Masal diyarı
Masallar diyarı

Son Yazılar

Facebook Sayfamız

 

Mart 19th, 2009 | in Andersen masalları | 6 tane yorum

Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.
Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.
Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.

Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.
Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu.
Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle “Kibrit var, kibrit”diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu…
Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.
Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı.

Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu.
Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.

Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı.

Isınmış, terlemeye bile başlamıştı… Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.
Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağız’ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.

Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz gecesi…Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor… Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.

Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: ‘işte, biri daha öldü’ diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş… Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu… Geldi, geldi…Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü…
Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı.

-Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler… Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.

Yazan:Hans C. Andersen,
Andersen Masalları, Remzi Kitabevi

Etiketler:, , , , , , , , , , , , ,

Mart 18th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

 

cin_ali

Düşler ülkesinde  yaşayan Ali akıllı, büyüklerine saygılı ve sevimli bir çocukmuş. Her açıdan güzelliklerle dolu bu çocuğun, küçük bir kusuru varmış. Ali pek çok çocuk gibi oyun oynamayı çok seviyormuş. Hangi çocuk oyun oynamayı sevmez ki? Ama Ali, oyundan başka hiçbir şey yapmak istemiyormuş. Kendisinden, bir iş istediğinde “Yapmam” demiyormuş ama hiç bir işi yaptığı da görülmemiş.

   Diyelim babası:

   - Gidip bakkaldan ekmek alır mısın?

   Dediğinde, hemen giyinip evden çıkıyor, bakkala değin koşarak gidip, ekmeği alıyormuş. Bakkaldan dönerken, çoğu zaman top oynayan çocuklara katılıyor, aldığı ekmeği oyun alanında bir kenarda unutup, eve çok geç ve eli boş dönüyormuş. Bunu yalnız ekmek alırken yapmıyormuş aslında. Hemen her işi, bunun gibi; ya yarım yapıyor, ya da hiç bitiremiyormuş.

   Her işi böyle olunca, doğal olarak ödevlerini yaparken de aynı davranışı gösteriyormuş. Ödev yaparken oyuna dalıp, unutuveriyormuş dersini. Annesi de, babası da onu bu huyundan vaz geçirmek için çok uğraşmışlar ama başaramamışlar. Ali hep bildiği gibi davranmış.

   Bir gün hava çok güzel ve güneşli olmasına karşın, annesi Ali’nin sokakta diğer çocuklarla oyun oynamasına izin vermemiş.

   - Önce ödevini yapacaksın. diye diretmiş.

   Ali istemediği halde, odasının yolunu tutmuş. Yüzünü asıp, masanın başına oturmuş. Defterini ve kitaplarını açmış isteksizce. Saati de tam karşısına gelecek biçimde yerleştirmiş. Kocaman çalar saatin tik tak sesleri arasında ödevini yapmaya başlamış.

   Kitabından bir sözcük okumuş, onu defterine yazmadan saate bakmış “İlerliyor mu?” diye. Saatten tik tak sesleri geliyor ama akrep de yelkovan da ilerlemiyor, yerinde sayıyormuş. Sanki Ali’yle alay eder gibi çalışma süresinin uzamasını istiyormuş, hem de gülerek. Ali dayanamayıp söylenmeye başlamış:

   - Bu ne biçim saat. Oynarken süre hemen doluyor da şimdi hiç ilerlemiyor. Sanki durdu. Tik tak sesleri olmasa, kesin durdu diyeceğim ama görünüşe bakılırsa çalışıyor da. Sakın bozulmuş olmasın? deyip saati avuçlarının içine alıp iki eli ile sallamaya başlamış. Şıngırtıya benzer sesler çıkmış saatten, sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etmiş: “Tik tak, tik tak” diye.

   Ali yine kitaptan bir sözcük okumuş. Biraz duralamış, “Süre geçsin” diye. Sonra okuduğu sözcüğü defterine yazmak istemiş. Kalemini almış eline. Tam yazmak için defterine bakacağına, gözü karşısında duran saate takılmış birden. Hiç ilerlemiyormuş. Saat olduğu yerde durmadan ses çıkarıyormuş: “Tik tak, Tik tak” diye. Yine dayanamamış. Söylenmeye başlamış:

   - Ne biçim saat bu böyle? Hiç ilerlemiyor.

