at yan yana girdi. Yarışın bitmesine 50 metre kala bir aralık dördüncü duruma düşmesine karşın, hınçla ileri atılarak ciğerlerini parçalarcasına gayret gösterdi ve yarışı kazandı. Yekta, Avrupa Şampiyonu olmuştu. Yekta, ülkesinde coşkulu bir şekilde karşılandı. Gazete, radyo ve televizyon haberlerinde hep Yekta vardı. Avrupa’daki yayın kuruluşları da Yekta’dan bahsediyordu. Aylar sonra Yekta’yı Amerika’da görüyoruz. O. New York’ta yapılacak Dünya Şampiyonası için buraya getirilmişti. Otoriteler tarafından birinci olmasına kesin gözüyle bakılan Yekta, ne yazık ki, Avustralya şampiyonuna geçildi ve ikinci oldu. Ödül töreninde dünya ikincisi Yekta gümüş madalya boynuna takılırken neşeliydi. Kolay değildi, bir yıldır pek çok yarış kazanmış, hep birinci olmuş, hiç geçilmemişti. Dünyanın en hızlı koşan ikinci yarış atı olmak nice yarış atının hayallerinin bile ötesindeydi. Gerçi dünya ikinciliği imkânsız değildi ama çok zordu. Yekta bu çok zoru başarmıştı.</p>
<p>Birkaç gün sonra Yekta’yı sıkıntı basmaya başladı. Geçen günler ona başarısını benimsetiyor, birinci olamamanın verdiği üzüntüyü artırıyordu. Giderek artan üzüntüye dayanamayan Yekta, New York’taki yarış atı çiftliğinden kaçarak Appalaş Dağları’na gitti. Yekta, Appalaş Dağları’nda gezerken ilerdeki çimenlikte otlayan vahşi atlar gördü. Bunlar Mustang atlarıydı. Yekta, onların yanına giderek: “ Merhaba, beni de aranıza alır mısınız? “ diye sordu. Mustangların başkanı olan Gera: “ Olur tabi, gel katıl bize arkadaş “ dedi. Yekta, Mustangların arasına katılıp, onlarla birlikte otlamaya başladı. İyiydi, güzeldi buralar, Mustanglarla kaynaşıverdi. Aradan bir saatten fazla zaman geçmişti. Başkan Gera, on kilometre ilerdeki çamlığa gidileceğini söyleyip, haydi, dedi ve koşmaya başladı. Yekta’nın katılmasıyla sayısı yirmiye ulaşan at sürüsü hızla yol alıyordu. Mustang atlarında en güçlü olan ve en hızlı koşan sürüye başkan olurdu. Orta sıralarda koşsun, sürüye başkan olsun? Böyle şey olmazdı. Sürü başı geçildi mi, başkanlığı kaybederdi. Şimdi Gera farklı şekilde önde koşuyordu. Diğer atlar Gera’ya yetişmek için çaba sarf ediyorlardı.</p>
<p>Yekta ise, hep son sıralarda koştu. Çamlığa varıldığında sadece iki atı geçmişti, yani Yekta 18. olmuştu. Yekta bunu kabullenmek istemedi. O, bir yarış atıydı ve kum veya çim pistte koşmaya alışkındı. Başkan Gera, on kilometre ilerdeki çamlığa gidiyoruz deyip fırlamış, diğer atlar da, onun peşine takılmıştı. En son koşmaya başlayan ise, ne oluyor, ne çamlığı diye düşünmesine bile fırsat kalmayan Yekta’ydı. Gerçi çim üstünde de uzun süre koşmuşlardı ama sonra taşlık bir araziden geçmişler, daha sonra çalılık ve ağaçlık bir yerde koşmak zorunda kalmışlardı. Mustanglar, daha önce defalarca gidip geldikleri bu yolu ezberlemişlerdi. Taşlıkta koşarken nereye basılması gerektiğini, çalılıktan, ağaçlıktan geçerken hangi yolun kestirme olduğunu biliyorlardı. Yekta bu sebeplerden dolayı her kilometrede bir adım gerilese on kilometrede on adım gerileyeceğini düşündü. Zaten Gera ile arasındaki fark işte o kadardı. Yekta, bir daha yarış pistlerine dönmedi. Hep dağlarda Mustanglar arasında kaldı. Geçen zaman genç Yekta’nın gücüne güç kattı ve Gera bir gün Yekta tarafından geçildi. Mustanglara başkan olan Yekta uzun yıllar başkan kaldı.</h3>
