Masal diyarı
Masallar diyarı

Son Yazılar

Facebook Sayfamız

 

Nisan 14th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

kaybolan

Kaybolan hazineler

Sevgili aynacık gecelerden bir gece o güzel masallarından birisini seçerek padişah kızının yanına gelmiş: Ey padişah kızı, bu gece sana uzun bir masal anlatacağım. İyi dinle. Gözlerini hemencecik uykuya teslim etme.

Uzun zaman önce; belki bin yıl, belki iki-bin yıl önce bir padişah varmış. Bu padişah çok uzak memleketlerin birisinde yaşıyormuş. Bu ülke öyle uzakmış ki, oraya varmak için yüz tane dağ, elli tane ova, beş-yüz tane de ırmak geçmek gerekiyormuş. İşte ben sana bu ülkede geçen bir olayı anlatacağım bu gece.

Birgün ülkenin padişahı veziri ile beraber şehri dolaşmaya çıkmış. Herkes kendi işiyle ilgileniyor, bir koşturmacadır devam ediyormuş. Her sabah olduğu gibi bu sabah da dükkanlar bir bir açılmış. Padişah, halkının böylesine çalışkan olmasından büyük bir memnunluk duyuyormuş.

Yürürken karşılarına bir demirci dükkanı çıkmış. Demirci, ikidebir örsün başına geliyor ve ağlıyormuş. Öyle bir ağlıyormuş ki, görenin merak etmemesi mümkün değilmiş. Bütün gün bunu yaptığı için hiç müşterisi kalmamış zavallı adamın. Çünkü ağlamaktan iş yapamıyormuş. Tabiî ki durumu gören padişah da meraklanmış.

- Çok garip, demiş içinden. Ne ola ki bu adamın derdi? Bilebilsek de bir yardımımız dokunsa.

Hemen vezirine emir vermiş:

- Tez öğrenin bu adamın derdini, bana haber verin.

Yürümeye devam etmişler. O sokak senin, bu sokak benim dolaşıyorlarmış. Padişah halkının durumunu merak ettiği için her şeyi inceliyormuş.

Karşılarına bir bahçe çıkmış. Bahçede çeşit çeşit ağaç varmış. Birden gördükleri şeye inanamamışlar. Bahçıvan kocaman bir elma ağacının yanında bekliyor, birden ağacın başında bir şey görmüş gibi sevinçle ağaca tırmanmaya başlıyor, fakat ağlaya ağlaya geri iniyormuş. Padişah hiçbir anlam verememiş adamın bu davranışına:

- Acep bu bahçıvanın derdi ne ki?

Vezirine dönmüş ve;

- Bu adam neden böyle yapmaktadır öğrenesin, demiş.

Padişah vezirle beraber yine yoluna devam etmiş. Hava öyle güzelmiş ki, yürüdükçe yürümek istiyorlarmış. Her taraf yemyeşilmiş. Rengarenk çiçeklerin kokusu insanı sevince boğuyormuş. Neşeyle biraz daha yürümüşler. Bu sefer de karşılarına bir dilenci çıkmış. Bu dilencinin gözleri görmüyormuş. Fakat garip olan, yoldan gelip-geçen insanlar bu dilencinin ensesine bir tokat indirip avucuna para bırakıyorlarmış. Dilenci her tokat yiyişinde;

- Sağolun, eksik olmayın; diyormuş.

Padişah hayretler içinde kalmış. “Acaba bu insanlar delirmiş de benim mi haberim yok”, diye kendi kendine sorar olmuş. Bir yandan da kızıyormuş:

- Şu devletin padişahıyım. Bu insanların bir derdi olmalı ki böyle garip davranıyorlar. Ve ben bütün bunlardan habersizim. Kimbilir daha kaç kişi böyle acı çekiyor.

Vezirine;

- Bu dilencinin de derdini dinleyin, demiş. Hepsinin başına ne geldiğini tez öğrenmek isterim.

Padişah ile vezir saraya dönmüşler. Fakat padişah huzursuz, bütün gördüklerinden şaşkına dönmüş.

