
Peri Masalları
Çok çok eski zamanlardan beri bazı insanlar perilerin varlığına inanır. Bu inanışa göre periler, çeşitli büyülerle insanların işine karışan, genellikle dişi, doğaüstü varlıklardır. İnsanlara uğur ya da uğursuzluk getirirler. Farsça kökenli bu sözcük halk dilinde görünme yen. gizli güç anlamına gelir, Birçok peri masalı ve perilerle ilgili inanç Hint, İran, Eski Yunan ve Roma efsanelerinden kaynaklanır (bak. Efsane ve Mitler; Hint Edebiyatı). Büyücülerin, cadıların, uçan halıların, sihirli lambaların akıl almaz işler yaptığı peri masalları bizi bir düşler evrenine götürür.
Eski Yunanlılar ile Romalılar her nesnenin kendine özgü bir ruhu olduğuna inanırdı. Varlığından kuşku duymadıkları, yarı keçi, yarı insan biçimindeki tanrıların, su perilerinin, dağ ve orman Perilerinin yaşamlarında önemli bir yeri vardı. Bu inançlardan kaynaklanan düşsel öyküler Romalı istilacılarca Kuzey Avrupa’ya taşındı ve yüzyıllar boyunca ağızdan ağıza dolaştı.
“Gemici Sinbad”, “Ali Baba ve Kırk Haramiler” gibi öyküleri içeren Binbir Gece Masalları örneğinde olduğu gibi, masallar bir ülkeden öbürüne geçti; zamanla çağdaş yaşam biçimlerinden etkilenerek değişime uğradıkları oldu (bak. Binbir Gece Masalları).
William Shakespeare gibi ünlü sanatçıların yapıtları perilerle ilgili yaygın inançları etkiledi. Shakespeare Bir Yaz Gecesi Rüyası (A Midsummer Night’s Dream; 1595-96) adlı oyununda, periler kralı Oberon’la periler kraliçesi Titania’yı konu alınıştı. Shakespeare’in perileri, kendileri istemedikçe kimse tarafından görülemezdi.
Eski uygarlıklarda, dinlerde ve törelerde ipuçlarını bulduğumuz peri masalları, halktan kişilerin kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktardığı düş ürünü öykülerdir. Bu masallarda periler, devler, ejderhalar yer alır. Bunlar sık sık biçim değiştirme yeteneğine sahiptir. Ahlaksal açıdan ya çok iyi ya da çok kötüdürler.
17. yüzyılda Charles Perrault adlı bir Fransız. “Külkedisi”, “Parmak Çocuk”, “Uyuyan Güzel” ve “Mavi Sakal” gibi çok tanınan peri masallarını ilk kez derleyip yayımladı. 19. yüzyıl Alman yazarlarından Grimm Kardeşler (bak. Grimm Kardeşler) de yüzlerce halk öyküsünü derleyip kitap haline getirdi. Gene 19. yüzyılda Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen, bazıları Kibritçi Kız” gibi acıklı, bazıları “Bremen Çalgıcıları” gibi keyifli birçok güzel peri masalı yazdı (bak. Hans Christian Andersen).
1889-1910 arasında, Andrew Lang adlı bir İskoçyalı dünyanın dört bir yanından peri masallarını derleyerek 12 eiitlik bir “Peri Masalları” dizisi yayımladı. En çok tanınan masal perilerinden biri tie Sir James Matthew Barrie nin çocuklar için yazdığı Peter Pan (1904) adlı oyunda ver alan Tinkerbell‘di.
Ünlü film yapımcısı ve yönetmeni Walt Disney, başta Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler olmak üzere birçok peri masalını sinemaya uyarlayarak çocuklar için bir düşler evreni yarattı.
Türk masallarında perilere ve cinlere çok sık rastlanmaz. Peri masalları genellikle gerçekdışı bir görünüm altında somut bir gerçeğe parmak basar. peri ve dev gibi sihirli güçler iyiyi ve kötüyü simgeler. İyi ile kötü. yoksul ile zengin, güçlü ile zayıf arasındaki çatışmalar çoğunlukla iyiden ve doğrudan yana güçlerin başarısıyla sonuçlanır. Örneğin, yoksul genç devin hakkından gelerek padişahın kızıyla evlenmeye hak kazanır ya da kimsenin ilgi göstermediği huysuz ihtiyara yardım eden iyi yürekli kov delikanlısı tarlasında bir küp dolusu altın bulur.
Etiketler:Charles Perrault, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masallar, masallar diyarı, peri, Peri masalları, periler, Perrault masalları, sesli masallar
Mayıs 17th, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

Peri kızı
Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir kasabada peri kızı yaşarmış.Yanakları al al, altın kalpli bir kızmış.Hiç bir kimseye bir kötülüğü dokunmazmış.
Sarı saçlarıyla mavi gözleriyle herkesi büyülermiş.Kasabada yaşlılarla tek tek ilgilenirmiş.
Onların ne ihtiyacı varsa hepsini yaparmış.Çevredeki tüm çocukları etrafına toplayıp masal okurmuş.Anlayacağınız çok iyi bir kızmış.Günlerden bir gün kasabaya bir aile taşınmış.
Bir tane küçük ama şirin bir kızları varmış.Kucuk kiz dışarı çıktığında etrafına bir sürü
çocuk toplanmış. Hepsi teker teker “Hoşgeldin” demişler küçük kıza.Peri kızı bu kalaba-
lığı görünce yanlarına gitmiş.”Niçin hepiniz buraya toplandınız ? ” diye sormuş.Çocuklar kızı
işaret etmişler.Peri kızı’ ‘Haydi bakalım masal zamanı” deyince herkes peri kızınin yamacına toplanmış.Peri kızı yine ”İşte bu ağacın gölgesinde demiş.”Herkes ağacın gölgesine gitmiş. Ama sadece yeni gelen kız kalmış.Peri kızı da oraya doğru giderken kız ”Peri kıziiı!”diye bağarmış.Peri kız ”Efendim küçük kız” demiş.Kız peri kıza doğru yaklaşmış.”Peri kız peri kız neden bize masal okuyorsun?” diye sormuş. Peri kız da ”Size masal okumak içimden geliyor” demiş.Kız hemen ağacın gölgesine gitmiş.Çocuklara masal okurken bir nine yanlarına gelmiş.”Kaç gündür susuzum bir damla su ile biraz ekmek verir misiniz?” diye sormuş.Kız hemen bir koşuda herşeyi hazır etmiş,nineye vermiş.Nine ”Teşekkür ederim kızım” demiş, yola koyulmuş.Meğer nine bir delikanlı imiş.
