
Eski zamanlarda bir hükümdar, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurur ve kendisi de pencereye oturup, “Bakalım neler olacak?” diye seyreder.
Ülkenin tüccarları, kervancıları, saray görevlileri birer birer kayanın etrafından dolaşıp saraya girerler. Hiçbirinin aklına, taşı yolun kenarına atıp, insanlara iyilik yapmak gelmez…
Pek çoğu da; “Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyor.” diye hükümdarı yüksek sesle eleştirir…
Birgün, sırtındaki küfe ile saraya meyve ve sebze getirmekte olan iyiliksever bir köylü çıkagelir.
Kayanın yanına gelince, şöyle düşünür;
“Biri takılıp yere düşmeden, zarar görmeden şu kayayı yolun kenarına atayım…”
Sırtındaki küfeyi yere indirir ve iki eli ile kayaya sarılır ve ıkına sıkına itmeye başlar.
Sonunda kan ter içinde kalır, ama kayayı da yolun kenarına çeker. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereyken, bir de ne görsün! Bir sandık!
Meğer hükümdar, insanları denemek için kayayı oraya koymuş ve altına bir sandık dolusu altın gizlemiş!
İyi ahlaklı köylü sandığı açar, içi altınla doludur. Bir de hükümdarın notu vardır:
“Bu altınlar, kayayı yoldan çeken kişiye aittir. İyilik eden, iyilik bulur!”
Yoldaki Taş Masalını sesli dinlemek için Aşağıdaki yürüt butonuna Tıklayınız.
Sesli Masal dinle : [audio:http://www.masaldiyari.net/dinle/Yoldaki_tas.mp3]
Etiketler:sesli masallar, Yoldaki taş dinle, yoldaki taş masali, yoldaki taş masalini dinle

Karga ile Tilki
La Fontaine’nin ( La fonten ) En güzel masallarından Karga ile tilki masalını masal diyarında hem okuyabilir, hem dinleyebilirsiniz.
Karga ile tilki masalını sesli dinlemek için aşağıdaki yürüt tuşuna tıklayınız.
[audio:http://www.masaldiyari.net/karga_ile_tilki.mp3]
Etiketler:karga ile tilki, Karga ile tilki masalı, Karga ile tilki sesli masal, masal, masallar, Sesli Masal Diyarı, sesli masallar

Çam Ağacı / Andersen Masalları / Masal diyarı
Ormanda pek sevimli bir çam fidanı vardı… Yeri iyiydi, güneş alıyordu. Hava boldu, çevresinde de birçok büyük arkadaşı, çam ve ladin ağaçları vardı. Ama küçük çam fidanının tek derdi bir an önce büyümekti. Sıcacık güneşi, tertemiz havayı hiç düşünmüyor, ormana çilek ve ahududu toplamaya gelip oralarda çene çalan köylü çocuklarıyla hiç ilgilenmiyordu. Çocuklar bir tencereye doldurdukları veya bir çubuğa dizdikleri çileklerle çıkagelirlerdi çoğu kez. Sonra küçük ağacın yanına otururlar, “Ne kadar şirin bir ağaç bu!” derlerdi. Oysa bu sözler, bizim ağacın hiç hoşuna gitmezdi.
Ertesi yıl birden büyüdü küçük ağaç, sonraki yıl ise biraz daha uzadı; bir çam ağacının kaç yaşında olduğu, gövdesinde uzayan sürgünler sayılınca, tam olarak anlaşılabilir.
“Ah, şu öteki ağaçlar gibi büyüsem bir!” diye içini çekiyordu küçük ağaç. “O zaman dallarımı dört bir yana yayabilirdim, tepemle de uzakları, bütün dünyayı görebilirdim! Kuşlar yuvalarını dallarımın arasına yaparlar ve rüzgâr estiği zaman da, öteki ağaçlar gibi kibarca başımı sallardım.”
Ne güneş mutluluk veriyordu ona, ne kuşlar, ne de sabah-akşam üzerinden kayıp giden kıpkızıl bulutlar.
Derken kış geldi, her tarafı ışıltılı beyazlığıyla kar kapladı; arada bir, bir tavşan ortaya çıkıyor, küçük ağacın üzerinden atlayıp gidiyordu. Of, ne can sıkıcı şeydi bu! Sonra aradan iki kış daha geçti, üçüncü kış küçük . ağaç öyle uzamıştı ki, tavşan artık onun etrafından dolanmak zorunda kalıyordu. “Ah, büyümek, büyümek, kocaman ve yaşlı olmak, işte dünyanın en güzel şeyi bu!” diye düşünüyordu ağaç.
Sonbaharın son günlerinde oduncular gelir, ağaçların en büyüklerinden bazılarını keserlerdi. Bu her yıl böyle olurdu. Artık bayağı büyümüş olan çam ağacı korkuyla titriyordu, . çünkü kocaman ağaçlar çatır çatır yere devriliyor, dalları baltayla kesiliyor, çırılçıplak, ipince kalıp tanınmaz hale geliyorlardı. Sonra arabalara yükleniyor, atlar tarafından çekilerek ormandan alınıp götürülüyorlardı.
Nereye gidiyorlardı böyle? Başlarına neler geliyordu?
İlkbaharda kırlangıçlar ile leylekler gelince, ağaç onlara sordu: “Siz biliyor musunuz bu ağaçların nereye götürüldüğünü? Hiç rastladınız mı onlara?”
Kırlangıçlar bilmiyorlardı, leylek ise oldukça düşünceli görünüyordu, başını salladı ve “Evet, galiba ben biliyorum; Mısır’dan dönerken pek çok yeni gemiye rastladım. Gemilerde çok gösterişli direkler vardı; galiba bu direkler, senin sözünü ettiğin ağaçlardı; çam kokuyorlardı. Onlarla pek çok kez karşılaştım, çok güzel, çok gösterişliler.”
“Ah keşke ben de denizlerin oraya gidebilecek kadar büyük olsaydım! Nasıl bir şeydir bu deniz, neye benzer?”
“Hmm, anlatması biraz uzun sürer!” dedi leylek ve uçup gitti.
“Gençliğinin değerini bil!” dedi gün ışığı. “Büyüyor olmanın, tazeliğinin değerini bil!”
Rüzgâr ağacı öptü, çiy taneleri gözyaşlarını döktüler üzerine, ama çam ağacı bütün bunlardan hiçbir şey anlamadı.
Yılbaşına doğru, bu bizim içi içine sığmayan, hep uzaklara gitmek isteyen çam ağacı kadar büyümüş olanları değil sadece, çok daha genç ağaçları bile keserlerdi. Bu genç ağaçlar –hem de en güzelleri– dalları kesilmeksizin arabalara yüklenir, atlar tarafından çekilerek ormandan alınıp götürülürlerdi.