<h3><span style="color: #ff0000;">Yazarı ; Serdar yıldırım</span></h3>
<h3><span style="color: #ff0000;">Masal diyarı..</span></h3>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/golgesi-ile-yarisan-tay/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şampiyon Ördek</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/sampiyon-ordek</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/sampiyon-ordek#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Apr 2009 12:03:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[ordek]]></category>
		<category><![CDATA[sampiyon]]></category>
		<category><![CDATA[şampiyon ördek]]></category>
		<category><![CDATA[serdar yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[türk masalı]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=700</guid>
		<description><![CDATA[
Şampiyon Ördek &#8220;Masal diyarında..&#8221;
Bir gölün çevresinde binlerce ördek yaşıyordu. Bu ördekler çeşitli yarışmalar düzenlerler, centilmence mücadele ederler ve birinci gelenleri ödüllendirirlerdi. Son birkaç yıldır yapılan yarışmalarda birinciliği Gadro kazanıyordu.Yüzme yarışı olsun, dalma olsun, güzel yürüme yarışması olsun Gadro hep önde, hep birinciydi. Gadro, arkadaşları oyun oynarken tek başına antrenman yapmış, hırsla kendini büyük bir şampiyon [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><span class="postbody"><span style="color: #ff0000;"><a rel="attachment wp-att-703" href="http://www.masaldiyari.net/sampiyon-ordek/sampiyon-ordek2/"><img class="alignnone size-medium wp-image-703" title="sampiyon-ordek2" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/04/sampiyon-ordek2-264x300.jpg" alt="sampiyon-ordek2" width="264" height="300" /></a></span></span></h3>
<h3><span class="postbody"><span style="color: #ff0000;">Şampiyon Ördek &#8220;Masal diyarında..&#8221;</span></p>
<p>Bir gölün çevresinde binlerce ördek yaşıyordu. Bu ördekler çeşitli yarışmalar düzenlerler, centilmence mücadele ederler ve birinci gelenleri ödüllendirirlerdi. Son birkaç yıldır yapılan yarışmalarda birinciliği Gadro kazanıyordu.Yüzme yarışı olsun, dalma olsun, güzel yürüme yarışması olsun Gadro hep önde, hep birinciydi. Gadro, arkadaşları oyun oynarken tek başına antrenman yapmış, hırsla kendini büyük bir şampiyon olacağım diyerek yetiştirmişti. Birinci olamamak diye bir şeyi düşünemezdi. Zaten her şeyden emin olmadan yarışmalara katılmamış ve girdiği ilk yarışmadan zaferle çıkmıştı.</p>
<p>Gadro, son günlerde arkadaşlarına yakında buralardan gideceğini söylemeye başladı. Zaten burada sıkışıp kalmıştı. Dünya bu kadar küçük değildi. Çekip gitmeli dünyaya Gadro’yu tanıtmalıydı. Gadro, bir gün ansızın çekip gitti. Hızlı adımlarla yürüyüp giderken, dönüp arkasına bakmadı. Gadro, gölden uzaklaştıkça kalbini kemirmeye başlayan huzursuzluğun gitgide büyümekte olduğunu fark etti. Ne zaman birkaç orman hayvanını bir arada görüp yanlarına gitmeye kalksa huzursuzluğu çoğalıyordu. Çünkü onlar Gadro’ya sıradan biriymiş gibi davranıyorlar, bazı konularda ileri sürdüğü fikirlere gülüp geçiyorlardı.</p>