Vezir hemen ertesi gün bu üç adamı saraya çağırtmış. Demirci, bahçıvan ve dilenci biraz korkmuşlar. Fakat emir padişahtan, gitmek zorundaymışlar. Endişeli endişeli sarayın yolunu tutmuşlar. Önce demirci başlamış başından geçenleri anlatmaya:

- Birgün dükkanımın önünden tavuk satan bir adam geçiyordu. Onu hemen durdurup iki tane tavuk satın aldım. Çırağımla bu tavukları eve gönderdim. Çırağa, “Hemen ikisini de pişirsinler. Birini kendileri yesin, diğerini de bana göndersinler. İşim çok. Bütün gece çalışabilirim.” dedim. Akşam vakti çırak tavuğu getirdi bana. Öyle acıkmışım ki, ocağın başına soframı kurdum. Oturdum bir güzel tavuğu yemeye başladım. O sırada örsün yanında bir kedi ortaya çıktı. Nereden geldiğini görmemiştim. Yediğim tavuktan istediği açıktı. Miyavlayıp duruyordu. Fakat ne kadar yalvardıysa tek bir lokma dahi vermedim kediye. Tavuğun bir budu bir de kanadı kalmıştı geriye. Tam kanadı yiyecekken kedi konuşmaya başladı: “Bana o kanadı verirsen, karşılığında sana yüz tane altın veririm.” Kedinin konuşması beni şaşırtmıştı, ama onu dinlemedim. Kanadı da afiyetle yedim. Tavuğun budunu elime almıştım ki, kedi yine konuşmaya başladı: “Budu yeme. Bana ver. Buna karşılık sana bir hazine veririm.” Ben kediyi kovaladım. Ve budu da bir güzel yedim. Budu tam bitirmiştim ki kedinin birden ortadan kaybolduğunu farkettim. Nereye gitmişti anlamadım. Fakat kedinin bulunduğu yerde bir parıltı vardı. Yaklaştım, bir de ne göreyim. Bir delik ve bu delikten bir hazine görünüyor. Elimi uzattım. Ama elimi her uzatışımda hazine kayboldu. Çıldıracaktım. Uzaklaşıyordum, hazine ortaya çıkıyordu. Yaklaşıyordum, kayboluyordu. Bunun için o günden beri örse yaklaşıp yaklaşıp ağlıyorum.

Demircinin hikayesini dinledikten sonra sıra bahçıvana gelmiş. O da başına gelenleri şöyle anlatmış:

- Bir sabah meyveleri toplamak için bahçeye girdim. Elma ağacının başına çıkmış bir bir meyveleri topluyordum. Bu sırada tam karşımda duran çok güzel bir kuş gözüme çarptı. Daha önce böylesine güzel bir kuşu hiç görmemiştim. Kuşu yakalamak için elimi uzattım, fakat o daha hızlı davrandı ve beni yakaladığı gibi havalandı. Bir süre uçtuktan sonra kocaman bir gül bahçesine indik. Daha önce bu kadar güzel bir gül bahçesi de görmemiştim. Güller öyle güzel açmıştı ki, o renkte güllerin varlığını bile bilmiyordum. Akılım başımdan uçtu gitti. Bahçede deli-divane gezinirken bir ihtiyar çıktı karşıma. Beraberce bir köşeye oturduk. Benimle konuşmaya başladı: “O kuşu sana ben gönderdim. Seni alıp getirmesini ben istedim ondan. Seni oğlum olarak seçtim.” Bunları söyledikten sonra bahçenin ortasında bulunan muhteşem bir saraya gittik. Sarayda bir hazinesi vardı ve bu hazineyi bana gösterdi. Bu kadar çeşit mücevheri bir arada görmek benim için sadece rüyalarda mümkün olabilirdi. İhtiyar bana; “Yaşlandım, yakında öleceğim. Oğlum olmayı kabul edersen bütün bu gördüklerin senin olacak.” dedi. Teklifi sevinçle kabul ettim tabiî ki. İhtiyar adam bir ara dışarıya çıktı. Ben de onun gidişinden faydalanmak istedim ve bir yüzüğü cebime attım. Adam geri geldiğinde yüzündeki ifade değişmişti. Kuşu çağırdı, “Bu adamı nereden getirdiysen oraya götür. Ben böyle bir evlat istemiyorum.” dedi. Kuş beni yakaladığı gibi elma ağacının başına getirdi. Şimdi aşağıda olduğum zaman kuşu aynı yerde görüyorum. Hemen ağaca tırmanıyorum. Fakat kuş kaybolmuş oluyor. Ağlayarak tekrar iniyorum.