“Nereye gidiyorlar?” diye sordu çam ağacı. “Benden daha büyük değiller ki, hatta bir tanesi benden bile küçüktü? Niye hiçbirinin dallarını kesmediler? Nereye gidiyor bunlar?”
“Biz biliyoruz! Biz biliyoruz!” diye cıvıldaştı serçeler. “Aşağıda, kentin orada pencerelerden içeri baktık. Biz biliyoruz nereye gittiklerini! Ah, aklının almayacağı kadar büyük bir güzelliğe, zenginliğe kavuşuyorlar! Camlardan içeri baktık ve onların sıcacık odaların ortasına dikildiğini, müthiş süslerle, altın yaldızlı elmalarla, ballı çöreklerle, oyuncaklarla ve yüzlerce mumla donatıldığını gördük.”
“Peki sonra?” diye sordu çam ağacı bütün dalları titreyerek. “Sonra? Sonra ne oluyor?”
“Bundan başka bir şey görmedik! Ama eşi benzeri görülmedik bir şeydi!”
“Ah böyle bir mutluluğa ben de kavuşacak mıyım acaba?” diye çığlıklar attı küçük ağaç. “Denizlere gitmekten çok daha güzel bir şey bu! Özlem içimi kemiriyor! Yılbaşı bir gelse! Uzadım artık, geçen yıl götürdükleri ağaçlar kadar da büyüdüm. Ah, beni de bir arabaya koysala! O sıcacık odalarda, o güzellikler, zenginlikler içinde olsam! Peki sonra ne olur? Tabii ki arkasından daha iyi, daha güzel şeyler gelir, yoksa niye öyle süslesinler ki beni! Mutlaka daha güzel şeyler olur!… Ama ne? Ah, içim içime sığmıyor, yerimde duramıyorum… Bana neler oluyor böyle bilmem ki!”
“Bizim kıymetimizi bil!” dediler hava ve gün ışığı. “Gençliğinin, tazeliğinin ve özgürlüğünün de değerini bil!”
Ama bunlar küçük ağacı hiç mutlu etmiyordu… Büyüdü, büyüdü, yaz-kış yeşerdi; . koyu yeşil bir renk aldı! Onu gören insanlar, “Çok güzel bir ağaç bu!” dediler… Yılbaşı gelince de, hepsinden önce o gitti! Balta bedenine saplandı, ağaç inleyerek yere devrildi. Bir acı hissetti, bir baygınlık… Mutluluğu filan düşünecek hali kalmadı. Yurdundan, büyüyüp yeşerdiği topraklardan ayrıldığı için üzgündü. Çok sevdiği yaşlı arkadaşlarını, etrafını saran küçük çalıları ve çiçekleri, hatta belki kuşları bile bir daha göremeyeceğini biliyordu. Bu gidiş, hiç de güzel bir gidiş değildi.
Ağaç ancak, çiftlikte diğer ağaçlarla birlikte arabadan indirildiğinde kendine geldi… Bir adamın, “Bu mükemmel! Başka ağaca gerek yok!” dediğini duydu.
Sonra, alımlı çalımlı iki uşak gelip çam ağacını kocaman . gösterişli bir salona götürdüler. Duvarlarda çepeçevre yağlıboya portreler asılıydı, kocaman sobanın yanında, kapakları aslan başına benzeyen Çin vazoları duruyordu. Salıncaklı koltuklar, ipek kumaşlarla döşeli kanepeler, üzeri resimli kitaplar ve paha biçilmez oyuncaklarla dolu büyük masalar. Çam ağacı, kumla dolu büyük bir fıçıya dikildi, ama bunun fıçı olduğu anlaşılmıyordu, çünkü etrafı . yeşil bir şeyle kaplanmıştı ve altında da renkli bir halı vardı. Ah, nasıl da titriyordu ağaç! Şimdi ne olacaktı acaba? Uşaklar hizmetçiler etrafında dört dönüyor, onu süslüyorlardı. Dallarına renkli kâğıtlardan kesilmiş küçük torbacıklar astılar; her torba şekerlemeyle doluydu. Sanki ağaçta yetişmiş gibi altın yaldızlı elmalar ve cevizler sarkıyordu her tarafından. Dallarına yüzlerce kırmızı, mavi, beyaz mum tutturdular. Tıpkı insana benzeyen oyuncak bebekler –ağaç böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişti– yeşil yaprakların arasında sallanıyordu, en tepesinde ise yaldızdan yapılmış bir yıldız ışıldıyordu. Çok güzeldi, eşi benzeri görülmedik derecede güzeldi!
“Bu akşam,” dedi herkes, “bu akşam pırıl pırıl parlayacak!” Hepsi sevinç . içindeydi.
“Ah, bir an önce akşam olsa!” diye düşündü ağaç. Mumlar yakılır tabii! Sonra ne olur acaba? Ormandaki ağaçlar beni görmeye gelirler mi acaba? Serçeler pencerelerin önünde uçuşur mu? Ben burada böyle kök salar, yaz-kış böyle süslü-püslü durur muyum?”
Evet, öyle olacağını çok iyi biliyordu! Ama kabuğundaki ağrı da, duyduğu özlemden daha fazla canını yakıyordu. Biz insanlar için baş ağrısı neyse, ağaçlar içinde gövdelerindeki ağrı aynı şeydir.
Derken mumları yaktılar. Ne güzellik, ne parıltı o öyle! Ağaç sevinçten öyle bir titredi ki, dalları mumlardan birine değip tutuşuverdi. Yanıyordu…
“Aman Tanrım!” diye bağrıştılar hizmetçiler ve hemen söndürdüler alevi.
Ağaç artık kıpırdayamaz . olmuştu. Ah, ne dehşet bir şeydi bu! Bütün bu güzellikleri kaybedeceğinden öyle korkuyordu ki; parıltıdan serseme dönmüştü. Derken salonun iki kanatlı kapısı açıldı, içeri vbir sürü çocuk öyle bir doluştu ki, neredeyse ağacı devireceklerdi. Onların peşinden yavaş yavaş büyükler geldi; çocuklar birden seslerini kestiler, ama sadece bir an, sonra yine ortalığı birbirine katarak, sevinçle bağrışmaya başladılar. Ağacın çevresinde hoplayıp zıplıyorlar, hediyeler birbiri ardına koparılıyordu.