   Tam bu sırada sabırla tik taklarını sürdüren saat, dayanamayıp dile gelmiş:

   - Niye kızıyorsun bana?

   Ali merakla çevresine bakınmış. Kimseyi göremeyince seslenmiş:

   - Kim konuşuyor?

   - Ben konuşuyorum. Şu karşında duran saatim ben.

   - Sen nasıl konuşuyorsun?

   - Çok üzdün beni. Baktım çok söyleniyorsun, sonunda dayanamadım konuşmaya karar verdim.

   - Ne yapayım. Sürekli sana bakıyorum. Zaman hiç ilerlemiyor. Akrep de yelkovan da hep yerinde duruyor. Halbuki oyun oynarken vakit hızla geçip gidiyor. Ders çalışırken öyle mi? Bitmek bilmiyor. Bence oyun oynarken hızlanıyor, ders çalışırken yavaşlıyor olmalısın.

   - Öyle şey olur mu? Saat hep aynı hızla ilerler. Süre değişmez. Sen oyun oynuyor olsan da, çalışıyor olsan da saat hep aynıdır.

   - Bana öyle gelmiyor ama.

   - Bak. Benim görevim zamanı doğru göstermek. Çalışken de oynarken de doğru zamanı göstermek. Bence sen oynarken, oyundan çok hoşlanıyor, zamanın nasıl geçtiğini bilmiyorsun. Ders çalışırken çok bunalıyor, hemen bitmesini istiyorsun. Bunun için hep saate bakıp, hiç çalışmadığından, zaman ilerlesin istiyorsun ve ilerlemiyor sanıp, bana kızıyorsun.

   - Sana inanmıyorum. Belki benim çalışmaktan hoşlanmadığın doğrudur ama sen de bana haksızlık yapıp, ben çalışırken yavaşlıyorsun. Ben ne isterdim biliyor musun?

   - Ne isterdin?

   - Hep oyun oynayayım, zaman hiç bitmesin. Hiç çalışmayayım.

   - Gerçekten böyle mi istiyorsun?

   - Evet.

   - Sonra ne olacak? Büyüyünce ne yapacaksın?

   - Büyümek istemiyorum ki. Hep çocuk kalayım ve oyun oynayayım. Ben oyun oynamayı çok seviyorum.

   - Hep oyun oynarsan bıkmaz mısın?

   - Neden bıkayım ki? Asıl ders çalışmaktan bıkıyorum. Hiç ders olmasa hep oyun olsa diyorum.

   - Bunu çok mu istiyorsun?

   - Evet. Hem de gönülden.

   - Benim doğru zamanı göstermemin dışında bir görevim daha var biliyor muydun?

   - Hayır nereden bileyim. Hem nedir senin diğer görevin?

   - Senin gibi hep aynı şeyi yapmak isteyenleri, hem de gönülden isteyenleri buralardan götürmek. Düşler ülkesine götürmek. Seni de götüreyim mi?

   - Annem ve babam merak ederler beni.

   - Onlar bilmezler bile. Orada zaman yok biliyor musun?

   - Nasıl yani?

   - Burada anlatamam. Onu düşler ülkesinde görüp anlayabilirsin. Sen düşler ülkesine gitmek istiyor musun?

   - Ne yapacağım orada?

   - Yalnız yapmak istediğin şeyi. Ders çalışmak istemiyorsan çalışmayacaksın.

   - Güzelmiş. Beni götürecek misin oraya?

   - Gönülden istersen götürürüm seni. Unutma, oraya gidince vazgecip dönemezsin.

   - Ne yapacağım orada?

   - Bir oyun seç kendine. Orada oynamak istediğin oyunu seç. Sonrasını düşünme. Ben seni oraya götürürüm.

   - Top oynamak isterim.

   - Nasıl oynamak istiyorsun?

   - Top sektireyim. Olur mu?

   - Sen istedikten sonra olur. Şimdi gözlerini kapat ve oynamak istediğin oyunu düşün.