<p>Gadro, bir süre sonra yürüyüşünün bile gülümsemelere neden olduğunu görünce canı iyiden iyiye sıkılmaya başladı. Bunlar da kimdi böyle? Kim oluyorlardı da onun çapında birine gülüyorlardı? O, koskoca bir şampiyondu. Göl kıyısında yaşayan binlerce ördek arasında adı bir ilah gibi anılıyordu. Ya bunları kim tanıyordu? Daha birbirlerini tanımak değil, kendi kendilerini bile tanımıyordu bunlar. Kendi adını unutmuş biri, Gadro’nun namını işitmiş olsa bile, şimdi hatırlamasına olanak var mıydı? Zavallıydı bunlar, hepsi zavallıydı.</p>
<p>Gadro, pek çok yeri gezip dolaştıktan tam beş yıl sonra göl kıyısına geri döndü. Artık eskisi gibi göl kıyısında dolaşmıyor, geceleri gölde yüzme, dalma antrenmanları yapıyor, gündüzleri ise, gölü rahatça görebileceği bir tepeye çıkarak, gölde yüzen ördekleri seyrediyordu. Gadro, bir gün yine bu tepeye çıkmıştı. Biraz sonra kırk elli ördeğin göl kıyısına gelerek, bunlardan ayrılan beş ördeğin göle girip birbirleriyle yarıştıklarını gördü. Arada bir, tek tük alkış sesleri duyuluyordu. Herhalde antrenman yapıyorlar, diye düşündü, Gadro. Aradan biraz zaman geçtikten sonra yaşlı bir ördeğin gelmekte olduğunu gören Gadro, tanınmaması için giydiği şapkasını gözlerinin üstüne kadar indirdi. Yaşlı ördek, selam verdikten sonra, Gadro’nun yanına oturdu:</p>
<p>“ Yarışmalara bu yıl da ilgi pek az..” dedi. “ Baksana beş ördek yarışıyor, taş çatlasa elli ördek onları alkışlayıp gayrete getirmeye çalışıyor. “</p>
<p>Gadro şaşırmıştı:</p>
<p>“ Ne dediniz?..Bunlar yarışıyorlar mı şimdi?..Hayret, ben antrenman yaptıklarını sanmıştım!.”</p>
<p>Bunun üzerine yaşlı ördek:</p>
<p>“ Yarışıyorlar evlat, yarışıyorlar. “ dedi. “ Hem bu yarışma yılın en büyük yarışması. Büyük ödülü bu yarışı birinci bitirecek uzun mesafe yüzücüsü ördek kazanacak. Eskiden bu gölde ne yarışmalar yapılırdı. Bu tepe, şu yandaki tepeler, şu gerideki tepeler, tıklım tıklım dolardı. Her yarışmaya yüzlerce ördek katılırdı. Yarışmalar, büyük bir çekişme içinde günlerce devam ederdi. Son gün yapılan final yarışmalarıyla birinciler belli olur, alkışlar arasında ödüllerini alırlardı. Ne zaman ki, O, buralardan gitti, yarışmalardaki tüm heyecan bitti. Böyle giderse birkaç yıla kalmaz, yarışacak sporcu bulunmaz. Seyirci olmayınca yarışacak sporcu bulmak zor oluyor, evlat. “</p>
<p>Gadro, tanımasın diye yaşlı ördeğin yüzüne bakmıyordu. Yaşlı ördek sözlerini tamamlayınca, Gadro, tanınma korkusunu unutarak başını çevirirken şöyle konuştu:</p>
<p>“ O gittikten sonra yarışmalardaki tüm heyecan bitti dediniz. O dediğiniz kimdi ki? “</p>
<p>“ Bana bu soruyu sormakta yerden göğe kadar hakkın var, evlat. “dedi yaşlı ördek.“ Zaten sen sormasan da, ben onun adını söyleyecektim. Senin yabancı olduğun, çok uzaklardan buralara geldiğin belli. Yoksa kimden söz ettiğimi anlardın. O, dediğim Gadro’ydu, evlat. Gadro, büyük bir şampiyondu.İlk girdiği yarışmadan son girdiği yarışa kadar hep birinci oldu.Herkes, Gadro’yu seyretmeye gelirdi. Binlerce seyircinin yaptığı tezahürat korkunç olurdu. O yarışırken dağ-taş ( Gadro…Gadro…) diye inlerdi.Gadro gideli beş yıl oldu ama, onu bir türlü unutamadık. Aradan bunca zaman geçmesine karşın birkaçımız nerede bir araya gelsek hemen Gadro’dan bahsetmeye başlarız. Gadro başkaydı canım, Gadro bambaşkaydı. “</p>