Neyse günlerden bir gün kasabaya bir genç delikanlı gelmiş.O da bütün kasabalılar gibi kızin büyusune kapilmis.Kız da delikanlıya gülümsüyormuş.Delikanlı ile kız bu arada tanışmışlar.Peri kızın yardım ettiği nine işte bu delikanlıymış.Peri kizi ile bu delikanli evlenmisler, 40 gün 40 gece dugun yapmislar…
http://www.dostyakasi.com
Etiketler:masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masallar diyarı, peri kızı, Peri kızı Masalı, peri masalı, Peri masalları, sesli masallar
Nisan 5th, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

Masal diyarı; “Hiçler Şehrinin Kızı”
(Kirman Bölgesi’nden bir masal)
Bir varmış bir yokmuş. Hiçler Şehri’nde bir kız vardı. Bir gün eli yaralandı. Yarası iyileşmeye başladıktan birkaç gün sonra, merhem ve ilaç alıp yarasına sürmek için halasına gitti. Halası, “Bende merhem yok” dedi. Onun yerine iki yumurta verdi kıza. – Bu yumurtaları pazara götürüp sat ve parasıyla attardan merhem al, dedi. Şimdi dinleyin bakın, kızacağız başından geçenleri nasıl anlatıyor: Pazara giderken yolda yumurtalarımı kaybettim. Çok üzüldüm. Elimi keseye soktum. Kesenin dibinde bir kuruş buldum. Sonra yumurtaları bulmak için o bir kuruşu bir adama verdim. Adam bana iğneden bir minare yaptı. Minareye çıktım. Şehrin dört bir yanına baktım.
Yumurtalardan birinin tavuk olup bir ihtiyarın elinde dolaştığını gördüm. İkinci yumurta horoz olmuş, bir köyde harman biçmekle meşguldü. Önce “Gidip horozu alayım”, dedim. Minareden aşağıya indim. Köye gittim. Oraya varınca horozumun kendisi için çalıştığı çiftçiye: – Horozumu ver. Ayrıca sana çalıştığı kadarının ücretini de ver dedim. Uzun tartışmalardan sonra çeltik ekili tarlanın ürününden bana bir öküz dengi hak vermesinde anlaştık. Harman kaldırıldıktan sonra yirmi beş batman pirinç benim payıma düştü. Pirinçleri götürmek istedim. Çuvalım yoktu. Bir pire öldürdüm. Derisinden çuval yaptım. Pirinçleri içine doldurup horozun sırtına yükledim. Yürümeye başladım. Çok pirincim olduğu için pirinç ticareti yapmaya karar verdim. Şehirden çıktım. İki konaklık yol gittim.Bir de baktım, horozun sırtı pirinç yükünden yara bere olmuş. Orada bulunanlara: – Bu yaranın ilacı nedir? diye sordum. – Ceviz içini kavurup horozun sırtına sürersen yarası iyileşir, dediler. Bir ceviz içini kavurdum. Yarası iyileşsin diye sırtına koydum ve yattım. Sabah uyandığımda bir de ne göreyim, horozun sırtında kocaman bir ceviz ağacı bitmiş! Çocuklar ağacın etrafına toplanmışlar, ceviz düşürüp yemek için ağaca taş ve kesek atıyorlar! Ağacın dalına çıktım. Ağaçta yüz eşek yükü taş ve kesek toplandığını gördüm. Bir keser bulup yer dümdüz olana kadar kesekleri parçaladım. Burasının salatalık ve karpuz ekimi için uygun olduğunu gördüm. Bir parça salatalık ve karpuz tohumu ektim. Ertesi sabah pek çok salatalık ve karpuz bitmişti. Bir karpuz koparıp kesmeye başladım. Karpuzu keserken çakım kayboluverdi. Belime bir hamam peştamalı bağlayıp çakımı bulmak için karpuzun içine girdim. Çok büyük ve kalabalık bir şehir gördüm orda. O şehrin çarşısına gittim. Aşçı dükkanında bir dinar verdim, biraz çorba satın aldım ve içmeye başladım. Çorba o kadar lezzetliydi ki kasesini bile yaladım. Kaseyi o kadar yaladım ki inceldi, inceldi neredeyse delinecekti. Bir de baktım ki kasenin dibinde bir kıl belirdi. Kılı alıp dışarı atmak isterken kılın ardından bir deve yuları çıktı. Yuları çektim. Arkasından yedi katar deve geldi. Develerin hepsi tam teçhizatlıydı. Birbiri ardı sıra geldiler. Çakım da en arkadaki devenin kuyruğuna bağlanmıştı. Masalımız burada bitti, ama serçecik daha evine gitmedi. ..
İran Masalları
Çeviren: Mehmet Kanar Doğan Kardeş
“Kitaplığı (YKY) – Kasım 1995″ Masal diyarı..
Etiketler:çocuk masalları, hiçler şehrinin kızı, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masal oku, masallar, masallar diyarı, Peri masalları
Mart 25th, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

Durgun geçen günlerden birinde Şerif, kapının önüne çıkmış güneşleniyormuş. Yapacak bir işi yokmuş. Uzun zamandan beri kasabada kimse suç işlemediği için yaşam sorunsuz sürüyormuş. Şerif tam maaşla emekli olduğunu düşünüp, koşulların rahat olmasından mutluymuş.