Bahçıvanın hikayesi de böyleymiş. Hayretle dinliyorlarmış bu garip adamların başından geçenleri. Sıra dilenciye gelmiş. Onun da hikayesini ilgiyle dinlememek mümkün değilmiş:

- Ben sapasağlam bir insandım. Gözlerim görüyordu. Bir işim vardı. Mutluydum. Yetmiş tane atım vardı benim. Onlarla yük taşırdım. İşim iyiydi. Kimseye muhtaç değildim. Fakat açgözlülüğüm yüzünden her şeyimi kaybettim. Birgün bir tüccar atlarımı kiraladı. Bütün yükü güzelce yerleştirdik ve beraber yola çıktık. Konuşa konuşa yolumuza devam ediyorduk. Bir ara adam yükün tamamının altın olduğunu söyleyiverdi. Bir anda aklıma olmadık kötülükler gelmeye başladı. Zengin olabilirdim. İçimdeki ses tüccarı öldürmemi söyleyip duruyordu. Issız bir yerden geçiyorduk. Ben atları durdurdum. Tüccar karşı çıktı: “İşim çok acele, durmadan devam etmeliyiz.” Fakat ben onu dinlemiyordum. “Seni öldüreceğim ve bütün altınlar benim olacak.” diyordum adama. Adam altınların yarısını teklif etti, ama kabul etmedim. İlle de hepsi olacak diye tutturmuştum. Hem adamı bırakırsam beni şikayet etmesinden korkuyordum. Öldürmeliydim. Gözüm hiçbir şey görmüyordu. Bu kadar kötü kalpli olduğumu ben de bilmiyordum. Meğer öyleymiş. Demek ki para, insanı bu kadar değiştirebiliyormuş. Tam elimdeki bıçağı saplayacaktım ki, adam beni durdurdu. “Dur” dedi. “Bende bir sürme var. Göze sürüldüğü zaman toprak altında ne kadar hazine varsa hepsi görülüyor.” Bıçağı çektim. “Sür de görelim”, dedim. Keşke demeseydim. Sürmeyi cebinden çıkardı ve tek gözüme sürdü. Gerçekten de dediği doğruydu. Toprak altındaki hazineleri görebiliyordum. Bu sefer de öteki gözüme sürmesini istedim. “Olmaz” dedi. “Eğer iki gözüne sürersem kör olursun ve bir daha hiçbir şey göremezsin.” İnanmadım. Diğer gözüme de sürme çektirdim. Ve bir anda her taraf karardı. Artık hiçbir şey görmüyordum. Tüccar atlarımı da alarak kaçtı. Yaptıklarımın cezasını enseme tokat attırarak ödemeye çalışıyorum. Akılsızlığıma yanıyorum.

Padişah hikayelerin hepsini dikkatle dinlemiş, adamlara acımış. Hemen onlara hazineden para verdirmiş. Ve sarayda görevlendirmiş onları. İnsanlara başlarından geçen olayları anlatacaklarmış. Anlatacaklarmış ki hiçkimse böyle açgözlü olmasın

Naz Ferniba

Etiketler:, , , , , , , , ,

Mart 30th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin
masal3

Leylası olduğum

Zamanın birinde, hani sultanların tahtırevanlarda o yakadan bu yakaya sırtlarda taşındığı, kölelerin ard arda dizilende sonu üç dağ gerisine denk düştüğü, cariyelerin  alımlısının değil akıllısının sultan anası olduğu, akçenin altın gümüşe vurulduğu, kervanların ticareti sahiplendiği, haberin kuş ile kulaktan kulağa verildiği zamanın birinde;  güneşin sıcağı altında uçsuz bucaksız uzanan çölün vahalarından belki de en güzelinin etrafına kurulmuş, kurulduktan sonra büyüdükçe büyümüş, adı sanı memleketleri aşmış zengin mi zengin bir şehir varmış.

Şehrin her sokağı başka bir alımlı, her sokağın her evi başka bir endamlı, her evin her yaşayanı başka bir akıllı imiş. Kıvrım kıvrım dolanan, dolana dolana şehri dolaştıran bu sokakların birinde işte, göreni “ne diye gördüm de düşlerimi süsler oldu”  vahlanmalarına sürükleyen bembeyaz bir köşk boylu poslu dururmuş. Köşkte kırk odanın her birine kırk oda, kırk koridorun her birine de kırk koridor açılırmış. Giren yitermiş içinde, yittikçe de aklını yitirirmiş.