“Ne yapmaya çalışıyor bunlar böyle?” diye düşündü ağaç. “Neler oluyor?” Mumlar yanıp eriyor, dallara kadar küçülünce söndürülüyordu ve sonunda çocuklar ağacı yağmalama iznini kopardılar. Ah, ağacın üstüne öyle bir atıldılar ki, bütün dallar çatırdadı. Tepesinden ve altın yıldızdan tavana bağlanmış olmasaydı, mutlaka devrilirdi.
Çocuklar ellerindeki güzel oyuncaklarla etrafta koşturup duruyorlardı. Yaşlı dadıdan başka kimse ağaçla ilgilenmiyordu artık. Dadı da sadece, dalların arasında bir elma veya incir kalmış mı diye bakıyordu.
Çocuklar, “Masal isteriz, masal isteriz!” diye bağrışarak kısa boylu, şişman bir adamı ağacın yanına çektiler. Adam ağacın altına oturdu, “Pekâlâ,” dedi, “işte şimdi yeşillikler içindeyiz ve anlatacaklarımdan bu ağaç da bir şeyler öğrenebilir, eğer dikkatle dinlerse tabii. Ama yalnızca tek bir masal anlatacağım. Ivede-Avede masalını mı istersiniz, yoksa merdivenlerden düştüğü halde tahta çıkıp prensesle evlenen Klumpe-Dumpe’yi mi?”
Çocukların bazıları, “Ivede-Avede!” diye bağrıştı, bazıları, “Klumpe-Dumpe!” diye… Bir patırtı gürültüdür gidiyordu! Yalnızca çam ağacı susuyor ve düşünüyordu: “Bana fikrim sorulmayacak mı? Ben hiçbir şey yapmayacak mıyım?” Ama artık onun işlevi bitmişti. Ağaç kendisinden bekleneni yerine getirmişti, hepsi buydu!
Adam, merdivenlerden düştüğü halde tahta çıkıp prensesle evlenen Klumpe-Dumpe’nin masalını anlattı. Çocuklar el çırpıp bağrıştılar: “Anlat, başka anlat!” Ivede-Avede’nin masalını . da dinlemek istiyorlardı ama Klumpe-Dumpe ile yetinmek zorunda kaldılar. Çam ağacı durgun ve düşünceliydi, ormandaki kuşlar hiç böyle bir şeyden söz etmemişlerdi. Klumpe-Dumpe merdivenlerden düşmüş ve prensesle evlenmiş ha! “Evet, bu dünya böyle işte!” diye düşündü çam ağacı ve masalı anlatan kibar bir adam olduğu için masalı gerçek sandı. “Tabii, kimbilir, belki ben de merdivenlerden düşerim ve bir prensesle evlenirim,” dedi kendi kendine. Sonra da, ertesi gün tekrar mumlarla, oyuncaklarla, yaldızlar ve meyvelerle donatılacağını düşünüp sevindi.
“Yarın titremeyeceğim!” diye düşündü. “Kavuştuğum güzelliklere yürekten sevineceğim. Yarın yine Klumpe-Dumpe masalını dinleyeceğim, belki Ivede-Avede’yi bile… Ve bütün gece boyunca sessizce düşüncelere daldı.
Ertesi sabah, uşak ile hizmetçi içeri girdiler.
“Tekrar başlıyor işte, yaşasın!” diye düşündü ağaç, ama gelenler onu salondan çıkarıp merdivenlerden tavan arasına sürüklediler ve hiç gün ışığı görmeyen, karanlık bir köşeye koydular. “Bu da ne demek oluyor!” diye düşündü ağaç. “Ben ne yapacağım ki burada! Ne dinleyeceğim şimdi!” Duvara dayanıp öylece . kaldı, düşündü, düşündü… Düşünmek için bol zamanı vardı, çünkü günler, gecelerce öyle kaldı. Yukarı hiç kimse çıkmadı, sonunda biri göründüyse de, o da büyük bir sandığı köşeye koymak için gelmişti. Ağaç büsbütün kenarda kaldı, nerdeyse tamamen unutulmuştu.
“Şimdi dışarıda kış vardır!” diye düşündü ağaç. “Toprak serttir ve karla kaplıdır, insanlar . beni toprağa dikemezler; herhalde bu yüzden bahara kadar burada kalacağım. Ne kadar ince düşünüyorlar! Ne kadar iyi kalpli insanlar! Ama keşke bu kadar karanlık ve bu kadar ıssız olmasaydı burası! Küçük bir tavşan bile yok! Ormanda her yer karla kaplandığında, tavşan ne güzel zıplar geçerdi, üzerimden; ama o zamanlar ben bundan hiç hoşlanmazdım. Şimdi ne kadar da yalnızım burada.”
Birden, “Ciyk, ciyk!” diye küçük bir fare başını çıkardı delikten, peşinden de bir ikincisi. Çam ağacını burunlarıyla yokladılar ve sonra dallarının arasına giriverdiler.
“Korkunç soğuk!” dedi fareler. “Bu rası bayağı iyi! Öyle değil mi, yaşlı çam ağacı?”
“Ben o kadar da . yaşlı değilim!” diye karşılık verdi çam ağacı. “Benden çok daha yaşlı olanlar var!”
“Nerelisin sen?” diye sordu fareler. “Neler bilirsin?” Çok meraklıydılar. “Bize dünyanın güzel yerlerini anlatsana! Oralara gittin mi hiç? Hiç o kilerlerde bulundun mu, hani peynirler üst üste yığılı dururmuş, tavanlarda jambonlar asılıymış, içeri sıska girer şişko çıkarmışsın?”
“Ben oraları hiç bilmem,” dedi ağaç, “ama güneşin pırıl pırıl parladığı, kuşların öttüğü ormanı bilirim!” Sonra gençliğini anlattı onlara, fareler hiç duymamışlardı böyle şeyleri, merakla dinlediler ve “Ne çok şey görmüşsün, ne kadar da mutluymuşsun!” dediler.
“Ben mi!” diye karşılık verdi çam ağacı ve kendi anlattıklarını şöyle bir düşündü. “Evet, aslında çok güzel günlerdi!” dedi. Sonra, mumlarla, çöreklerle süslendiği o yılbaşı gecesini anlattı.
“Oooo, ne kadar da mutluymuşsun sen yaşlı çam ağacı!” dedi fareler.
“Ben hiç yaşlı değilim!” diye cevap verdi çam ağacı. “Ormandan daha bu kış geldim! En iyi yaşlarımdayım, yalnız pek iyi gelişmedim işte!”