Birden sokağın köşesinden bir gürültü kopmuş. Fillerin sırtına binmiş gösteri kızları, ellerindeki tüyleri sallarken, bando ve mızıka müzik çalıyor, cambazlar ve akrobatlar taklalar atıyormuş. Kasabalı gürültünün nedenini öğrenmek için camlarını açmış, kapıların önünde birikmiş. Herkes merak içinde gelenlere bakıyor, gürültü kaynağının nedenini öğrenmeye çalışıyormuş. Megafonu ağzına götüren şişman adam, kasaba halkına seslenmiş:
- Harikalar Sirki kasabanıza geldi. Günleriniz hareketlenecek. Yaşamınızın bir gerekçesi olacak…
Kasabanın çocukları neşeyle sirkin peşine takılmış. Güle oynaya onları izlemişler. Sirk, kasaba bitiminde bir alana yerleşmiş. O gece herkes sirke gitmiş ve gösterileri izlemiş. Durgun geçen yaşamlarında bir yenilik ve değişiklik olması hepsinin hoşuna gitmiş.
***
Şerif, odasında günlük şekerlemesini yaparken kapı vurulmuş. Şerifin yanıt vermesini beklemeden kapı açılmış ve kısa boylu, takım elbiseli bir adam kafasını içeriye uzatmış. Gülümseyerek:
- Girebilir miyim?
Dediğinde Şerif daha gözlerini yeni açıyormuş. Gelen adamı süzerken merakla sormuş:
- Ne istiyorsun?
- Bir gözlemim var. Sizinle konuşmak isterim.Şerif isteksizce:
- Anlat seni dinliyorum.
- Bu kasabada bir tutukevi var mı?
- Suçlu yok ki tutukevi olsun.
- Bunu tahmin etmiştim. Şimdi önerimi anlatayım. Biz bir tutukevi kurmak isteriz.
- Ne için?
- Tutuklular, tutsaklar için.
- …
- İzin verir misiniz?Şerif gülerek karşısındakine bakmış. Bu tuhaf adamın önerisi de kendisi gibiymiş. Hiç düşünmeden:
- Olmaz demiş.
Kısa boylu adam, boynunu büküp kapıdan çıkmış.
Nedense o akşam kasabanın ana caddesine bir bomba patlamış. Halk korkuyla sokaklara dökülmüş. Herkes bombanım niçin patladığını merak ederken, “Neden? Niçin?” gibi sorular sormuşlar. Şerif, hemen sirkin bulunduğu yere gitmiş. Sirkte o anda birkaç kişi gösterileri izliyormuş. Herkes görevinin başındaymış. Umduğunu bulamayan Şerif, kasabaya dönmüş. Herkesi sorgulamış ama, suçluyu bulamamış…
Bu olayı izleyen günlerde bir dükkanın vitrin camı kırılmış, bir evde yangın çıkmış. Şerif sonunda sirk yöneticisine gitmiş:
- Sizinle konuştuktan sonra kasabada bir çok olay oldu. Suçlu bulunamadı. Sizden şüphe edebilirim ama, kanıtlamam olanaksız. Sanırım istediğiniz tutukevini kurarsanız olaylar olmayacak. Bu nedenle tutukevini kurmanıza izin veriyorum.
Sirk yönetici, Şerife bakıp:
- Verilen hizmetin masrafları olacak. Karşılamanız gerekir?
- Nasıl?
- Halktan “Koruma Vergisi” alırsınız. Birazını bize verirsiniz. Kalanını siz kullanırsınız.
- Yardımcıların olur.
- Doğru topladığınız parayla yardımcılar tutarsınız.
- Arabam olmalı.
- Hızlı hareket etmeniz için araba gerekecek.
- Oldu. Vergiyi toplamaya başlarım. Ya halk vergi vermek istemezse?
- Suçlu olur.
- Tutuklarız…
Şerif, sirk yöneticisinin yanından ayrılırken gülümsüyormuş. Kendisini arabayla kasaba içinde gezinirken düşünmüş. Kurduğu düşün etkisiyle kimseyi görmeden, kimseye selam vermeden hızla yürümüş…
Sirk yöneticisi, boş olan aslan kafeslerinden, kullanmadığı çadır bezlerinden ve karavanlardan hemen bir tutukevi yaptırmış. Çevresi çitle çevrilen alanın girişine “Kasaba Tutukevi” levhası asmış. Aslan eğiticisini de tutukevinin başına getirmiş.
O günden sonra, olayların ardı arkası kesilmemiş. Nedense her olayda Şerif, bulunan ip uçlarını izleyerek suçluları yakalıyor ve tutukluyormuş.
Gel zaman, git zaman topladığı vergi gelirleriyle bütçesini büyüten Şerif, yardımcılarının sayısını çoğaltmış. Devriyeler oluşturmuş. Devriye araçları almış. Kendi aracını da yenilemiş. Masrafları çoğaldıkça vergileri çoğaltmış. Artık kasaba halkı; Dükkan açma vergisi, Mal taşıma vergisi, Korunma vergisi ve Ev kurma vergisi adıyla bir çok vergi ödüyormuş. Vergilere tepki gösterenler hemen tutuklanıyormuş.
Yeterince kalabalık olan tutukevinde yer kalmayınca, tutuklular aslan kafeslerine beşer onar yerleştirilmişler. Tutukevinde yaşam koşulları hiç iyi değilmiş. Aslan kafeslerinde sağlıksız ortamda bulunan tutukluların kendi aralarında itişip, kakıştıkları oluyormuş. Her olanak bulduğunda aslan eğiticisi, elinde kırbaçla kafeslerin yanına gelip tutukluları öldüresiye kırbaçlıyormuş. Tutuklular yara bere içindeymiş. Onu gördüklerinde ağızları köpürerek bağırıyorlar, kafesten kollarını uzatıp onu yakalamak ve öldürmek istiyormuşlar. Arada birileri gelip tutuklulardan birini götürüyor, birkaç gün sonra çürükler içinde getirip kafese bırakıyormuşlar. Bazen gidenlerin hiç dönmediği de oluyormuş. Diğer tutuklular onlara ne olduğunu sorduklarında “Tahliye oldular” deyip geçiştiriyormuşlar. Sonunda tutuklular, itişip kakışmadan durmaya, tek başına kalmamaya özen göstermişler. Tek kalanın sonu hiç de iyi olmuyormuş. Ama, aslan eğiticisi bir yolunu bulup onları çileden çıkarıyor, elinde kırbaçla ölesiye dövüyormuş.