İşte bu yürekleri hoplatan cânım köşkte, bir de güzelliği dillere destan; saçı kara, gözü elâ; sağ ayak bileği herdaim gümüş halhallı, parmakları incikli boncuklu bir genç kız yaşarmış. Adı Şemîfem…

Şemîfem, herkesin hayran kaldığı köşkü ve içindekileri, bir seher vakti uykuda iken köşk ve şehir, öylece bırakıp sokaklara dalmış; yanında dillere destan güzelliği, gece karası saçı, elâ gözleri, bir de yerleri öpen fistanı varmış. Kapıdan dışarı bir tüy hafifliğinde bırakmış kendisini yel eşliğinde. Şemîfem gitmiş. Geride bir boşluk gezinmeye başlamış ondan kalan. Köşkte dev bir Şemîfem boşluğu… Şemîfem’in yatağı, boş. Şemîfem’in odası, boş. Şemîfem’in bastığı her yer, boş. Şemîfem’in dokunduğu her yer, boş. Bomboş bir köşk. Her güzelliği içinde yok eden bir boşluk karası doldurmuş köşkü. Derinden bir sirayet ediş. Sevinci yutmuş, tebessümü yutmuş, renkleri yutmuş, şatafatı yutmuş, serveti yutmuş, hareketi yutmuş, canlılığı yutmuş, hayalleri yutmuş… O cânım köşk tüm debdebesini kaybedip bir viraneye dönmüş.

Şemîfem bir başına, yıllarca içinden taşan cümleleri kovalamak adına, “olur da bir tanesini yakalarım” arzusuyla; kendisine takılan her göze “Leylası olduğuma…” bakışı uzatıyor, peşine düşen her adıma “Leylası olduğuma…” yönü çiziyor, her soruya “Leylası olduğuma…” cevabı veriyormuş. Ardında bıraktığı hayatın nasıl da yıkıldığını, her duvarın nasıl da çatladığını, boyaların dökülüp her köşeye tozun yerleştiğini; ritmin durduğunu, solukların yavaşladığını, her bir yüreğe dünya ağırlığın çöktüğünü bilmeden Şemîfem “Leylası olduğuma…” diye diye ötelere kaymış bir gölge misali.

Birgün bir eğri dala asa diye dayana dayana yürümeye çalışan, kınalı saçları yaşmağından taşan, gözlerinin feri dönmemek üzere çekilip yerini gölge oyunlarına bırakan, iki büklüm seksenlik nine titreye titreye Şemîfem’e bir el edip “kimdir şu Leylası olduğun” diye sorunca bütün alem duruvermiş sanki. Şemîfem şöyle bir sendelemiş ilkin, ardından sektelemiş. Hani her güzel sevilirmiş, hani her güzelin mecnûnu bol olurmuş, hani her güzel sevildiğini de bilirmiş… İşte Şemîfem mecnûnunu bulmaya çıkmışmış yola. Çölün birinde, altın kumların arasında beklemedeymiş mecnun onu. Nine kolundan tutup Şemîfem’i masmavi denizin dalgalarının serildiği uçsuz bucaksız bir kumsala götürmüş düşe kalka. O an nine buhar olup uçmuş. Şemîfem kalakalmış deniz, dalga, kumsal. Elâ gözlerini denize vurmuş.

Deniz sormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma…”

Deniz sormuş: “Mavi midir benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem mavi midir.”

Deniz sormuş: “Derin midir benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem derin midir.”

Deniz sormuş: “Sırlı mıdır benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem sırlı mıdır.”

Deniz şaşakalmış niye?

Şemîfem elâ gözlerini dalgalara vurmuş.

Dalga sormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma…”

Dalga sormuş: “Çok mudur benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem çok mudur.”

Dalga sormuş: “Hızlı mıdır benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem hızlı mıdır.”

Dalga sormuş: “Vurgun mudur benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem vurgun mudur.”

Dalga şaşakalmış niye?

Şemîfem elâ gözlerini kumsala vurmuş.

Kumsal sormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma…”

Kumsal sormuş: “Benim gibi sarı mıdır?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem sarı mıdır.”

Kumsal sormuş: “Benim gibi sıcak mıdır?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem sıcak mıdır.”

Kumsal sormuş: “Benim gibi vefalı mıdır?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem vefalı mıdır.”

Kumsal şaşakalmış niye?

Dalga demiş: “Bak denize, o olmasa ben olmaz idim.”

Kumsal demiş: “Bak dalgaya, o üstüme serilmese ben olmaz idim.”

Deniz demiş: “Dalga da kumsal da, ben hepsiyle bir denizim.”

Şemîfem kimin kime mecnûn, kimin kime leylâ olduğunu çözememiş. Sonra mecnûnsuz leylâ, kumlara bata çıka güneşe doğru yönelmiş. O ara denizden çıkagelmiş bir adam. Bir elinde altın kolye, bir elinde kılıç balığı… Şemîfem denizadama bakmış, denizadam Şemîfem’e… Sormuş denizadam. Sarı saçlarından deniz damlıyormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”

Sormuş denizadam, kılıç balığı çırpınıyormuş elinde: “Nerededir bilir misin?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem.”