“Ne güzel anlatıyorsun!” dedi fareler ve ertesi gece, ağacın anlatacaklarını onlar da dinlesin diye, dört küçük fare daha getirdiler. Ağaç anlattıkça daha da iyi hatırlıyordu olanları ve düşünüyordu: “Ne güzel günlerdi! Ama geri gelirler, gelirler! Klumpe-Dumpe merdivenlerden düştüğü halde prensesle evlendi; belki ben de evlenebilirim bir prensesle!” Bunları düşünürken, ormandaki küçük kayın ağacı geldi . aklına, onun gözünde güzel mi güzel, gerçek bir prensesti o kayın ağacı…
“Kimdir bu Klumpe-Dumpe?” diye sordu fareler. Bunun üzerine çam ağacı, her kelimesini hatırladığı masalı anlattı onlara ve fareler sevinçlerinden neredeyse ağacın tepesine fırlayacak gibi oldular. Ertesi gece daha çok fare toplandı, hatta pazar akşamı iki de büyük sıçan geldi. Ama sıçanlar, masalı hiç de eğlenceli bulmadıklarını söylediler. Bu görüş küçük fareleri çok üzdü, şimdi onlar da eskisi kadar beğenmiyorlardı masalı.
“Siz bir tek bu masalı mı biliyorsunuz?” diye sordular sıçanlar.
“Bir tek bunu biliyorum,” diye cevap verdi ağaç, “ben bunu hayatımın en mutlu akşamında dinlemiştim, ama o zamanlar, ne kadar mutlu olduğumun farkında değildim.”
“Çok kötü bir masal bu! Şöyle jambonlu, sucuklu bir masal bilmiyor musunuz? Veya kilerler ve ambarlar hakkında bir masal?”
“Hayır!” dedi ağaç.
“Eh, peki teşekkürler o halde!” diye cevap verdi sıçanlar ve evlerine döndüler.
Sonunda küçük fareler de uğramaz oldular… Ağaç iç çekti: “Minik fareler çevremde oturup anlattıklarımı dinlerken ne güzeldi her şey! Şimdi bu da geçti gitti! Ama beni buradan çıkaracakları günü düşünüp sevinebilirim yeniden!”
Peki bu ne zaman oldu? Bir sabah vakti birileri geldi, çatı katında bir patırtıdır gitti. Sandıklar bir başka yere konuldu ve ağaç öne çekildi. Gerçi adamlar onu zemine biraz sertçe attılar, ama az sonra bir uşak gelip, ağacı çeke çeke gün ışığının görüldüğü merdivene götürdü.
“İşte hayat tekrar başlıyor!” diye düşündü ağaç. Temiz havayı, gün ışığını hissetti. Dışarıda, avludaydı şimdi. Her şey çok hızlı gelişmiş, ağaç kendine şöyle bir göz atmayı bile unutmuştu. Çevresinde öyle çok yenilik vardı ki bakılacak. Avlu bir bahçeye bitişikti ve bahçede çiçekler açmıştı. Küçük bir çitin üzerinden taptaze, mis gibi kokan güller sarkıyordu, ıhlamur ağaçları çiçek açmıştı ve kırlangıçlar etrafta cıvıldayarak uçuşuyorlardı.
“Artım yaşayacağım!” dedi ağaç sevinçle ve dallarını yaymaya çalıştı. Ah, ne yazık ki hepsi kurumuş, sararmıştı. Ve şimdi de ısırganlar ile otların üzerinde, bir köşede öylece yatıyordu. Tepesindeki altın yaldızlı yıldız, parlak gün ışığının altında ışıldıyordu.
Avluda birkaç çocuk neşeyle oynuyorlardı, yılbaşı gecesi ağacın etrafında hoplayıp zıplayan, ağaca sevinen çocuklardan bazılarıydı bunlar. Çocukların en küçüğü koşarak geldi ve ağacın tepesindeki yıldızı çekip kopardı.
“Bakın şu çirkin, kurumuş çamda ne buldum!” diye . bağırarak ağacın dalları üzerinde tepindi, dallar pabuçlarının altında çatırdadı.
Ağaç, bahçedeki güzelim çiçeklere ve canlılığa baktı, sonra bir de kendine baktı ve “Keşke çatı katındaki karanlık köşemde olsaydım…” diye geçirdi içinden. Ormandaki taptaze gençlik günlerini düşündü, o neşeli yılbaşını ve Klumpe-Dumpe masalını keyifle dinleyen küçük fareleri…
“Hepsi bitti! Geçti artık!” diye iç çekti zavallı ağaç. “Keşke zamanında değerini bilseydim bunların! Geçti artık hepsi!”
Derken kâhya geldi, baltasıyla ağacı kesip küçük parçalara böldü. Tepeleme bir odun yığını duruyordu şimdi orada. Kocaman kazanın altında nasıl da yanıyorlardı. Ağaç derin derin inliyor, her inleyişi küçük bir patlamayı andırıyordu; dışarıda oynarken bu sesleri duyan çocuklar içeri koştular, ateşin önüne oturdular, ateşe bakıp bağrıştılar: “Pat! Pat!” Ama aslında derin bir inleme olan her çatırtıda ağaç, ormandaki bir pazar gününü, yıldızların parıldadığı bir kış gecesini hatırlıyordu. O yılbaşı gecesini, dinlediği ve anlatmayı bildiği tek masal olan Klumpe-Dumpe’yi hatırlıyordu. Sonunda yandı bitti kül oldu.
Çocuklar avluda oynuyorlardı ve en küçükleri göğsünde, ağacın hayatının en mutlu gecesinde takmış olduğu yıldızı taşıyordu. Artık ağaç yoktu ve ağaçla birlikte onun masalı da bitmişti…
Etiketler:andersen, andersen masalı, Andersen masalları, andersenden masallar, Çam Ağacı, Çam Ağacı masal, Çam Ağacı masalı, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masallar diyarı, sesli masallar
Mayıs 30th, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

Obur Kaplumbağa
Bir varmış, bir yokmuş,
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
Allah’ın yarattıkları buğday tanesinden çokmuş.
Kimi kavak gibi uzun, kimi kabak gibi tombulmuş, Kimi yürürken tıs tıs eder, kimi kuş gibi uçarmış.
Yeşil mi yeşil, güzel mi güzel bir orman içinde iki arkadaş kaplumbağa yaşarmış. Birinin adı Meyşa diğerininki ise Tişni imiş. Meyşa ile Tişni çok iyi arkadaşmış.
Meyşa hareketli, yardımsever, çalışkan, dost canlısı bir kaplumbağaymış. Tişni ise tembel, dünyayı umursamayan, herkesten uzak durmayı seven bir kaplumbağaymış. Tek arkadaşı Meyşa imiş. Meyşa ve Tişni her akşam aynı ağacın altında buluşurlarmış.