   - Pekiyi.

   Ali gözlerini yummuş. Bahçede top sektirdiğini düşünerek heyecanla beklemeye başlamış. Önce uğultuya benzer sesler duymuş. Sesler çoğalıp kulaklarını tırmalamış. Daha sonra oturduğu yerden havalanıp, uçmaya başlamış. Çok kormuş. Gözlerini açamamış korkudan. Biraz sonra uğultu yavaş yavaş azalmaya başlamış. Ayakları yere değmiş birden. Sonra saatin sesini duymuş:

   - Tamam istediğin gerçekleşti. Artık gözlerini açabilirsin. Sen şimdi düşler ülkesindesin.

   Ali, yavaş yavaş gözlerini açmış. Kendisini geniş bir bahçede top sektirirken bulmuş. Çevresine bakınmış. Birçok insan, hayvan ve bitki varmış. Hep aynı hareketi yapan, ya da öylece duran. Pek anlamamış ne olduğunu. Biraz daha bakınınca karşısındaki duvarda saatini görmüş. Üzerinde ne akrep varmış ne de yelkovan. Saat, Ali’nin kendisine baktığını görünce gülümseyerek:

   - Evet. Şimdi düşler ülkesindesin. Burada hep istediğini yapacaksın. Biliyor musun? burada zaman yoktur.

   - Nasıl yani?

   - Burada hep “Şimdi” yaşanır. Dün hiç olmamıştı. Doğal olarak yarın da olmayacak.

   - Anlayamadım?

   - Şöyle diyelim istersen. Burada yalnız istediğin şeyi yaparsın. Hem de hep yapacaksın.

   - Şimdi top sektiriyorum. Hep mi top sektireceğim?

   - Evet. Çevrendekilere bak. Onlar da senini gibi. Hep aynı şeyi yapıyorlar.

   - Yorulup dinlenmek istersem?

   - Top sektirmeyi durdurman gerekli. Diyelim top sektirmekten vazgeçtin ve bir köşede oturmak istedin. Bunu yapamazsın.

   Bunun anlamı “Demin top sektiriyordun, şimdi oturuyorsun” demektir.

   Burada yapamazsın. Unutma burada geçmiş yok. Hep “Şimdi” var. Top sektirmeyi durduramazsın.

   - Yürümek, koşmak istesem?

   - Yürümek ve koşmak için hareket edebilirsin ama yol alamazsın. Yol alabilmen için belli bir hızla, bir süre gitmen gerekli. Burada zaman olmadığı için yol alman söz konusu değil.

   Yürümeye çalışırsın, koşmak istersin, hızın bile olur belki de ama yol alamazsın.

   - Senin akrep ve yelkovanın niye yok?

   - Biliyorsun akrep ve yelkovan zamanı gösterir. Burada zaman olmadığı için akrep de yelkovan da gerekmiyor. Aslında saatin olması da gereksiz. Sen hep “Şimdi’yi” yaşıyorsun. Zamanın ne olduğu, saatin kaç olduğu artık önemsiz. Senin oyun oynamak için ayırdığın süre hiç bitmeyecek. Olmayan bir şey bitmez. Zaman zaten yoktu. Nasıl yeniden yok olsun?

   - Şu tavşan ne yapıyor?

   - O da seninle aynı anda bir istekte bulundu. Hep havuç kemirmek istedi. Burada hep havuç kemirecek ama havucu hiç bitmeyecek. Karnı da doymayacak.

   - Pekiyi. Şu ilerideki adam testere ile ne yapıyor?

   - O da ağaçları kesmek istiyordu. Ağaçları hiç sevmezmiş. Seninle aynı anda bir istekte bulundu. Hep ağaç kesmek istedi. Hep ağacı kesmeye çalışacak ama hiç kesemiyecek. Şu ilerideki çırak da çalışmak istemedi. Yalnız bir çivi çakayım, ustam beni hep çalışıyor sansın istedi. O da hep o çiviyi çakmaya çalışacak ama çivi tahtaya girmeyecek.

   - Sonsuza değin böyle mi olacak?