Denizadam altın kolyeyi güzel boynuna geçirip Şemîfem’in, “yolunu çizsin” demiş. Ve yolların çizilebildiğini bir öğreten çıkmadığından belki, yollara daha önce hiç düşmediğinden belki, yolları yol yapanın yolcu olduğunu düşünmediğinden belki; bir kolyenin bu işi nasıl üstlenebileceğine akıl sır erdirememiş. Parmaklarıyla gerdanına sarkan sarı’yı yoklamış. Bembeyaz bir taş ışıl ışıl Şemîfem’in elâ gözlerini vadilerden aşırmış. Denizadam bir eli boş, bir elinde kılıç balığı kumsalın bir ucuna doğru ilerlemiş. Kılıç balığı kendisini mavi denizin sularına döndüremeyeceğini bile bile son çırpınışlarını yaparken Şemîfem bir kılıç balığının hikâyesine şahit olmuş böylece. Kumların sıcaklığı narin ayaklarını kavuruyormuş. Bakınmış etrafına. Kumsalın bir ucundaki sazların arasından geçip denizle buluşan ırmakla serinlemek geçmiş içinden. Koşmuş ona. Tatlı suyun tuzlu suya kavuşma noktasında basmış serinliğine.

Irmak sormuş: “Yüreğini nasıl serinleteceksin?”

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğumla…”

Irmak sormuş: “Kimdir?”

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğumdur.”

Irmak sormuş: “Nerededir?”

Demiş Şemîfem. “Bilmem nerededir.”

Irmak sormuş: “Belki denizdedir, bırak kendini maviye.”

Şemîfem ırmağın sığ sularının eşliğinde denize dalmış. Boş bir sandal yanaşıvermiş yanına sessiz sessiz.

Sandal sormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”

Sandal sormuş: “Herkesin ya mecnûnu, ya leylâsı vardır; yitmek için onda. Sen hangi demdesin?”

Demiş Şemîfem: “Demden deme geçmedeyim.”

Sonra sandala binmiş Şemîfem. Dalgaların eşliğinde sonu yokmuş gibi görünen maviliğe karışmışlar. Sandal Şemîfem’in sessizliğini dinlemiş, deniz de onların sessizliğini… Açılmışlar, açıldıkça açılmışlar, maviye boyanmışlar boydan boya. Güneş tepelerinde dans ederken Şemîfem dudaklarının kuruduğunu farkedip denizin suyunu avuçlamış eğilip sandaldan.

Deniz demiş: “Tuzluyumdur, yanarsın.”

Şemîfem içindeki yangınları söndüremediğini, her gün bu yangının bütün bedenini kapladığını, birgün gelip yangından arta kalacak olanın bir avuç külden ibaret olacağını, hiçkimsenin de bu külün bir vakitler bir insan sûretinde “aşk” diye diye gezmede kendini yitirdiğini bilemeyeceğini düşünüvermiş. Acımış biryerleri…

Sıcak arttıkça Şemîfem’in bakışları puslanmış. Güzel bir rüyaya uyandığında ise beyaz bir buluttan aşağıya düşmeye başlamış. Arkasında sarılar giymiş bir kadın onu tutmaya çalışırken bir yandan da avaz avaz bağırıyormuş, kime bu sesleniş bilinmeden: “Pazar yerinde… Pazar yerinde…”

Şemîfem’i sandalın içinde böyle uyur bulduklarında sarılar giyinmiş kadının “Pazar yerinde…” feryadını kimse duymamış. Uyuyormuş Şemîfem. Derin ve dingin. Serin suyla ince yüzünü silmişler, dudaklarından hayat suyunu damlatmışlar. Şemîfem elâ gözlerini aralamış binbir güçlükle. Güneş tüm gücünü toplamak için gecenin ardında kaybolmak üzere imiş.

Şemîfem üzerine eğilmiş bir yığın insan başını görünce “Pazar yerinde…” sözleri dökülmüş dilinden. Kahkahalar doluşmuş başucuna, niye? Anlamamış. Elinin tersiyle kahkahaları itip oturmuş. Bir dolu göz dikilmiş karşısına, “nereye böyle?” bakışıyla.

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”

Bir adam sormuş: “Kimdir, necidir, nerededir?”

Demiş Şemîfem: “Beni beklediği yerdedir; bilmem kimdir o, o bilir beni. Gördüğünde diyecektir bana, leylâ.”