Meyşa her gün sabah uzun uzun yürür, yolda gördüğü hayvanlarla tanışır, arkadaş olurmuş. Tisni’ninse her gün yaptığı tek şey bol bol yemek yemek ve uyumakmış.
Meyşa, Tişni’ge devamlı olarak;
— Haydi, Tişni sen de biraz gez, hareket et, çok şişmanla*dın, dermiş. Tişni ise;
— Biz kaplumbağalar zaten yavaş hayvanlarız; bizim hareketimizden ne olacak, diyerek yatarmış. Sürekli yemek yediğinden çok obur bir kaplumbağa olup çıkmış. Bulduğu her otu yiyormuş. Meyşa ona;
— Her otu yeme zehirlenirsin, dermiş ama o bildiğinden hiç şaşmaz, kimsenin sözüne kulak asmazmış.
Bir gün Meyşa, Tişni’yi ormanda gezmeye ikna etmiş. Bir kaç adım gidince Tişni “Yoruldum” diye şikâyet etmiş.
Dinlenmek için bir yerde durmuşlar. Sürekli boğazını düşünen Tişni, yiyecek bulmak için etrafa bakmaya başlamış. Daha önce görmediği kırmızı meyveli bir sarmaşık görmüş. Yemek için meyvelere doğru ilerlemiş. Meyşa;
_ Hayır, Tişni onları yememeliyiz. Ne olduğunu bilmiyo-
ruz, zararlı olabilirler, demiş.
_ Baksana kırmızı kırmızı meyveler. Ne kadar da güzel
Görünüyor, gel sen de ye, demiş Tişni,
Meyşa yememesi için çok yalvardıysa da Tişni’yi vazge-
çiremernis. Tişni hem yiyor hem de Meyşa’yı;
— Gel gel, sen de ye çok lezzetli, diye çağırıyormuş.
Tişni tıka basa yedikten sonra uyumaya gitmiş. Daha yeni uykuya dalmış ki dayanılmaz bir karın ağrısiyla uyanmış.
Meyşa, arkadaşının yanına koşmuş; ama elinden gelen hiçbir şey yokmuş. Tişni karın ağrısıyla kıvranıyormuş. Meyşa ne yapacağını şaşırmış. Aklına arkadaşı geyiği çağırmak gelmiş. Geyik hastalıklardan anlarmış. Koşa koşa geyiğin yanına gitmiş. Tişni’nin başına gelenleri ona anlatmış. Geyik şifalı otlardan bir ilaç hazırlamış. Tişni’ye bunu içirmiş.
Tişni o günden sonra bir daha asla bilmediği yiyecekleri yememiş. Meyşa ile birlikte her gün ormanda uzun yürüyüş*ler yapmış. Meyşa artık onun çok yemesine de engel oluyor*muş. Tişni şişmanlıktan kurtulmuş, sağlıklı bir kaplumbağa ol*muş. İki arkadaş ormanda uzun yıllar yaşamışlar.
Etiketler:kaplumbağa, kaplumbağa masalı, kısa masallar, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal özetleri, masallar, masallar diyarı, Obur Kaplumbağa masalı, sesli masallar
Mayıs 24th, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

Zengin kardeş ile yoksul kardeş
Hey harani harani, yedim kırk kazan borani,sesleyin söyleyeceğim yalanı. Aferin desin ağalar, dinleyin hikayeyi.. Diyin ki, bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde, kalbur saman içinde iki kardeş varmış. Bunların biri çok zengin, diğeri çok fakirmiş.
Fakir kardeş bir gün zengin kardeşine “ Aman kardeşim,bugün yiyeceğimiz yok, birkaç kuruş ver de, bugünkü işimizi görelim” demiş.
Öbürü ona “hadi git başımdan, çalış da kazan. Senin cebin ayrı, benim cebim ayrı” demiş. Zavallı yoksul kardeş “bari gidip başımın çaresine bakayım” diye yola çıkmış..
Gide gide bir ağacın dibine varmış. Yorgundur ve biraz dinlenmek ister. Biraz oturur, bir yandanda ne yapacağını düşünür. Tam o sırada uzaktan kırk tane devin tozu dumana katarak geldiklerini görür. Adam bu devleri görünce ağacın kovuğuna saklanır” şunlar nereye gidiyorlar, bir bakayım” der.
Devler ağaca yakın bir taşın başına gelip “çanga” derler, taş açılır. İçeri girdiklerinde de “çunga” derler, taş kapanır.. Fakir adam o ağacın kovuğunda sabaha kadar bekler, devler çıkınca saklandığı yerden çıkıp taşın baişına gider. “ Acaba ben de söylesem açılır mı diye denemeye karar verir. “Çanga” der taş açılır, hemen içeri dalar. Çunga der kapı tekrar kapanır.
Mağaranın ilk odasında bir sofra görür, sofranın üstünde 40 anahtar vardır. Bunları eline alır, odaları açmaya başlar. Birinci odayı açar, ağzına kadar altın doludur, ikinci odayı açar gümüş, başka bir odaya bakar, her odada ayrı güzellikte bir şeyler vardır. Her odadan birer parça şey alıp kapıları kilitler. Anahtarları alıp sofraya koyar. Taşın dibine gidip “çanga” der. Dışarı çıkar, “çunga” der kapı kapanır. Sevinerek evine döner. Artık zengin sayılabilecek duruımdadır.
Kardeşi, “nasıl böyle zengin oldun ?” diye sorar. O da anlatır. Zengin kardeşin iştahı kabarır “acaba ben gitsem, alabilir miyim “der. Elbette der yoksul karde, “ama çanga ve çungayı sakın unutma” Adam evine gidip kocaman birkaç çuval alır, çanga ve çungayı ezberleyerek taşın başına gelir..”Çanga” der taş açılır. İçeri girince” çunga der taş kapanır. Anahtarları bulur, bütün odaları açar, her odadan bir şeyleri çuvallarına doldurmaya çalışır. O kadar dalar ki, çangayı , çungayı unutur. Dışarı çıkmak için söyleyeceği sözü hatırlayamaz bir türlü. O sırada devlerin seslerini duyup, çuvalları boşaltır, ocağın tepesine saklanır.
Uzatmayalım, devler gelip, “çanga” der içeri girerler.”çunga derler kapı kapanır. Adam ocağın tepesinde çanga ve çungayı duyar ve çok sevinir. “ Oh be yarın bunlar gidince çıkarım buradan” der.
O sırada genç dev “ Burada insan eti kokuyor” der. Devler çayır çimende gezdikleri için” üstümüz çayır çimen kokuyor” derler. Ama genç dev “hayır mutlaka bir insanoğlu var buarad ben arayıp bulacağım” der ve demeye kalmadan bizim zengin kardeş heyecanla ocağın tepesinden tam önlerine düşer.