   - Sonsuz için zaman gerekli. Unutma zaman yok burada. Zaman olmayınca sonsuz da olmaz. Burada hep “Şimdi” var.

   - Annem, babam merak edecekler beni.

   - Etmezler. Gözlerini kapatmadan önce saatin akrep ve yelkovanını anımsıyorsan eğer, sen hep oradasın. O an senin “Şimdiki” zamanın. Onun için seni merak etmeyecekler. Dersini çalışıyorsun diye bilecekler.

   - Off! Bu çok sevimsiz. Ben böyle olsun istememiştim.

   - Ama sen hep oyun oynamak istedin. Zamanın olduğu yerde hep oyun oynayamazsın. Bir an gelir oyun süren biter. Hep oyun oynamak ancak burada olur. Zamanın olmadığı düşler ülkesinde. Hem sen hep oyun oynamak istememiş miydin?

   - Evet ama, böyle olsun istememiştim.

   - Ya zamanın olduğu yerde, zamana bağlı işler yaparak yaşarsın, ya da zamanın olmadığı yerde hep aynı şeyi yaparak yaşarsın.

   - Benim istediğim bu değildi ama.

   - Bence sen ne istediğini pek bilmiyorsun. Ne yapmak istediğini, ne zaman yapmak istediğini bilmiyorsun. Bazen çalışacak, bazen oyun oynayacaktın.

   - Burada gece olunca ne yapacağım?

   - Çok komiksin. Burada gece ve gündüz olmaz ki. Hep şimdi var. Gece ve gündüz olsa, dün ve bugün olurdu. Bu da geçmişten söz etmekle aynı şey. Unutma burada geçmiş yok. Yalnız şimdi var.

   Ali top sektirmeye devam etmiş çaresiz. Ağlamak istemiş ama olmamış. Ağlamaya başlıyamamış. Üzülmüş ama bir şey yapamamış. Üzüntüsünü içine atarken birinin omzundan tutup kendisini sallamaya başladığını hissetmiş. Hemen dönmüş. “Kimdir bu beni sallıyan?” diye. Bir de bakmış annesi arkasında Ali’yi sallayıp duruyor. Çok korkmuş. Annesinin de böyle bir dilekte bulunduğunu sanmış birden. Annesinin sesini duymuş:

   - Ali… Ali… Ali… Uyan artık.

   - “Ne uykusu, ben şimdide yaşıyorum” demiş içinden biraz da üzüntülü. Sonra annesi sıcacık, sevgi dolu dudakları ile onu yanağından öperken kendine gelmiş. Gözlerini aralayıp bakmış. Annesi masaya eğilmiş “Ali uyan yavrum” diyormuş kendisine. Gözleri yarı açık, isteksizce masadaki saate bakmış.

   Birden gözleri ışıldamış. Saatin üzerinde hem akrep varmış, hem de yelkovan. Sesi de geliyormuş “Tik tak, tik tak” diye. Düşler ülkesinden dönmüş olduğunu anlayıp sevinçle annesinin boynuna atılmış. Onu yanaklarından öperken:

   - Seni çok seviyorum. Bundan sonra sözünden hiç çıkmayacağım. demiş gözlerinden yaşlar akarken…

   Yaşamda işimizi yapmak yerine hep başka şeylerle uğraşmayı severiz. İşi nedense hiç yapmak istemeyiz. Ama yaşamak için iş yapmak, geleceğimizi ve geçimimizi kazanmak zorunda olduğumuzu düşünmeyiz. Bu masalı kurarken, “İş yapmak yerine hep sevdiğimiz şeyi yapalım, hem de zaman olmasın” diye düşündüm…

Etiketler:, , , , , , , , , , , ,

Mart 17th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

Küçük tırtıl
 tirtil
 
Rüzgarın bahar çiçeklerinden toplayıp çevreye üfürdüğü güzel kokulardan sarhoş olmadan, Güneş’in sıcaklığına kanıp gevşemeden yemiş de yemiş…
 
 

 