Sirk yöneticisi gelirinin çoğalması karşısında tutukevini yenilemek için Şerif’ten yeni bir alan istemiş. Daha büyük tutukevi yaptıracak, daha çok tutuklu barındıracak ve daha çok kazanacakmış. Şeriften aldığı toprağın üzerine yapıyı kurarken, tutuklular korkmaya başlamışlar. Yeni tutukevinde küçük hücreler yapılıyormuş. Herkese küçük bir odacık… Yapıda insanca yaşam koşulları varmış ama, bodrum katta ses geçirmez duvarları olan salonlar da yapılıyormuş. Tutuklular, yeni tutukevine taşınınca, oradan sağ çıkmayacaklarını anlamışlar. “Nasıl olsa öleceğiz. Dayaktan öleceğimize kendi isteğimizle ölelim.” Diyerek açlık grevine başlamışlar. Amaçları aslan eğiticisinin davranışını Şerif’e duyurmak ve acılara son vermekmiş. Şerif o güne değin tutukevine gelip buradakileri hiç dinlememiş, ya da tutukevini denetleme gereği bile görmemiş. O, yeni aldığı aracıyla kasaba sokaklarında gezinip kasaba halkına hava atmakla uğraşıyormuş.
O günden sonra tutuklular, ne verilen yemeği yemişler, ne de aslan eğiticisinin kırbacını tatmışlar. Tutukevindeki direniş önceleri kimselere duyurulmamış. Ama bir aydan uzun bir süre geçince tutukluların sağlıkları bozulmaya başlamış. Toplu ölümleri söz konusu olmuş. Şerif de tutukevi yöneticileri de zor durumda kalabilirmiş…
Şerif halkı toplamış.
- Tutukevinde direniş var. İnsanlar kendilerini öldürmek istiyorlar. Yeni tutukevinde insanca yaşam koşullarını neden istemediklerini anlamıyorum. Onlara direnişi durdurmaları için yardımcı olun.
Demiş ve halktan destek istemiş. Halk sessizce Şefir’i dinlemiş. Önemli bir yorum, ya da karşı çıkış olmamış. Nasıl olsun ki? Sirk yöneticisi bir yolunu bulur, cambazları kullanır onlara da bir suç yükler ve tutuklanmalarını sağlarmış. Suçlanmak önemli değilmiş. Asıl sorun aslan terbiyecisinin kırbacının acısını hissetmekmiş. O acıyı bilmeyen yokmuş. Kafeslerin çevresine yaklaşanlar, içeriden gelen çığlıklarından koşulların ne zor olduğunu biliyormuşlar. O kırbacı yiyince, kendini savunmak isteyen, öfkelenip saldırmayan olamazmış.
Sonunda Şerif ve yardımcıları direnişi durdurmak için tutukevine gitmişler. Bombalar kullanmışlar, silahlar patlamış. Zavallı tutuklular, açlıktan yarı ölü, zorla kafesten çıkarılıp yeni tutukevine taşınmışlar. Eski sirkten bozma tutukevi kullanılmayacak duruma gelmiş. Kafesler parçalanmış. Duvarlar yıkılmış.
Şerif halkı yine toplamış.
- Direnişi baskınla kırdık. Az sayıda ölü var. Tutuklular yeni yerlerine taşındılar.
Diye yapılanları özetlemiş. Halk yine yorum yapmadan sessizce dağılmış… Bir çoğunun gözlerinden sicim gibi yaş akıyormuş…
Bir sonraki gün Şerif eski tutukevine çağrılmış. Kafeslerin hiçbir yerinde değilmiş. Sirk yöneticisi kafesleri kimin aldığını bilmediğini söylemiş. Kafesleri tüm aramalarına karşın bulamamışlar.
Bir sabah Şerif uyanıp evinden çıkmak için kapısını açmak istemiş. Ama kapı açılmamış. Dışarıda toplanan halk parmaklarıyla Şerif’in evini gösterip, göbeklerini hoplarak gülüyormuşlar. Gece kasabalılar, sakladıkları aslan kafeslerini getirip Şerif’in evini içine alacak biçimde yeniden kurmuşlar. Sabah, Şerif uyandığında kendini, aslan kafeslerinden oluşan bir hücrenin içinde bulmuş.
Yaşam böyledir. Bazen davranışlarınızla kendi çevrenize ördüğünüz kafesin içine kalır kendinizi tutuklarsınız…
Etiketler:aslan kafesi, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal oku. masallar diyarı, Peri masalları
Mart 13th, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

Yeşil saplı kırmızı Çiçek
Bir sabah Küçük çocuk okuldayken Öğretmeni seslenmiş:
- “Bugün resim yapacağız. ”
Küçük çocuk çok sevinmiş. Resim yapmayı çok severmiş. Her türlü resim yapabilirmiş:
Aslanlar, kaplanlar, tavuklar, inekler, trenler ve tekneler.
Mum boyalarını çıkarmış ve başlamış çizmeye ama öğretmeni:
- “Bekleyin! Daha başlamayın.” diye bağırmış. Herkes hazırlanana kadar beklemişler.
- “Şimdi Çiçek resmi yapacağız.” demiş öğretmeni, Küçük çocuk sevinmiş. Çiçek resmi yapmayı çok severmiş. Güzel güzel çiçekler yapmaya başlamış. Pembe, portakal rengi ve mavi rengarenk çiçekler.