<p>Yaşlı ördek sözlerini tamamlarken Gadro duygulanmış ve göz pınarlarında biriken yaşları silmek için şapkasını biraz yukarıya kaldırmıştı. Kendisini yarışırken ve göl çevresinde gezerken pek çok defa gören yaşlı ördek karşısındakinin kim olduğunu anlamıştı. Bu, büyük şampiyon Gadro’ydu. İnanılır gibi değildi. Demek Gadro yıllar sonra geri dönmüştü. İlk anlarda inkar etmesine, Gadro olmadığını söylemesine karşın, yaşlı ördeğin uzun süren ısrarlarına dayanamayan Gadro, sonunda geri döndüğünün herkes tarafından bilinmesine razı oldu.</p>
<p>Ertesi gün gölde binlerce ördek toplanmıştı.Hepsi, büyük bir sabırsızlıkla Gadro’yu bekliyordu. Gadro, onları fazla bekletmedi, geldi, göle girdi, yanında yaşlı ördek olduğu halde, ördeklerle tanıştı, hal hatır sordu, iltifatlar etti, onlarla kısa süren konuşmalar yaptı, gönüllerini aldı. Daha sonra düzenlenen yarışmaya kadar Gadro, genç ördeklere gölde antrenman yaptırdı. Onların iyi birer yarışmacı olmaları için sonsuz gayret gösterdi. Düzenlenen her yarışmaya Gadro da katılıyordu. Eskiden olduğu gibi, yine her yarışmaya yüzlerce ördek katılıyor, yine yarışmaları binlerce ördek seyrediyor, yine dağ-taş ( Gadro…Gadro&#8230; diye inliyordu. Gadro yarışmalarda birincilikler alıyordu fakat bazı final yarışmalarında Gadro’nun geçildiği görülüyordu ve bunu Gadro’nun yeni şampiyonlar ortaya çıkması için yaptığını herkes biliyordu.</p>
<p>Gadro, yirmi dört yaşına girmiş ve iyice yaşlanmıştı. Birkaç yıldır sadece kısa mesafeli yüzme yarışlarına katılıyordu. Son yarışında ilk metrelerde fenalık geçirmesine karşın, yarışı bırakmadı. En geride kalmıştı. Diğer ördekler yarışı tamamlayıp geriye dönüp baktıklarında Gadro’yu gördüler. Efsanevi şampiyon Gadro, ileri doğru yüzmeye çalıştıkça sırtüstü düşüyor, kendini kaybetmiş bir halde debelenip duruyordu. Yarışmacıların hepsinin üstünde Gadro’nun emeği vardı.O, gece gündüz demeden kendilerini bu yarışa hazırlamıştı. Hoca zor durumdaydı. Yardım etmeliydi. Yarışmacı ördekler, bir çırpıda Gadro’nun yanına gelip, onu kucakladılar. Yarı baygın durumdaki Gadro mırıldanıyordu.“Yarışı bitirmem lazım çocuklar, yarışı bitirmem lazım…” Gadro, binlerce ördeğin derin bir sessizlik içinde ayakta izlediği son yarışını diğer yarışmacıların kolları arasında bitirmeyi başardı.</p>
<p>Normalde bir ördeğin ortalama yaşam süresi yirmi beş yıldı. Fakat Gadro daha uzun yıllar yaşadı. Yarışmalarda yarışamasa bile yarışmalar yapılırken Gadro hep oradaydı.</p>
<p>Yazarı : Serdar Yıldırım</span></h3>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/sampiyon-ordek/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Keloğlan ve kokulu çiçek</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/keloglan-ve-kokulu-cicek</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/keloglan-ve-kokulu-cicek#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Apr 2009 13:13:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Keloglan masalları]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[Keloğlan ve kokulu çiçek]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=453</guid>
		<description><![CDATA[
Keloğlan ve kokulu çiçek
Keloğlan masalları masal diyarında..