Bir bitkinin dalları arasında, gözlerden uzak küçücük bir yumurta, günü gelince çatlayıvermiş. İçinden çıkan küçücük yeşil yavru, kendini doğal yaşam ortamına taşımak için hızla yeşil yapraklara doğru sürünmüş. Bu içgüdüyle kendini yaprakların yeşil rengi altında koruma altına alacak ve orada beslenip yürüyecekmiş. Kendini kovalayanlardan kaçarcasına önüne çıkan ilk yeşil yaprağın altına gizlenmiş. Kimsenin onu görmediğine emin olunca, rahatlayıp derin bir soluk almış. Sonra bulunduğu yaprağın en körpe köşesine değin sürünmüş ve onu kemirmeye başlamış.
   Rüzgarın bahar çiçeklerinden toplayıp çevreye üfürdüğü güzel kokulardan sarhoş olmadan, Güneş’in sıcaklığına kanıp gevşemeden yemiş de yemiş… Akşama doğru Güneş bakırla kaplanırken, Gökyüzü kızıla boyanınca, bizim küçük yavru, yaprağın köşesindeki balık gözü kadar küçücük deliğe bakmış. Hayretle tüm gün kemirebildiği yaprak parçasının ne denli küçük olduğunu görmüş. Başka ne yapabilir ki? Kendi de küçücükmüş… Bakmış ki gece oluyor, “Gece yaprak güvenli olmaz” diyerek bitkinin dallarına doğru sürünmüş. Tombul karnıyla çok hızlı gidememiş. Dalların arasında kuytu bir köşeye yerleşmiş. Gecenin karanlığına sığınarak uykuya dalmış. Yorucu geçen yaşamın ilk günü, sorunsuz bitmiş.

   Küçük tırtıl, her gün dalların arasındaki kuytu köşeden çıkıp yapraklara doğru sürünüyor, tüm gün yaprakları kemiriyor, Gökyüzü kızarınca yine kuytu köşesine dönüyormuş. Artık boyu daha büyük, boğumları daha kalınmış. Her gün hızla büyüyormuş…

   Tırtıl yavrusu, salt büyümek için bu Dünya’ya gelmediğini anlamış ve bu yaşam biçimi kendisine sevimli gelmemiş. Nasıl sevimli olsun ki? Her gün aynı işi yapmak, geceleri aynı yerde uyumak, biteviye sürüp giden durağanlık sevimli değilmiş. “Yaşamak yalnız yemek ve uyumak olmamalı. Benim başka amaçlarım da olmalı.” demiş küçük tırtıl.

   Bir akşam üstü, daldaki yerine gidince, öndeki ayaklarını ağzına götürüp yüksek sesle diğer dallara seslenmiş:

   - Burada başka tırtıl var mı?

   - Evet..

   - Evet..

   diye sesler gelmiş diğer dallardan. Bu bitkide kendi gibi başka tırtılların olduğunu öğrenmek onu çok sevindirmiş. Onlarla konuşmak tekdüze yaşamına değişiklik getirir düşüncesiyle:

   - Sizler yaşamınızı nasıl sürdürüyorsunuz? Arkadaş olamaz mıyız?

   diye merakla seslenmiş. Gelen yanıtlardan anladığı kadarıyla gündüz yaşamlarını sürdürmek için çalışıyor, geceleri toplanıp aralarında konuşuyormuşlar. Onlara katılmak için yerinden çıkmış ve yavaş yavaş toplandıkları yere doğru sürünmüş. Kendisini kollayarak dalların arasında yerini alınca, çevresine bakınmış. Diğerleri ona “Hoş geldin” demişler. Kendisinden daha kalın olanlar, boğumları üzerinde sarı benekleri olanlar, boğumları kahverengi uzun tüylerle kaplı olanlar, daha küçük ya da daha büyük bir çok tırtıl varmış burada. Herkesin yerleştiğini gören irice bir tırtıl, bir iki öksürüp diğerlerinin susmasını beklemiş ve sessizlik oluşunca, söze başlamış:

   - Hoş geldiniz. Bugünkü toplantımızı açıyorum. Bugün benekli tırtılın anlatı günü. Bakalım benekli tırtıl bize neler anlatacak?