Ama öğretmeni
- “Bekleyin! Ben size nasıl yapacağınızı göstereceğim.” demiş. Tahtaya bir çiçek resmi çizmiş. Sapı yeşil, kendisi kırmızıymış.
- “İşte böyle. Tamam şimdi başlayabilirsiniz.” demiş öğretmeni. Küçük çocuk öğretmeninin çizdiği çiçeğe bakmış. Sonra da kendi çiçeğine. Kendi çizdiği çiçeği daha fazla sevmiş. Ama bunu söylememiş. Kağıdın öteki yüzünü çevirmiş ve öğretmeninkine benzer bir çiçek çizmiş. Yeşil saplı kırmızı renkli bir çiçek.
Başka bir gün küçük çocuk kapıyı kendi başına açabilmeyi başardığında öğretmeni ;
- “Bugün hamur çalışacağız.” demiş.
Küçük çocuk çok sevinmiş. Hamurla oynamayı çok severmiş. Hamurdan çeşitli şeyler yapabilirmiş: Yılanlar, kardan adamlar, filler, fareler, arabalar, kamyonetler ve hamurunu yoğurmaya başlamış.
Ama öğretmeni;
- “Bekleyin! Daha başlamayın.” diye bağırmış ve herkes hazırlanana kadar beklemişler.
- “Şimdi tabak yapacağız.” demiş öğretmeni Küçük çocuk çok sevinmiş Tabak yapmayı çok severmiş. Çeşitli boyalarda ve şekillerde tabaklar yapmaya başlamış.
Ama öğretmeni;
- “Bekleyin!. Ben size nasıl yapılacağını göstereceğim.” demiş ve herkese derin bir tabak nasıl yapılır göstermiş.
- “İşte böyle. Tamam şimdi başlayabilirsiniz.” demiş öğretmeni.
Küçük çocuk bir öğretmeninin yaptığı tabağa bakmış, bir de kendi yaptığı. Kendi yaptığı tabağı daha çok beğenmiş. Ama bunu kimseye söylememiş. Hamurunu tekrar top haline getirmiş ve öğretmeninkine benzer bir tabak yapmış. Bu derin bir tabakmış. Çok geçmeden küçük çocuk beklemeyi öğrenmiş İzlemeyi de. Öğretmeninkine benzer şeyler yapmayı da Çok geçmeden Kendine özgü şeyler yaratamaz olmuş.
Daha sonra küçük çocuk ve ailesi başka bir şehirde yeni bir eve taşınmışlar. Ve küçük çocuk başka bir okula gitmek zorunda kalmış.
Bu okul diğer okuldan daha da büyükmüş. Dışarıdan içeriye açılan bir kapısı da yokmuş. Oldukça büyük basamaklardan çıkmak zorundaymış. Sınıfına ulaşmak için bir de uzun bir koridordan yürümek zorundaymış.
Daha ilk gün Öğretmeni;
- “Bugün resim çizeceğiz.” demiş.
Küçük çocuk çok sevinmiş. Öğretmeninin komut vermesini beklemiş. Ama öğretmen hiçbir şey söylememiş, sadece sınıfın içinde, öğrencilerin arasında gezinmiş. Küçük çocuğun yanına gelince,
- “Resim çizmek istemiyor musun?” diye sormuş
- “İstiyorum” demiş küçük çocuk
- “Ne çizeceğiz” diye sormuş küçük çocuk
Öğretmeni; – “Buna sen karar vereceksin” demiş.
- “Nasıl çizeceğim?” diye sormuş küçük çocuk
- “Nasıl istersen öyle” demiş öğretmeni.
- “Hangi renkle boyayacağız?” diye sormuş küçük çocuk
- “Hangi renkle istersen onla” demiş öğretmeni
- “Eğer herkes aynı resmi çizerse, aynı renkle boyarsa kimin yaptığını nasıl anlayabilirim?” demiş öğretmeni
- “Bilmiyorum!” demiş küçük çocuk.
Ve pembe, portakal rengi ve mavi çiçekler yapmaya başlamış. Yeni okulunu çok sevmiş ön kapıdan sınıfa bir kapısı olmasa bile..!
Helen Buckley
Etiketler:çocuk masalları, masal, masal alemi, masal dinle, Masal diyarı, masal dünyası, masal oku, masallar, masalsız çocuklar, Peri masalları, seçmece masallar, yesil saplı kırmızı çiçek
Mart 13th, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin
Orman Perisinin Gülleri

Yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir peri yaşarmış. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes perinin güllerine hayran kalırmış. Peri de güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş.
Genç peri gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Peri güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış fakat genç peri güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş. Kendi kendine “güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam.” diyormuş. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış.
Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç peri sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona “küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak” diye güzel sözler söylüyormuş. Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş. O kadar güzelmiş ki onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Peri de bunun farkındaymış ve çok mutluymuş. Fakat sarı gülün de bir gün solacağını bildiği için, içten içe bir üzüntü duyuyormuş.
Aradan bir gün geçmiş, bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş. Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmuş, yerlerini yeni tomurcuklara bırakmışlar: güzel, sarı gül dışında! Bir ay geçmesine rağmen sarı gül solmamış, benzersiz güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Peri ilk başta bu işe çok şaşırmış fakat yine de sevinçliymiş. Çünkü güllerinin en güzeli solmamış. İyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormuş. Gel zaman git zaman; peri, bu işten sıkılmaya başlamış.
Sarı gül hiç solmuyormuş, fakat bu periye artık mutluluk vermemeye başlamış. Çünkü peri sarı güle dair hiçbir umut taşımıyormuş içinde. Önceden gülleri solduğu vakit, yeni tomurcukların ne zaman çıkacağını merak ederek onlarla sabırla ilgilenir, umutla güllerinin açılacağı zamanı beklermiş. Fakat şimdi sarı gül hiç solmadığı için böyle düşünceleri kalmamış. Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmiş. Yetiştirdiği güllerinin solmamasını isteyerek ne kadar yanlış düşündüğünü anlamış. Her şeyi doğal haliyle sevmek en güzeliymiş. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, doğadaki her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar vermiş. Orman perisi uzun yıllar, bahçesinde yetiştirdiği güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüş.