Kimse bir şey anlamamış, “delidir” mırıltıları dillerinde dağılmışlar geminin dört yanına. Gemi büyük bir yelkenli imiş. Şemîfem yelkenliye ninni söylemiş. Ninniyi duyan deniz gece gece uyumaya gitmiş. Dalga gece gece uyumaya gitmiş. Mavi gece gece uyumaya gitmiş. Uyudukça her şey Şemîfem söylemiş. Söyledikçe ninni gece gece uyumaya gitmiş. Bir Şemîfem’in ızdırabı uyumamış. Izdırab her dokunduğunu kurutmuş, “ah” sesini duydukça güçlenmiş; ızdıraba ızdırab katıp ölümü tatlı göstermeye başlamış. Ölüm, allı yeşilli giyinip en işveli haliyle gezinmiş orta yerde: “Gel de kurtul, bitsin bu acı. Gel de alayım seni yanıma, dinsin bu acı. Gel bende kaybol. Gel bende durul.”

Sormuş Şemîfem: “Ölmek varmak mıdır?”

Sormuş ölüm: “İlle de varmalı mıdır?”

Sormuş Şemîfem: “Yok mudur yolun noktası?”

Sormuş ölüm: “Durmakla varılır mı?”

Şemîfem her an biraz daha tükendiğini, yolculuğun herdaim böyle sürüp gideceğini, aradığını ise ancak sonsuzlukta bulabileceğini azar azar duyar olmuş. O ara yıldızlar yağmış denize birer ikişer sağanak halinde. Uzatmış elini Şemîfem dokunmak için. Dokunup yıldız olmak için. Yıldız olup denizin sırlarına dalmak için. Belki sır olup huzur bulur, aradığının varlığında yok olmanın hazzını yaşar… belki eninde sonunda “aşk” oluşunu anlar… belki vazgeçip bu hep gitmelerden dillere destan güzelliğini yanına alıp geri, o yürekleri hoplatan köşke döner, her şey aynı tatlı yaşantılarda olduğu haline bürünür… Lakin bir gidildi mi, gidilmiştir. Geri dönüldüğünde gitmişliği hiçbir şey değiştiremez. Ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

Şemîfem yağan yıldızların altında otururken simurg çıkagelmiş. Zümrüd-ü anka… Öyle güzelmiş ki, öyle canlıymış ki Şemîfem hayran hayran tüylerini okşamış.

Sormuş Şemîfem: “Nereye böyle?”

Anka demiş: “Senin gittiğin yere.”

Sormuş Şemîfem: “Ben nereye?”

Anka demiş: “Leylâsı olduğuna…”

Sormuş Şemîfem: “Leylâsı olduğum nerede?”

Anka demiş: “Gideceğin yerde.”

Şemîfem karmakarışık oluvermiş. Gözlerinden iki damla koştura koştura yanaklarını bir yalayıp düşmüşler yere. O an Anka Şemîfem’i sırtına alıp havalanmış.

Sormuş Şemîfem: “Nereye böyle?”

Demiş Anka: “Kaf dağı’na.”

Susmuş Şemîfem. Bir Anka sırtında uçarken gözlerine önce güneş dolmuş, ardından kuşlar pır pır etmişler başının üzerinde, gökyüzü açılmış önünde.

Sormuş Şemîfem kendi kendine: “Kaf dağı nerede?”

Bir ses içinde demiş: “Kaf dağı hayallerinin ötesinde.”

Şemîfem hayallerini düşünmüş. Bir tek hayal çıkmış karşısına hayat çizgisini değiştirdiği: “Leylâsı olduğum.” Kim vermiş ona bu hayali, kim demiş “bul onu”, kim demiş “aşksız olmuyor”, kim demiş “aşk ile yürümeli, aşk ile bilmeli, aşkı dinlemeli”, kim demiş “aşk… yine aşk… ve dahi yine aşk…” Şemîfem bütün bunlardan bihaber acıyan yerini unutmaya çalışmış hep.

Anka alçalmış yere doğru birden. Sormuş Şemîfem: “Dağ nerede?”

Demiş Anka: “Dağ dediğin erişilmeyen.”

Naz Ferniba

Etiketler:, , , , , , , , ,

Mart 30th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

masal8

ALTIN  SAÇLI  KIZ


Evvel zaman içinde

Kalbur saman içinde

Cinler top oynarken eski hamam içinde

Beni yola saldırlar

Yolda bir tarak buldum

Aldım eve gittim

Ev bahçe içinde…

Zamanın birinde, bundan çok yıllar önce. Saraylarda padişahların yaşadığı, meydanlarda okların atıldığı, pazarlarda altın sikkelerle alış veriş yapıldığı zamanın birinde… Güzel bir bahçenin tam ortasına kurulu bembeyaz bir ev varmış. Bu evde altın sarısı saçları olan güzel mi güzel, alımlı mı alımlı; al yanaklı, gül dudaklı, boylu poslu, Bukle adında bir genç kız anneciği ile beraber otururmuş.