   Benkli tırtıl, boynunu uzatıp dallar arasında sessizce onu dinleyan diğer tırtılları süzdükten sonra boğazını temizleyip ses tonunu ayarlayarak konuşmasına başlamış:

   - Ben size bugün, tırtıl yaşamının ana düşüncesinden söz etmek istiyorum. Her tırtıl, yumurtadan çıkınca, salt büyümek için yaşamaz. Düşünmek ve kendini geliştirmek zorundadır. Her tırtıl duygularını denetlemek, varsa kötülüklerden arınmak için düşünce biçimini geliştirmelidir. Yaşamın her adımında, karşılaşılan her olaydan ders alınacak deneyler vardır. Her deneyden kazanılan beceri ve sonunda elde edilen öğreti o tırtılın olgunlaşmasını sağlayan bir adımdır. Olgunluğu kavramak, öğretileri anlayıp uygulamak ve hepsini özümseyebilmek bir tırtılın en önemli görevidir. Bu görevleri yaparken her tırtılın karşılaşacağı sorunlar, kendinden kaynaklanan eksikler olacaktır. Tırtıllar bu eksikleri bulup çıkartmalı, onları aşacak düşünceler üretmelidir.

   Benekli tırtıl soluklanmak için anlatısına ara verince, küçük tırtıl, hayretle çevresine bakınmış. Onun beklentisi toplantının çok sıradan öykülerden oluşacağı biçimindeymiş. Bu tür bir anlatıyla karşılaşacağını sanmıyormuş. Tırtıl yaşamının gerekçesinin, bu denli önemli olduğunu da bilmiyormuş. Benekli tırtıl gücünü toplayıp konuşmaya başlamak için derin bir soluk alınca, küçük tırtıl anlatılanları öğrenmek amacıyla dikkatini toplamış, benekli tırtılı dinlemeye başlamış:

   - Karamsarlığı ve kötülükleri içinden atabilen tırtıllar, olgunluğun doruğuna ulaşırlar. O zaman içleri güzelliklerle, iyiliklerle dolar. Sonra bir değişim süreci yaşanır. Doğa’nın en güzel yaratığı olursunuz. Doğa’nın güzelliğini süslemek için kendi güzelliğinizi sergilersiniz. Bu olay; mutluluğun doruğuna çıkmak, kusursuz ve erdemli olmak, Doğa ölçüsünde saf ve temiz olmak anlamına gelir. Bu toplantılarda amacımız: Kusursuz tırtıl olmak için birbirimize destek olmaktır.

   Toplantı son bulduğunda, küçük tırtıl yuvasına dönerken kötülüklerin ve karamsarlığın ne olduğunu, onlardan nasıl arınacağını, nasıl kusursuz olacağını merak etmiş. Çok küçük olduğundan ne kötülükleri, ne de karamsarlığı biliyormuş. Onun, yaşamın daha başında olması, iyiyi kötüyü, güzeli çirkini ayırt etmesine engelmiş. Ama, “Ben de olgunluğun doruğuna ulaşmak isterim” diyerek sessizce kuytu köşesine gitmiş.

   Ertesi gün, bulunduğu dalın ucundaki yaprakları yemeğe çalışırken hep benekli tırtılın anlattıklarını düşünmüş. Sürünerek başladığı yaşamın, nasıl iç güzellikleri yansıtcak boyuta erişeceğini, nasıl mutluluktan uçacağını düşünüp durmuş. Hatta “Olabilir mi?” diye kuşkulanmış bile… Tam bu düşünceler içinde yaprağını dalgın dalgın kemirirken, yaprakların arasından sızan Güneş ışınlarının ötesinden gelen bir çığlıkla irkilmiş. “Ne oluyor?” diye merakla başını kaldırıp baktığında, yaprakların arasından, bir kuşun ağzında çırpınan tombul bir tırtılın çaresizce debelendiğini görmüş. Kuş, gürültüyle kanatlarını çırpıp, avcılığının başarısını kutluyormuş. Biraz sonra acı çığlıklar sessizliğe gömülünce, “Kötülük bu olmalı. Bir canlının yaşamak için bir bakşa canlıyı yok etmesi olmalı…” diye söylenmiş.