Etiketler:masal, masal dinle, Masal diyarı, masal oku, orman perisinin gülleri, Peri masalları, seçme masallar
Mart 13th, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin
Katı Yürekli Zengin
Ayna ayna, güzel ayna
Ayna ayna, şeker ayna
Ayna ayna, cici ayna; kim neler yaşamış anlat bana…
Ve sevgili aynacık gece mavisinde başlamış anlatmaya…
Güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengarenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler, sümbüller… birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış.
İşte böylesine güzel bir bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç de zorlanmazlarmış. Gözlerini açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş.
İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes güler yüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış.
Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiç kimseden hoşlanmadığı için hiççimse de ondan hoşlanmazmış.
Bir gün elbiseleri yıpranmış, açlıktan benzi solmuş bir adam bu katı yüreklinin evine varmış, kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi, karşısında bir dilenci görünce onu uyarmak istemiş ve demiş ki;
– Bu evin sahibi çok katı yüreklidir. Sana hiçbir şey vermez. Ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur. Yoksa kalbini kırar.
Hizmetçi dilenciye bu sözleri söylerken evin sahibi çıkagelmiş. Gür sesiyle evi inleterek;
– Kimdir beni rahatsız etmekten çekinmeyen, diye sormuş.
Dilenci elini uzatarak;
– Efendim, ben çok açım. Bir parça ekmek vererek iyilikte bulunmak istemez misiniz, demiş.
Adam öfkeden ne yapacağını şaşırarak dilenciye haykırmış:
– Sor bakalım, bu memlekette benim evimden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmış mı? Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara. Ne diye sana yardım edeyim!
Bu sözleri işiten zavallı dilencinin kalbi kırılmış. Usulca elini çekmiş, tek kelime etmeden dönmüş gitmiş. Fakat adamın o halini merak etmemek mümkün mü? Dilenci de merak etmiş tabiî. Kendi kendine konuşmuş durmuş:
– Ben fakirim, hiç gülmesem “niye gülmüyorsun” diye soran olmaz. Peki bu adamın derdi ne? Aç değil, açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar parası var. Ama güldüğü hiç görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk almasını öğrenememiş. İnsanlardan köşe-bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde!
Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş. Belki on yıl, belki on-beş… Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış her yanı. Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş uçmuş. Daha ne olup bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı kapı dolaşıp bir parça ekmek için el açmaya başlamış.
Bir gün şehrin sokaklarında böyle dolaşırken, ihtişamlı bir evin karşısında durmuş. Ve ona bakmaya başlamış. Eski günleri, o çok zengin olduğu günleri hatırından geçirir gibi uzun uzun bakmış eve. Sonra da gidip kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi karşısında bir dilenci görünce konuşmadan içeri girmiş. Kısa bir süre sonra geri döndüğünde elinde bir sepet yiyecek varmış. Sepeti dilenciye uzatırken hayretle bağırmış:
– Olamaz! Siz, siz böyle ne hallere düştünüz.
Hizmetçinin sesine gelen evin sahibi, merakla sormuş:
– Ne var, ne oluyor?
Hizmetçi, eskiden yanında çalıştığı beyin şimdi bir dilenci olduğunu, buna çok üzüldüğünü söylemiş. Ev sahibi ise dilenciyi tanıyınca bu duruma pek şaşırmamış:
– Ben, bir zamanlar onun kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni evinden kovdu ve benim kalbimi kırdı. Öyle zengindi ki, gözü hiç kimseyi görmezdi. Demek ki, ondan alınan bana verilmiş. Üzülme, onu içeri al. İstediği kadar yesin içsin.
Dilenci içeri alınmış, krallara layık bir şekilde ağırlanmış. Adam yaptığı hatayı anlayarak;
– Hakkınızı helâl edin efendim, demiş. Şükürler olsun ki, henüz yaşıyorken sizinle karşılaştım. Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim.
Bu iki insan uzun seneler beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam gülmeyi; insanlara yardım etmenin ne kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş…
Etiketler:çocuk masalları, katı yürekli zengin, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal dünyası, masal oku, Peri masalları
Mart 13th, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin
Nilüfer perisi

Sabahın erken saatlerinde, henüz daha güneş bile doğmadan önce, çiğ damlaları nilüfer çiçeklerinin üzerinde nazlı nazlı salınmaya başlamışlardı. Çiğ damlaları oluştukça, nilüferler daha da parlaklaşıyorlardı. Nilüfer tomurcukları yavaş yavaş açılıp doğan günü karşılamaya hazırlanıyorlardı. Tomurcuklardan biri daha yavaş açılıyordu. Bir bebeğin uykusunu, güzel rüyasını bırakmak istememesi gibi nazlanıyordu.
Tomurcuğun her yaprağı açıldıkça, etrafa ışıklar saçılıyordu. Rengarenk ışıklar, sanki bir bebeğin gülüşüyle geliyordu. Güneş doğarken, parlak gri olan gölün suları, beyaz, pembe nilüfer çiçekleri onların yemyeşil yaprakları ile bir mucizeyi kucaklamaya hazırlanıyordu. Güneş yavaşçacık, mutluluk dağıtarak, nilüfer perisi ile birlikte doğdu. Nilüfer perisi, minicik , güneşin ilk ışıltıları kadar mutlu, bir bebek kadar masum, kar tanesi kadar kırılgan, bir periydi. Nilüfer perisi çok şanslıydı çünkü o pırıl pırıl bir gölde dünyaya gelmişti.Nilüfer perisi çok mutluydu.