Devler “sen buraya nasıl oldu da geldin?” diye sorunca adam olanları başından sonuna anlatır.
Devler deü, “kardeşin yoksulmuş ama sen onu kovmuşsun. O da kısmetini burada bulmuş, sen ise kısmetini başka türlü buldun” diyerek adamı kırk lokma edip, bir güzel yemişler…
Etiketler:bir varmış bir yokmuş, develer telal iken, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masallar diyarı, sesli masallar, Zengin kardeş ile yoksul kardeş, Zengin kardeş ile yoksul kardeş masalı
Mayıs 23rd, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

Yoksul Kunduracı
Eski zamanlarda, ülkenin birinde yoksul bir kunduracı ve karısı yaşarmış Kunduracı çok yaşlandığı için artık eskisi gibi çalışamıyormuş Kazandıkları para ancak karınlarını doyurmaya yetiyormuş
Kunduracı, bir gece elinde kalan son deriyi de ertesi gün ayakkabı yapmak için hazırlayıp tezgahın üzerine koymuş Yatmaya gitmiş
Ertesi sabah her zamanki gibi erkenden kalkmış
Tezgahın üzerinde bakınca çok şaşırmış Çünkü bir çift ayakkabı duruyormuş Ayakkabılar öyle güzelmiş ki, müşterilerden biri bunları görünce çok beğenmiş
Hemen satın almış Yaşlı kunduracı kazandığı paralarla iki çift ayakkabı yapabilecek kadar deri satın almış
Derileri o akşam yine ertesi gün ayakkabı yapmak üzere hazırlamış Sabahleyin kalktığında bu kez iki çift ayakkabı bulmuş
Dükkana gelen müşteriler ayakkabıları çok beğenip bol bol para vermişler
Kunduracı bu durumdan çok memnunmuş Artık pazara gidip yeterince deri alabilecekmiş
O akşam yine derileri hazırlarken ertesi sabah ne göreceğini tahmin edebiliyormuş
Gerçekten de düşündüğü gibi olmuş Sabah kalktığında dört çift gıcır gıcır ayakkabı tezgahın üzerinde duruyormuş
Günler böyle geçmeye başlamış
Yoksul kunduracı artık geçim sıkıntısı çekmiyormuş Kazandığı paralarla istediği kadar deri alabiliyormuş Hatta bir miktar da para arttırıp gelecek günler için saklıyormuş
Kunduracı bir gün karısına:
- Bu böyle olmayacak Bize yardım edenlerin kim olduklarını mutlaka öğrenmemiz gerek Bunun için bu gece saklanarak onları gözetleyeceğim, demiş
Yine derileri hazırlayıp tezgahın üzerine bırakmış Karısı da odanın aydınlanması için mum yakarak masanın üzerin koymuş
Bütün hazırlıklar tamamlanınca karı koca odadaki dolabın içerisine girerek beklemeye başlamışlar
Vakit gece yarısı olunca birden tıkırtılar duyulmaya başlamış Kapı açılmış Çok sevimli iki minik adam içeri girmişler
Tezgahın yanına gelerek kunduracının bıraktığı derilerden ayakkabı yapmaya başlamışlar
Karı koca hayretle onları izliyorlarmış Cüceler işlerini bitirerek sabaha karşı gitmişler
Ertesi gün kunduracı düşünmeye başlamış Kendisini fakirlikten kurtaran bu adamlara teşekkür etmek istiyormuş, ama nasıl?
Akşam olunca karısına:
- En iyisi minik adamlar için güzel kıyafetler hazırlayalım, demiş
Hemen işe koyulmuşlar Onlar için minik elbiseler, ayakkabılar hazırlamışlar
Ertesi gece kunduracı tezgahın üzerine kesilmiş deriler yerine hazırladıkları hediyeleri bırakmış
Yine bir mum yakarak dolabın içine saklamışlar
Az sonra kapı açılmış Minik adamlar tezgaha yaklaşınca kendileri için bırakılan hediyeleri fark etmişler
Sevinçle dans etmeye başlamışlar Sonra hoplaya zıplaya gitmişler İki minik adam bir daha hiç görünmemişler
Ama, kunduracı ile karısı, minik adamlar sayesinde kazandıkları parayla ömür boyu rahat yaşamışlar Onları da hiç unutmamışlar..
Grimm Masalları Masal diyarında..
Etiketler:girm masalı, grimm masalı, Grimm Masalları, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masallar, masallar diyarı, sesli masal, sesli masallar, Yoksul Kunduraci, Yoksul Kunduraci masalı
Mayıs 23rd, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

Korkak Fare
Yoksul fare koca ormanda hep korku içinde yaşarmış Tilkiden korkar, kurttan ödü kopar, en çok da yaban kedisini görünce dehşete düşermiş Bırakın bu yabani hayvanları, çevresinde bir dal çıtırdasa yüreği ağzına gelir, korkudan bayılacak gibi olurmuş
Fare artık bu korkuya dayanamayacağını anlayınca ormanın kralı asşana gitmiş:
“Haşmetmeap” demiş, sizden haddim olmayarak küçük bir ricam olacak Şu ormandaki bütün hayvanlararasında en zavallısı benim N ekadar kötü bir kaderim var! bütün ömrüm titremekle geçiyor Bir yaprak düşse dizlerimin bağı çözülüyor Bu korkuya artık dayanabilmem imkansız
Sen bu koca ormanın kralısın Senin kükremen bile hrekesi dehşete düşürmeye yetiyor Beni koruman altına alabilirsin Bu kadar geniş mağarada yaşıyorsun Beni de buraya kabul et lütfen Sana hiç bir rakatsızlık vermem Ayaklarının altında dolaşmam, sesimi bile çıkarmam Bir köşede otururum Varlığımla yokluğumu anlamazsın bile”
Aslan tüm bu anlatılanları sesini çıkarmadan dinliyormuş Farecik aslanın bu tumunu kendisi için olumlu görmüş Ormanların kralı ricasını kabul edecek sanmış Biraz daha ısrar ederse bu iş olacak diye düşünmüş:
“Ben sizin bu iyiliğinize layık olamadığımı biliyorum, ama kim bilir, ne kadar işe yaramaz gibi görünsem de, belki bir gün bir işinize yararım Size olan borcumu ödeyebileceğim bir fırsat çıkar bir gün”
Aslan çok sinirlenmiş Öfkeden gözleri çakmak çakmak olmuş:
“Bak sen terbiyesize!” diye kükremiş “Sen kendini ne sanıyorsun Ben gibi koca bir kral senin gibi bir bücüre mi muhtaç olacak! Senin gibi bir böcek hayatta bana ne fayda getirir! Defol başımdan Seni bir pençe darbesiyle duvara yapıştırmadığım için de hayatın boyunca bana dua et!”