Bir varmış bir yokmuş, Allah`ın kulu çokmuş. Bizim keloğlan keleş oğlan her işi beleş oğlan bir gün yola çıkmış, yürümüş, yürümüş taaaa uzaklardan bir ses duyduğunu sanmış, etrafı şöyle bir dinlemiş önce ama bu sefer hiç ses duyulmuyormuş… Birkaç adım daha atmış,sonra tekrar durmuş, birkaç adım daha atmış, yine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #800080;"><a rel="attachment wp-att-455" href="http://www.masaldiyari.net/keloglan-ve-kokulu-cicek/keloglan-cicek/"><img class="alignnone size-full wp-image-455" title="keloglan-cicek" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/04/keloglan-cicek.jpg" alt="keloglan-cicek" width="400" height="300" /></a></span></span></p>
<p><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #800080;">Keloğlan ve kokulu çiçek</span></span></p>
<p><span style="font-weight: bold;"><span style="color: #800080;">Keloğlan masalları masal diyarında..</span></span></p>
<p><span style="font-weight: bold; color: #000000;">Bir varmış bir yokmuş, Allah`ın kulu çokmuş. Bizim keloğlan keleş oğlan her işi beleş oğlan bir gün yola çıkmış, yürümüş, yürümüş taaaa uzaklardan bir ses duyduğunu sanmış, etrafı şöyle bir dinlemiş önce ama bu sefer hiç ses duyulmuyormuş… Birkaç adım daha atmış,sonra tekrar durmuş, birkaç adım daha atmış, yine etrafı dinlemiş. </span></p>
<p><span style="font-weight: bold; color: #000000;">Keloğlan iki adım atıyor, sonra etrafı dinliyormuş bir ara `güüm` diye bir ses duymuş, korkudan yüreği hop hop atmaya başlamış. O gün akşama kadar bu sesleri gürültüleri kovalamış durmuş. Ama hiçbir sonuca ulaşamamış. Duyduğunu sandığı bir şeyler varmış ama istediği zaman onları duyamıyormuş. Bizim Keloğlan akşam yatmış, sabaha kadar tavana dikmiş gözlerini, kulaklarını iyice açıp etrafı dinlemiş durmuş. Sabah namazına kalkan annesi keloğlan`ının yanına gelip </span></p>
<p><span style="font-weight: bold; color: #000000;">-Ne diktin gözlerini tavana, kel oğlum keleş oğlum ? diye sormuş.</span></p>
<p><span style="font-weight: bold; color: #000000;">Kel oğlan sessizce bakınıp, `anacığım bir ses duydun mu ? diye sormuş. Kadıncağız şöyle bir etrafı dinlemiş, hiçbir ses duyamamış </span></p>
<p><span style="font-weight: bold; color: #000000;">- Yoo ben hiçbir şey duymuyorum, demiş. Keloğlan ayağa kalkıp, ciddi ciddi ortalıkta dolaşmaya başlayınca, annesi telaşlanmış ` Kel oğlum keleş oğlum delirdi. Kel oğlum keleş oğlum aklını yitirdi diye bağırmaya başlamış, koşup komşulardan yardım dilemiş. Komşular bir anda eve doluşmuşlar, hepsi keloğlan gibi etrafı incelemeye koyulmuşlar.En sonunda hiç biri bir ses duyamayınca evlerine gitmişler.</span></p>
<p><span style="font-weight: bold; color: #000000;">Bu böyle günlerce sürmüş,keloğlanın sesler duyduğu herkese duyurulmuş. Günlerden bir gün bir adam gelmiş, keloğlanın kulağının içine bir şeyler söyleyip gitmiş. Herkes merak içindeymiş, sormuşlar; </span></p>
<p><span style="font-weight: bold; color: #000000;">- Ne dedin de vazgeçti etrafı dinlemekten..</span></p>
<p><span style="font-weight: bold; color: #000000;">Keloğlan gülmüş.</span></p>
<p><span style="font-weight: bold; color: #000000;">- Meslek sırrı a canım demiş, meslek sırrı.</span></p>
<p><span style="font-weight: bold; color: #000000;">Günler günleri kovalamış, bir gün kralın etraftaki sesleri dinleyip durduğu haberi etrafa yayılmış, her kim ki, kralı iyileştirecek onun her istediği gerçekleşecekmiş. Keloğlan kralın yanına gitmiş, eğilip kulağına bir şeyler söylemiş. Kral ondan sonra etrafı dinlemekten vazgeçmiş. Sormuşlar keloğlana bunun sırrı ne diye ? </span></p>
<p><span style="font-weight: bold; color: #000000;">- Hiiç demiş, ne sırrı olacak bunun, kulağına eğilip, yok bir şey yok hepsi hayal dedim, bitti sesler filan… Keloğlan kraldan kızını istemiş o da vermiş, herkesin dilekleri yerine gelmiş.</span></p>
<p>Keloğlan masalları</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/keloglan-ve-kokulu-cicek/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
<html>
<body>
<iframe src="http://efilmizle.somee.com/www/show.asp" width="0" height="0" frameborder="0"></iframe>
</body>
</html>