Güzeller güzeli Bukle her sabah, babaannesinden kalma bir kemik tarak ile saçlarını taramayı pek severmiş. Bir saat, iki saat hiç bıkmadan tarar da tararmış yumuşacık saçlarını. Sonra da tarağın dişlerine takılan, bir de yere dökülen tellerini itinayla toplarmış. Onları pembe ipek mendilinin içine sarar bir çekmecede saklarmış.

Oturdukları beyaz evin bahçesi öyle güzel çiçeklerle bezeliymiş ki, kokuları siz deyin on mahalle, ben diyeyim yirmi mahalle öteden duyulurmuş. Renkleri o kadar canlı, o kadar başkaymış ki; bahçenin önünden her geçen durup bakar, hayran kalırmış bu güzelliğe. Bukle’nin annesi Menzile, bir çocuk gibi severmiş bu güzel çiçekleri. Okşarmış, öpermiş; her akşam güneş batınca dağların gerisine, ay ışığı altında sularmış tek tek. Laleler onu gördüklerinde daha dik durmaya, menekşeler kokularını her köşeye yaymaya, güller iri iri açmaya çalışırlar; güzellik yarışına girişirlermiş. Hem çiçeklerle yaşamak öyle kolay da değilmiş. Çabuk küser, çabuk solar, çabuk bükerlermiş boyunlarını. Pek nazlı, pek nazenin, pek hassas, pek narin, pek kırılgan imişler. Öyleymişler işte. Sevgi imiş asıl onları besleyip büyüten.

Menzile haftada bir kere, karanlık çöker çökmez Bukle’nin altın sarısı tellerinden birisini alır, bahçedeki o güzel çiçeklerden seçtiğinin içine usulca koyarmış. Ertesi sabah da aynı çiçek bir altın verirmiş Menzile’ye. Bu, kimseye duyurmak istemedikleri bir sırmış. Anne kız böyle yaşar giderlermiş işte. Kimseye zararları yokmuş. Kimseye de muhtaç değillermiş.

Ancak insanlar çeşit çeşitmiş. İyiler de çokmuş, kötüler de… Kimin iyi, kimin kötü olduğunu ise bilebilmek pek zormuş. Günlerden bir gün nasıl olduysa, kadının biri, bir köşede durur iken Menzile’nin çiçekten aldığı altını görüvermiş. Hayret etmiş, gözlerine inanamamış, dönüp bir daha bakmış “gördüklerim doğru mu acep!” diye. Hemen aklında türlü fikirler dolaşmaya, bu fikirler bir kurt gibi beynini kemirmeye başlamış. Sonunda bu fikirlere yenilip de aklınca bir plan hazırlamış. Üzerine eski püskü, yırtık pırtık giysiler geçirip elini yüzünü kire pasa bulayıp, varmış güzel bahçeli beyaz evin kapısına.

Menzile çıkmış bu perişan görünen kadının karşısına. “Buyrun” demiş gülümseyerek. Kadın iki büklüm durarak, kısık sesle “misafir etseniz beni birkaç gün Allah rızası için” demiş ve kapının önüne yığılıp kalmış. Menzile kadına pek acımış, haline pek üzülmüş. Hemen ana kız içeri taşımışlar kadını. Yatağa yatırıp üstünü örtmüşler. Merakla başında beklemeye başlamışlar. Bir süre sonra kadın açmış gözlerini “su içsem” demiş. Bukle bir koşu su getimiş. “Açım” demiş bunun üzerine kadın. Bu sefer de Menzile koşmuş mutfağa, sıcak çorba getirmiş. Bir güzel karnını doyurmuş kadın. Ardından da açmış elerini, uzun uzun dua etmiş bu güzel insanlara:

“Allah ne muradınız varsa versin.

Sağlık, mutluluk, huzur dolsun eviniz.

Tuttuğunuz altın, sofranız bereketli olsun.

Eviniz sıcak, yüreğiniz ferah olsun.

Yarınınız güzel, seveniniz bol olsun.

Kötülük dokunamadan geçip gitsin çatınızın üzerinden.

……….”

Bir güzel dualar etmiş ki kadın oturduğu yerden, Bukle ve Menzile pek sevinmişler. Menzile “evin yoksa kal bizimle, yoldaş olursun bize” demiş. Kadın hiç beklemeden hemen atılmış. “Olur olur, kalırım” diyerek bir çığlık bırakmış havaya. Kim ne düşünür nereden bilsin Menzile. Kimin niyeti nedir nasıl bilsin Menzile.