Farecik öyle korkmuş ki, o korkuyla bütün ormanı bir nefeste koşup başka bölgelere taşınmış Bir deliğe girip oradan uzun bir süre çıkmamış
Aslan ise bir süre daha farenin kendini bilmezliğine sinirlenmiş, sağa sola sataşmış Ama nihayet sakinleşmiş Karnının acıktığını hissedip ava çıkmış Fakat yolunun üzerinde üstü örtülmüş bir tuzak varmış Çukuru fark etmediğinden içine düşüvermiş Ama kral aslan bu,öyle çukurlaradüşüp kalır mı? Bu nedenle de korkmamış Yukarıya hamle yapıp atlamaya hazırlanırkeni çukurun içinde bulunan ağın bütün vücudunu kapladığını hğisstemiş Bir kez daha hamle yapmış , ama nafile! Ağ inceymiş, fakat çok sık dokunduğundan aslanın bile koparamayacağı kadar sağlammış Bütün gün kendini kurtarmak için çalışan aslan akşama doğru buradan çıkamayacağını anlamış
“Ah benim aptal ve gururlu kafam” diye düşünmüş “Eğer bu sabah o fareyi kendime küstürmeseydim, o keskin dişleriyle bu ağı keser, beni ölümden kurtarırdı! Oysa şimdi burada öleceğim ve bunun nedeni de benim! Başkalarını küçümsemeseydim, herkesin kendince bir işe yarayabileceğini kavrasaydım yaşıyor olacaktım!”
Anonim masallardan biri Korkak Fare Masalı
ünlü yazar Shakespeare, Korkaklık için şöyle diyor :
“insanlarin çogu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getirecegi için.
Konusmaktan korkuyor, elestirilmekten korkttugu için.
Yaslanmaktan korkuyor, gençligin kıymetini bilmedigi için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir sey vermedigi için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yasamayi bilmedigi için.”
Etiketler:fare masalı, Korkak Fare, Korkak Fare masalı, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masal özetleri, masallar, masallar diyarı, sesli masalı, sesli masallar

Peri Masalları
Çok çok eski zamanlardan beri bazı insanlar perilerin varlığına inanır. Bu inanışa göre periler, çeşitli büyülerle insanların işine karışan, genellikle dişi, doğaüstü varlıklardır. İnsanlara uğur ya da uğursuzluk getirirler. Farsça kökenli bu sözcük halk dilinde görünme yen. gizli güç anlamına gelir, Birçok peri masalı ve perilerle ilgili inanç Hint, İran, Eski Yunan ve Roma efsanelerinden kaynaklanır (bak. Efsane ve Mitler; Hint Edebiyatı). Büyücülerin, cadıların, uçan halıların, sihirli lambaların akıl almaz işler yaptığı peri masalları bizi bir düşler evrenine götürür.
Eski Yunanlılar ile Romalılar her nesnenin kendine özgü bir ruhu olduğuna inanırdı. Varlığından kuşku duymadıkları, yarı keçi, yarı insan biçimindeki tanrıların, su perilerinin, dağ ve orman Perilerinin yaşamlarında önemli bir yeri vardı. Bu inançlardan kaynaklanan düşsel öyküler Romalı istilacılarca Kuzey Avrupa’ya taşındı ve yüzyıllar boyunca ağızdan ağıza dolaştı.
“Gemici Sinbad”, “Ali Baba ve Kırk Haramiler” gibi öyküleri içeren Binbir Gece Masalları örneğinde olduğu gibi, masallar bir ülkeden öbürüne geçti; zamanla çağdaş yaşam biçimlerinden etkilenerek değişime uğradıkları oldu (bak. Binbir Gece Masalları).
William Shakespeare gibi ünlü sanatçıların yapıtları perilerle ilgili yaygın inançları etkiledi. Shakespeare Bir Yaz Gecesi Rüyası (A Midsummer Night’s Dream; 1595-96) adlı oyununda, periler kralı Oberon’la periler kraliçesi Titania’yı konu alınıştı. Shakespeare’in perileri, kendileri istemedikçe kimse tarafından görülemezdi.
Eski uygarlıklarda, dinlerde ve törelerde ipuçlarını bulduğumuz peri masalları, halktan kişilerin kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktardığı düş ürünü öykülerdir. Bu masallarda periler, devler, ejderhalar yer alır. Bunlar sık sık biçim değiştirme yeteneğine sahiptir. Ahlaksal açıdan ya çok iyi ya da çok kötüdürler.
17. yüzyılda Charles Perrault adlı bir Fransız. “Külkedisi”, “Parmak Çocuk”, “Uyuyan Güzel” ve “Mavi Sakal” gibi çok tanınan peri masallarını ilk kez derleyip yayımladı. 19. yüzyıl Alman yazarlarından Grimm Kardeşler (bak. Grimm Kardeşler) de yüzlerce halk öyküsünü derleyip kitap haline getirdi. Gene 19. yüzyılda Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen, bazıları Kibritçi Kız” gibi acıklı, bazıları “Bremen Çalgıcıları” gibi keyifli birçok güzel peri masalı yazdı (bak. Hans Christian Andersen).
1889-1910 arasında, Andrew Lang adlı bir İskoçyalı dünyanın dört bir yanından peri masallarını derleyerek 12 eiitlik bir “Peri Masalları” dizisi yayımladı. En çok tanınan masal perilerinden biri tie Sir James Matthew Barrie nin çocuklar için yazdığı Peter Pan (1904) adlı oyunda ver alan Tinkerbell‘di.
Ünlü film yapımcısı ve yönetmeni Walt Disney, başta Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler olmak üzere birçok peri masalını sinemaya uyarlayarak çocuklar için bir düşler evreni yarattı.
Türk masallarında perilere ve cinlere çok sık rastlanmaz. Peri masalları genellikle gerçekdışı bir görünüm altında somut bir gerçeğe parmak basar. peri ve dev gibi sihirli güçler iyiyi ve kötüyü simgeler. İyi ile kötü. yoksul ile zengin, güçlü ile zayıf arasındaki çatışmalar çoğunlukla iyiden ve doğrudan yana güçlerin başarısıyla sonuçlanır. Örneğin, yoksul genç devin hakkından gelerek padişahın kızıyla evlenmeye hak kazanır ya da kimsenin ilgi göstermediği huysuz ihtiyara yardım eden iyi yürekli kov delikanlısı tarlasında bir küp dolusu altın bulur.