Onun için yepyeni bir serüven başlamıştı. Daha gözlerini açıp etrafı seyrederken, bu seferki hayatında çok şanslı olduğunu düşündü. Burası etrafı çam ormanlarıyla kaplı bir göldü.Ormanı seyre dalmışken, güzel bir müzik dikkatini çekti. Sanki ormanın oluşumuyla beraber doğmuştu bu müzik. Etrafına baktı. Önce kurbağalar çıktı müzisyenlerden; sonra zilleriyle çekirgeler, kemanlarıyla ağustos böcekleri balıklar dans ederek müziğe eşlik ediyorlardı. Orkestra çok genişti.
Tüm göl bu müziğe eşlik ediyordu. Nilüfer perisi buna inanamadı. Daha önceki hayatlarında nice mutlu göller, mutsuz göller, ışıltılı, bol balıklı, özel kokulu göller gördüyse de bu göl diğerlerinden çok farklıydı.Gülümseyerek müziğin tadını çıkardı. Sonra müzisyenleri incelemeye başladı. Yüzleri nasıl da mutlulukla ışıl ışıl parlıyordu. Tek tek hepsini inceliyordu, ki unutmasın, bu görüntü bundan sonra da yaşayacağı hayatlarda ona mutluluk versin. Ağustos böceğine gelince orada kalıverdi. İkisinin de gözleri birbirine kenetlenmişti, sanki o anda tüm dünya durmuş sadece müzik ve ormanın büyülü kokusu kalmıştı. Ama bu arada, onlar farketmeseler de, önce müziğin ve dansın ritmi bozuldu, sonra da sustu.
En son aşıklar anladılar müziğin durduğunu. Herkes onlara bakıyordu. Nilüfer perisi kendini tutamadı, bir kahkaha attı. Müzik ve dans yeniden başladı. Müziğin sonunda çok acıkmışlardı. Sofralar kuruldu. Ağustos böceği ve nilüfer perisi beraber oturdular. Konuşmaya başladılar. Aslında, ne söylediklerini kendileri bile bilmiyorlardı, konuşan daha çok gözleriydi.Yemekten sonra bütün göl hayvanları dinlenmeye gitti. Sadece ağustos böceği ve nilüfer perisi kaldı. Göl birden sakinleşmiş, durgun bir hal almıştı. Hafif bir meltem esiyordu.
Bir süre bu sessizliği dinleyip beraber olmanın mutluluğunu yaşadılar. Sessizliği ağustos böceği bozdu.“Nilüfer perisi kanatların yeterince olgunlaştı. Artık uçabilirsin. Ormanı tanımak ister misin?” dedi. Nilüfer perisi bu teklifi sevinçle kabul etti. Uçarak ormana ulaştılar. Orman nasıl da hoş kokuyordu. Rengarenk çiçekler kaplamıştı tüm ormanı. Ağaçlar çok büyüktü. Gördükleri bütün hayvanlar gülümsüyordu. Küçücük bir yavru sincap, nilüfer perisini görünce çok mutlu oldu. Ellerini sevinçle çırpmaya başladı. Bir yandan da annesini çekiştiriyordu.“Anne bak bak o kim?” diye sordu.
Nilüfer perisi yavaşça minik sincabın yanına geldi. “Merhaba ben nilüfer perisiyim” dedi. Yavru sincap gözlerini kocaman kocaman açmış hiç sesini çıkarmadan nilüfer perisine bakıyordu. Anne sincap nilüfer perisini ve ağustos böceğini selamladı. Onlara en güzel yemeklerini ikram etti. Sonra “gelin” dedi, “ben gezdireyim ormanımızı; önce baykuş ailesiyle tanıştıracağım sizi.” Gerçekten de anne sincap, başta baykuş ailesi olmak üzere, bütün orman sakinleri ile tanıştırdı nilüfer perisini. Bu oldukça yorucu olmuştu. En son kaplumbağa ailesiyle tanıştılar. Kaplumbağalar da onlara serin şerbetler ikram ettiler. Nilüfer perisi bu geziden hoşnuttu ama sanki herkes birşeyler saklıyordu.
Bu rahatsızlık verici durumdu ki, nilüfer perisini en çok üzen ağustos böceği bile bu sırra dahildi. Herkes çok mutlu görünmesine rağmen gözlerde saklanamayan bir hüzün vardı. Orman halkının bilmediği bir şey vardı, nilüfer perileri istedikleri zaman düşünceleri okuyabiliyorlar ve hayalleri görebiliyorlardı. Nilüfer perisi teker teker düşünceleri okumaya başladı. Gizledikleri şey bir bataklıktı. Ama bataklıkta neyi gizlediklerini anlayamıyordu çünkü bu ormanda bataklık olması gizlenecek bir şey değildi. Hatta orayı uçarken bile görmüşlerdi. Kaplumbağa ailesine sordu; “Ben henüz bataklığı görmedim, orayı bana göstermeyecek misiniz?”
Herkes şaşkınlıka birbirine baktı. İlk konuşan ağustos böceği oldu. “Evet, nilüfer perisine hâlâ bataklığı göstermedik, haydi bataklığa gidelim” dedi. Herkes biraz ürpererek baktı birbirine, isteksizce “tamam” dediler.Bataklık hiç de uzak değildi. Nilüfer perisi için birazcık ilerdeydi. Ama orman halkı birbirlerine yardım ederek bile olsa çok yavaş ilerliyorlardı. Sonunda ulaştılar bataklığa, bataklıkta onları üstü başı kir içinde bataklık cini karşıladı. Bu durumdan cin çok mutlu olmuştu, ama orman halkı hiç mutlu gibi görünmüyordu. O şirin hayvanların yerini, asık suratlı bir topluluk almıştı.