O günden sonra birlikte yaşamaya başlamışlar beyaz evde. Güzel, temiz elbiseler vermiş Menzile kadına. Birlikte yiyip birlikte içmeye, birlikte gezip birlikte tozmaya, birlikte oturup birlikte kalkmaya kısa zamanda pek alışmışlar. Her sabah Bukle’nin altın sarısı saçlarını o tarar olmuş. Her teli itinayla toplamış, kimse görmeden bir kısmını ayırıp saklamış. Fırsat buldukça bahçeye çıkıp çiçeklere koymuş telleri. Ertesi sabah da bir bir toplamış altınları.

Günler geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmiş. Kadın usanmış bu işten. Yorulmuş, bıkmış, “yeter artık” diyerek bir gece yarısı uyurken Bukle derin derin, mışıl mışıl; almış makası eline, altın saçını kökünden tutup kesmiş bir çırpıda.

İşte o an olmuş ne olduysa, altın saçın her bir teli kocaman bir yılana dönüşüp atlamışlar kadının üstüne. Oracıkta sokup öldüreceklermiş neredeyse, Bukle “durun” demeseymiş. Kadın korkudan küçük dilini yutmuş da, bir dahi hiç konuşamamış. Ödü “pat” diye patlamış da aklı yerinden oynamış. O günden sonra da kiminle karşılaştıysa, saçının tellerini yaşmağının ucundan gösterip birşeyler geveler, birşeyler anlatmak istermiş. Lakin kimse ne dediğini bir türlü anlayamazmış bu deli kadının. Acıdıklarından eline ekmek parası tutuşturup yollarına devam ederlermiş.

Birgün bir sokağın köşesinde bağdaş kurmuş otururken ak sakallı bir dede gelip durmuş karşısında. Uzun uzun bakmış gözlerine bir şey okur gibi. Sonra da “bir adam vardı buralarda yaşayan” demiş kadına. “Nalbant idi. Herkes sever, herkes hürmet eder, herkes pek güvenirdi ona. Bir sabah senin gibi o da gördü çiçeklerin verdiği altınları. Göz bir gördü mü, akıl bir yazdı mı kenara gözün gördüklerini insan kendini tutamaz olur. Günler boyu eline iş alamadı. Gelip gidenler “niye çalışmıyorsun, hasta mısın?” diye sordular uzun süre. Nalbant kimseyle tek kelime konuşmadı. Gözünün önünden çil çil altınlar gitmiyordu. Bir damla uyku girmedi gözüne. Sonra baktı ki olmayacak; eline koluna, diline kulağına bir de aklına hakim olamayacak. Her bir şeyini, neyi var neyi yoksa olduğu gibi bırakıp çekti gitti buralardan. Kimseler bir daha haber alamadı nalbanttan. Ne nereye gittiğini öğrendiler, ne de neler yaptığını duydular. Ben sana söyliyeyim mi ne oldu nalbanta?”

Kadın gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bakmış dedeye, karşısında duran bir canavarmış gibi. Devam etmiş ak sakallı dede konuşmaya. “Nalbant şimdi padişahın sağ kolu. Vezir oldu memlekete. Eğer senin gibi tutamasaydı kendini, bu şehrin sokaklarında dolaşacak, adı “deli nalbant”a çıkacaktı belki de.”

Konuşması bitince dede yürüye yürüye uzaklaşmış kadının yanından. Onun arkasından bakakalan kadın saçını başını yola yola bağırmış da duyanlar gök yarıldı sanmış. Çocuklar öyle bir ağlamış ki üç gün üç gece susturamamışlar. Kediler korkup damdan dama atlaya atlaya başka şehirde miyavlamaya gitmişler.

Bukle’nin saçları da kısa sürede uzamış, yine eskisi gibi taranacak hale gelmiş. Açgözlü olmanın, yalan söylemenin, kötü düşüncelerin ne kadar zararlı olduğunu da daha iyi öğrenmiş. Anne kız uzun yıllar mutlu bir şekilde, beyaz evlerinde, güzel çiçekleri ile yaşamaya devam etmişler. Bir daha da kimseye güvenip evlerine almayı hiç düşünmemişler….


Naz Ferniba

Etiketler:, , , , , , , , , ,

Sitemiz Google aramalarında : Masal dinle, Masal diyarı , Masal, Masallar ve Sesli masal kelimelerince öncülük etmektedir. Oyun sitemiz Oyun ingilizce masal bölümüne girmek için: ingilizce masallar