   O gece toplantıda anlatımı üstlenen tırtıl, mutluluk üzerine konuşurken:

   - Doğa güzeldir. Yaşamak için canlılar başka canlıları yok ederken, yok olanların kötülüklerden arınmadıklarını göreceksiniz. Yaşamı sevmek, başka canlılara da sevgi göstermek gerekir. Bu davranış, tırtılın iç dünyasının güzelliğini yansıtır. Çevrenizi sevdikçe, çevrenizdekileri korudukça, mutlu olursunuz. Mutlu olunca, yüreğinizde sevgi çiçekleri açılır. Biçiminiz güzelleşir. Boğumlarınız kaygan, deriniz yumuşak, davranışlarını daha dengeli ve uyumlu olur. Kendinize olan güveniniz artar, yaşam bağlarınız güçlenir. Yaşama karamsar açıdan bakarsanız, içinizde kötülüklere yer verirseniz, kendi çıkarınız uğruna başkalarına zarar verirseniz, kötülüklerin acı yaralara dönüştüğünü görürsünüz. Yaralar büyüyüp içinizi kapladığında, sizin “Olgunluğun Doruğuna” erişme olasılığınız kalmaz. Doğa kuralları çalışır ve başka canlılara yem olursunuz. Ancak sevgi dolu tırtıllar çevrelerine mutluluk saçabilirler. Çevrelerindeki mutluluğu ve sevgiyi paylaşanlar, erdemli olanlar, olgunluk yolunda ilerliyebilirler…

   Küçük tırtıl bu öğretiyi önemsiyerek çevresindeki böceklere karşı daha dikkatli olmaya başlamış. Gereksinimi olanlara yardım etmiş. Onları ezmemiş. Ancak kendine saldıranlara karşı yaşamını savunmuş. Onlardan uzak durmaya çalışmış. ışte o zaman içinde bir şeylerin kıpırdadığını, duygularında küçük de olsa bir şeylerin değiştiğini anlamış. Her gün olgunluk yolunda ilerlemeyi sürdürürken, arkadaşlarından bazılarının üzücü olaylar sonucu yaşamlarını yitirdiklerini görmüş. Bir gün bir kümes hayvanı, bir başka gün bir sincap, hatta çevrede dolanan insanlar, tek tek tırtılları yok etmişler. Küçük tırtıl öğretiler aklına gelince, yaşlı gözlerle, “Kötülüklerden arınamadılar. Onlara yazık oldu.” diye arkadaşlarının arkasından ağlamış.

   Günler ilerledikçe küçük tırtılın küçüklüğü kalmamış. Büyüyüp irice bir tırtıl olmuş. Artık ince körpe yaprakların ucuna değin sürünemiyor. Dallara yakın yapraklarla yetinmek zorunda kalıyormuş. Tavırlarında ağırbaşlılık gözleniyormuş. Yaşamın koşullarını olgunlukla karşılıyor, çevresindeki küçük hayvanlara ve böceklere daha çok yardım ediyormuş. Gösterdiği sevgi karşılıksız kalmıyor, diğer canlılar ve küçük tırtıllar ona hep saygı gösteriyormuşlar. Geceleri toplantılarda yanlız dinlemekle yetinmiyor, diğer tırtıllara yaşamın düşüncesini, kendi yorumlarıyla, gördükleriyle ve deneyimleriyle örnekler vererek anlatıyormuş. Yumurtadan yeni çıkan küçük tırtıllar, onu hayranlıkla dinliyor, öğretilerini ve davranışlarını örnek almaya çalışıyormuşlar.

   Bir gece toplantıdan yuvasına dönünce, diğer günlerden farklı bir değişim içinde olduğunu sezinlemiş. ıçinde bir şeylerin kıpırdandığını, yaşamın sevgi çiçeklerinin bir an önce filizlenmek istercesine sabırsız olduğunu anlamış. Teninin daha pürüzsüz ve kaygan olduğunu, ağzından o güne değin hiç alışık olmadığı bir sıvının akmaya başladığını olduğunu görünce: “Yeterince olgunlaşmış olmalıyım” demiş. O gece mutluluk içinde gözlerini yumup, uykuya dalmış.