Hepsi aksi ve küçümser bakışlarla bakıyorlardı bataklık cinine. Ama bataklık cini, onları gördüğü için o kadar mutlu olmuştu ki, nilüfer perisini bile gözleri görmüyordu. Durmaksızın çığlıklar atıyor bir oraya bir buraya zıplıyordu. O zıpladıkça etrafa çamurlar sıçrıyor, çamurlar sıçradıkça bataklık cini daha da çok kahkaha atıyordu. Nilüfer perisi bataklık cinini çok sevmişti. O da hemen onunla beraber çamurlarda zıplayıp hoplamaya başladı. İkisi beraber çok eğleniyorlardı. Orman sakinleri, gözlerini kocaman kocaman açmış nilüfer perisine bakıyorlardı. Fısıltılar başladı hemen, kimi nilüfer perisinin asla temizlenemeyeceğini, artık hep böyle pis kalacağını, kimi de onun ruhunu şeytanın çaldığını söylüyordu. Nilüfer perisi bunların hepsini anladı. Demek onun için bataklığa gelmiyorlardı.
Üstelik bataklık cininden de korkuyorlardı. Bataklık ciniyle kimse görmeden konuştu. Sonra da çok yorulduğunu ve çok acıktığını söyledi. “Hadi yemek yiyelim” dedi orman halkına. Kimseden ses çıkmadı. Ağustos böceği “hadi bakalım” dedi. “Geri dönüyoruz. Yemek yiyeceğiz.”Baykuş arka çıktı hemen , “Önden kuşlar gitsin, hazırlıklara başlasınlar.” Önce isteksiz olanlar bile hazırlıklar başlayınca neşelendiler. Onlar sofrayı hazırlaya dursun, nilüfer perisi ve bataklık cini de göle gitmiş yıkanıyorlardı. Nilüfer perisi, iyice temizlenmesi için bataklık cinine yardım etti. Üstünden o çamurlar gidince, ortaya çok şirin bir cin çıktı. Temizlendikten sonra, şölene katılmak için, birlikte yola çıktılar.
Oraya vardıklarında, baykuş dışında kimse bataklık cinini tanımamıştı. Baykuş hemen onların yanına yaklaştı ve onları onur konuğu masasına oturttu. Sonra da misafirlere bataklık cinini tanıttı. Bataklık cininin onur konuğu masasına oturmasıyla beraber şölen başladı.Şölen başlamıştı ama misafirler hâlâ büyük bir şaşkınlık içindeydiler. Kimse bataklık cininden gözlerini alamıyordu. Bugüne kadar korktukları bu minicik, şirin yaratık mıydı? Bataklık cini büyüklere göre hâlâ çirkindi, ama çocuklara göre çok şirindi. Çocuklar hemen onun yanına geçtiler. Bütün yemek boyunca gülmeleri hiç kesilmedi.
Bataklık cini gülmeyi, eğlenmeyi seviyordu ve onun bulunduğu ortam mutlaka neşeli olurdu. Yemeğin sonunda herkes neşe içinde masadan ayrıldı. Artık bataklık cininden korkmuyorlardı. Hatta onu sevmeye bile başlamışlardı. Artık bataklık korkulması gereken bir yer olmaktan çıkmıştı. Şölenin sonunda bataklık cini hem nilüfer perisine, hem baykuşa, hem de ağustos böceğine teşekkür etti. Mutlulukla bataklığına döndü.Nilüfer perisi ve ağustos böceği göle doğru yola çıktılar. Ama ikisi de biraz yalnız kalmak istiyorlardı. Bir süre birlikte kaldılar. Nilüfer perisi gitmeden önce onlara bir armağan vermek istiyordu.
Ağustos böceğinin aklından geçenleri okudu. O nilüfer perisinin hiç gitmemesini, hep beraber olmalarını istiyordu. Bu imkansızdı, nilüfer perileri sadece bir gün yaşardı. Artık akşam oluyordu. Gitme vaktine az kalmıştı. Birden aklına geldi. Bu gölde hiç göl insanı görmemişti. Halbuki neredeyse tüm göllerde göl insanları olur; hem güzel sesleri, hem sorunlara hemen çözüm bulmalarıyla tüm göl halkının sevgisini kazanırlardı. Onlara göl insanlarını armağan etmeliydi. Nilüfer perisinin bir an önce göl perisini bulması gerekiyordu. Sadece göl perisi göl insanlarını çağırabilirdi. Ağustos böceğine çok acil göl perisini bulması gerektiğini söyledi ve hızla oradan ayrıldı.
Nilüfer perisinin, göl perisini bulması zor olmadı. Ona isteğini anlattı. Göl perisi de büyük bir zevkle kabul etti ve göl insanları ile bağlantıya geçti. Sonra nilüfer perisine dönüp o gitmeden önce gölde olacaklarını söyledi. Nilüfer perisi teşekkür ederek oradan ayrıldı.Nilüfer perisi göle döndüğünde artık güneş batmak üzereydi, göl güneşin son ışıklarıyla rengarenk olmuştu. Muhteşem bir görüntüydü . Göl orkestrası bu sefer hüzünlü bir melodi çalıyordu. Çünkü nilüfer perisi birazdan geldiği nilüfere dönüp, uykuya dalacaktı. Tekrar uyandığında artık orada olmayacaktı. Nilüfer perisinin iyice uykusu gelmişti. Göl sakinleri ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. O sırada göl insanları güzel sesleriyle şarkılar söyleyerek geldiler. Birden hüzün kayboldu.
Ortalık yeniden canlandı. Nilüfer perisi bile el çırpıyor, dans ediyor, bu neşeli müziğe eşlik ediyordu. Müziğin sonunda nilüfer perisi yavaşça doğduğu nilüfere döndü. Bütün göl halkını, orman halkını, göl insanlarını selamladı. Dilerim yine görüşebiliriz dedi ve nilüferin içinde kıvrılıp, nilüferin onu yumuşakça örtmesini istedi. Bütün canlılar nilüfer perisinin aralarından ayrılmasından dolayı çok üzgündü. Ama o, onlara göl insanlarını hediye etmişti. Onlara mutluluk vermişti, içtenlikle ona teşekkür ettiler. Nilüfer perisinin de istediği gibi şarkı ve dansa devam ettiler…
http://www.Dostyakasi.com adresinden altintidir.
Etiketler:çocuk masalları, masal, Masal diyarı, masal oku, masaln dinle, nilufer perisi, nilufer perisi masalı, Peri masalları