Etiketler:Charles Perrault, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masallar, masallar diyarı, peri, Peri masalları, periler, Perrault masalları, sesli masallar
Mayıs 22nd, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin
Binbir Gün Masalları
Binbir Gece Masalları gibi bir çerçeve konu içine yerleştirilmiş birçok masaldan oluşan Doğu masalları külliyati. İlk kez Fransız doğubilimci Petis de la Croix tarafından Farsça ve Türkçe yazmalardan derlenip çevrilerek Les mille et un jours, Contés orientaux (1710-12, 5 cilt; Binbir Gün, Doğu Masalları) adıyla yayımlanmıştır.
Binbir Gün Masalları, Keşmir hükümdarı Turan Bey’in kızı Ferahnaz’a, erkekler konusundaki görüşlerini değiştirmek için dadısının anlattığı masallardan oluşur. Hain ve sadakatsiz olarak gördüğü erkeklere düşman kesilen ve bu yüzden bir türlü evlenmeye razı olmayan Ferahnaz’a dadısı güneş doğunca anlatmaya başladığı masalı akşama değin sürdürür. Amacı anlattığı masallarla onu erkeklerin vefalı olduğuna inandırmak ve içine düştüğü saplantıdan kurtarmaktır. Masallar birbiri içine girerek bin bir gün boyunca devam eder. Ferahnaz’ı ancak bin birinci günden sonra, ağabeyi Ferahruz’u tedavi eden bir rahip ikna eder. Böylece erkekler konusundaki görüşlerini değiştiren Ferahnaz, kendisine rüyada aşık olan, onun da bir süre önce rüyasında gördüğü İran şehzadesi Ferahşad’ı aramak üzere Keşmir’den ayrılır. Büyü gücü ile geyik olarak yaşayan Ferahşad’ı ürlü serüvenlerden sonra bulur; birlikte Gazne Hükümdarına giderler. Hükümdar şenlikler düzenleyerek iki genci evlendirir ve bir süre sonra da tahtını Ferahşad’a bırakarak ölür. Ama şehzade kendi ülkesine gitmek istediği için İran’a döner. Babasının ölümünden sonra tahta geçerek Ferahnaz ile mutlu bir yaşam sürer.
Binbir Gün Masalları, yirmi kadar uzun masaldan oluşur. Araya bazı kısa öykü ve fıkralar da eklenmiştir.
Bu külliyatta yer alan bazı masallar; Ferec Bade’ş-Şidde adlı Türkçe’ye de çevrilmiş bir başka masal külliyatında da bulunmaktadır. Bunlar arasında en çok yaygın olanı, ayrı bir öykü olarak da bilinen Seyfu’l-Müluk’tür. Binbir Gün Masalları’nda yer alan masalların en tanınmışları;
Basralı Ebu’l-Kasım, Rıdvan Şah ile Şehristan, Kaluf ile Dilara, Çin Melikesi ile Şehzade Kalaf, Bedreddin Lulu ile Vezir-i Mağmum, Malik ile Melikzade Şirin, Gamsız Şah, Ebu Ali Sina, Ebu’l-Faris, Adud ile Ahi, Mansur ile Dilbernigah’tır.
Binbir Gün Masalları Türkçe’ye ilk kez Elfü’n-Nehar ve’n-Nehar adıyla Fransızcadan Ali Raşid tarafından çevrilmiş, dört cilt olarak yayımlanması düşünülmüşse de ancak iki cildi basılmıştır (1867-70). Daha sonra bu çeviri Mustafa Hami Paşa, Ahmed Şükrü ve Said Fehmi tarafından tamamlanarak tek cilt halinde yayımlanmıştır (1873).
AnaBritannica
Etiketler:binbir, binbir gece masalları, Binbir Gün Masalları, binbirgün masalları, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal dünyası, masallar diyarı, sesli masallar
Mayıs 21st, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

Güneş ve Bulut
Rüzgar bulutu katmış önüne,
Yağmur yağdıracamış,
Güneş olaya el koymuş,
Onlar saklambaca doymuş
Bir varmış, bir yokmuş, Evvel zaman icinde kalbur saman içinde güneş gökyüzündeki yerini almış, şöyle bir de yan yatmış, keyfine bakmış. Gökyüzünün maviliğinde kendi kendine yatıp dururken bir rüzgar sesi gelmiş kulağına…
Püff. Püfff Gözlerini aralamış, şöyle bir bakmış, küçük bir rüzgar önüne küçük beyaz bir bulutu katmış, sürükleyip duruyor. Zavallı bulut, bir o yana kaçıyor, bir bu yana ama rüzgar peşini bir türlü bırakmıyormuş. Güneş ışıklarını onlara doğru uzatmış Hey ne oluyor orada bakayım demiş. Bulut bu rüzgar peşime takıldı . sayın güneş, beni sabahtan beri bir o tarafa, bir bu tarafa uçurup duruyor diye sızlanmaya başlamış. Küçük bulut hala puff ouff diye bağırıp duruyormuş.Güneş ışıklarını rüzgara doğru uzatmış, heyy rahat bıraksana o bulutu demiş. Küçük rüzgar Ama ben yağmur yağdırmak için uğraşıyorum, bu benim görevim demiş.
Güneş ışık dolu . kollarını rüzgara doğru şöyle bir uzatmış, Bu sıcak yaz günü, ne yağmuru, hiç olur mu ? demiş. Rüzgar çok hevesliymiş Ben bulutu kovalayacağım, hepsi bir araya gelince ortalık kararacak, ondan sonrada yağmur yağacak diye anlatmaya başlamış
Bulut, güneşin arkasına saklanmış iyi ama ben yağmur bulutu değilim ki,sana sabahtan beri söyleyip duruyorum ama sen beni dinlemiyorsun ki demiş.
Güneş en sonunda olaya el koymuş. Böyle küçücük bir rüzgarla, küçücük bir bulutun yağmur yağdıramayacağını, hele hele gökyüzünde kendisi sıcak sıcak parlarken bunun çok zor olacağını söylemiş. Onlara saklambaç oynamayı öğretmiş, bulut ve rüzgar akşama kadar saklambaç oynayıp durmuşlar. Rüzgar saklambaca bayılmış. Güneşte onları izleyip durmuş.İşte bakın, gökyüzündeki o küçücük bulut var ya, hala saklambaç oynuyor bizim rüzgarla..
Masal diyarı..
Etiketler:bulut, bulut masalları, Gökyüzü Masalları, güneş, güneş masalları, Güneş ve Bulut, Güneş ve Bulut masalı, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal dünyası, masallar, masallar diyarı, sesli masallar