   Sabah olduğunda her zamanki gibi yapraklara koşturmamış. Bulunduğu dalda hazırlıklara başlamış. Önce ağzından akan salgıyla dala tutununca, kendi ağırlığını taşıyabilecek bir uzantı oluşturmuş. Sonra bu uzantıya tutunarak baş aşağı kendini sarkıtmış. Kuyruğuna yakın ayaklarıyla oluşturduğu uzantıya sarılmış. Başını kuyruğuna kadar kıvırıp bedeninin çevresini ağzından akan salgıyla kaplamaya başlamış. Tüm gün ara vermeden, bedeninin çevresini dolanmış. Güneş dağların arkasında kaybolurken, Güneş’e son kez bakıp başının çevresini de ağzından çıkan salgıyla kaplamış. Oluşan kozanın içinde düşünceleriyle baş başa kalmış…

   Tırtılın iç dünyasının olgunluğu, yüreğinin sevecenliği, içindeki güzelliklerin çiçek gibi açma isteğinin dış görünüşüne yansıması, gözlerden uzak, kendi kozasında günlerce sürmüş… Kolay değilmiş kusursuz olmak, mutluluğun doruğuna ulaşmak…

   Üç hafta sonra kozada bir kıpırdanma olmuş. Koza içine gizlenmiş olan güzellik, daha çok gözlerden uzak kalmak istemiyor, oradan çıkıp başkalarının da beğenisini kazanmak istiyor gibiymiş.. Sabırsız kıpırtılara dayanamıyan koza, ucundan çatlamış. Kozadan ipek gibi yumuşacık tüylerle kaplı bir böcek, başını çıkartmış. Bu canlı, gün ışığına ilk kez çıktığından olmalı, ön ayaklarıyla kamaşan gözlerini kapamış. Işığa alışınca gözlerini açıp çevresine bakınmış. Bir başka açıdan Doğa’nın güzelliklerini görmüş. Tüm bedenini kozadan çıkarıp, tüy gibi hafif, kadife gibi yumuşacık kocaman kanatlarını açmış. Kocaman kanatları bir iki çırpınca ayakları tutunduğu yerden kurtulmuş ve boşlukta süzülmeye başlamış. Tüy gibi hafiflemiş olduğunu, mutluluğun doruğunda uçtuğunu anlayınca, görkemli kanatlarını sevinçle çırpmış…

   Kahverengili, siyahlı, yeşil çizgili, sarılı benekli alımlı kanatlarını coşkuyla çıprınca bir o yana bir öteki yana uçuyormuş. Olgunluğun ve mutluluğun doruğunda olmanın sevincini tüm Dünya’ya sergilemek için uçuşmuş durmuş…

   Bir o çiçeğe konmuş, bir ötedeki yeşilliğe… Kendi güzelliğini Doğa’nın güzelliğine katmak için koşuşturmuş durmuş. istemiş ki, iç güzelliğinin dışa vuran kusursuzluğunu herkes görsün. ıstemiş ki, Doğa güzelliğine, kendi kusursuzluğunu sunarak, yeni güzellikler katsın… ıstemiş ki, bedenine yansıyan mutluluğunu herkes görsün… ıstemiş ki, sevincini onlar da paylaşsın…

   Onun, tırtılların yaşam düşüncesini ve öğretisini ne kadar iyi bellediğini “Herkes görsün” diye uçmuş. Artık bir kelebek olduğunu kırlarda, çiçeklerin arasında, yeşil çimlerde, ağaçların yaprakları arasında uçuşarak kutlamış..

 

Sevinçten yerinde duramuyor, kanatlarını çırparak sürekli uçuyormuş..
   ”Kısacık bir gün için de olsa değermiş” diye sevinç çığlıkları atarak uçmuş durmuş…

 

 

 

 

Etiketler:, , , , , , , , , , , ,

Sitemiz Google aramalarında : Masal dinle, Masal diyarı , Masal, Masallar ve Sesli masal kelimelerince öncülük etmektedir. Oyun sitemiz Oyun ingilizce masal bölümüne girmek için: ingilizce masallar