Haziran 1st, 2009 | in
Ezop masalları |
Yorum Yapin

Tarla Kuşu ıle Yavruları / Ezop Masalları
Bir tarla kuşu varmış.Buğdaylar yeşerirken kendisine bir yuva yapmış.Her gün birer yumurta yapıp üzerine yatmış.Bir süre sonra yavruları yumurtadan çıkmış.Ama bir türlü uçmayı öğrenememişler.Tarla kuşu bundan dolayı çok üzgünmüş.Yiyecek aramaya giderken yavrularını sık sık uyarırmış. :
Aman yavrularım gözünüzü dört açın.Yarın tarla sahibi gelince kulak verip dinleyin.Ne konuştuklarını öğrenin.Biz de ona göre davranalım..
Tarla kuşu gidince, tıpki söylediği gibi tarla sahibi ve oğlu gelmiş.Oğluna dönüp : ` Tamam , buğdaylar olgunlaşmış.Bugün git komşulara haber ver.Babam ekinleri biçmek için sizleri imeceye çağırıyor, de .Yarın erkenden orakları alsın gelsinler.` demiş.
Tarlakuşu yuvasına dönünce yavrularının telaş içinde olduğunu . görmüş. ` Ne oldu? Çiftçi . neler söyledi ` diye sormuş. ` Komşularına haber verdi.Yarın sabah yardıma gelmelerini söyledi.`
Tarlakuşu : ` Öyleyse hiç korkmayın ` demiş.` Yer değiştirmemiz için daha vakit var .Yarın gene dinleyin bakalım ne konuşacaklar?`
Ertesi gün tarla kuşu gene yiyecek toplamaya gitmiş.Tarla . sahibi gene oğluyla birlikte gelmiş. ` Ekinler çok olmuş.Artık bu halde bekletemeyiz.Gördün mü komşuların bize ettiğini? Git bari akrabalara haber ver , yarın sabah erkenden burada olsunlar.`
Yavrular bu defa daha çok korkmuşlar.Anneleri gelince herşeyi anlatmışlar.Tarlakuşu gene aldırmamış.` Siz rahatınıza bakın` demiş.Yemlerini yiyip uyumuşlar..
Ertesi gün tarlakuşu gene gün doğmadan yiyecek toplamak için yola çıkmış.Bir süre sonra çiftçi oğlu ile gelmiş.Gelip gidenin . olmadığını görünce oğluna dönmüş:
` Biz hata ettik oğlum, ` demiş. ` Komşuya, akrabaya güvenmeyecektik.Dostun akrabanın da en iyisi insanın kendisidir oğlum, bunu hiç unutma.Yarın çoluk çocuk orakları alıp işe kendimiz girişelim.Ne zaman biterse bitsin.İşin en iyisi bu.` demiş.
Akşam yuvasına dönen tarlakuşu bu haberi alınca : ` Şimdi iş ciddi.Hemen açalım kanatları,` demiş.Yavrularını peşine takıp terketmiş yuvasını.
Hani ne derler insanın dostu da kendisidir, düşmanı da. İnsan önce kendine güvenmeli..
Etiketler:ezop, ezop masal, Ezop masalları, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masallar diyarı, tarla kuşu ezop masalı, Tarla kuşu ile yavruları, Tarla kuşu ile yuvaları, Tarla kuşu ve yavruları
Mayıs 27th, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

İki Kurbağa
Biri beyaz, diğeri siyah renkteki kurbağanın huy ve mizacı tıpkı renkleri gibi zıtmış. Ak kurbağa ne kadar iyimserse Karakurbağa o kadar kötümsermiş. Ak kurbağa bir şeye “ak” mı dedi; o hemen atılıp “kara” dermiş. Her şeyin olumsuz tarafını görmeye o kadar alışmış ki, gördüğü her şeyi eleştirmeyi neredeyse meslek haline getirmiş. Yağmur yağsa, Karakurbağa:
“Offff! Olacak şey mi şimdi bu?” diye şikayete başlarmış. “Yağmurda ne derenin tadı olur, ne de ortalıkta avlayacak sinek bulunur. Nefret ediyorum yağmurdan!”
Arkadaşının aksine her şeyin güzel tarafını görmeyi seven Akkurbağa cevap vermeden edemezmiş:
“Haksızlık etme lütfen! Sırf senin keyfin bozuldu diye güzelim yağmura niye düşman oluyorsun ki? Hem söylesene, yağmur yağmasa bizim evimiz-yurdumuz olan dereler, sazlıklar, bataklıklar kalır mı ortada?”
Elbette o, bu sözlerini tamamlayamadan Karakurbağa atılırmış:
“Tamam tamam, bay çok bilmiş kurbağa! Biliyor musun, sen tam da insanların sözünü ettiği şu Polyanna’ya benziyorsun. Mutluluk rolü oynayacağım diye saçma sapan sözler ediyorsun. Hani, uçurumdan aşağı düşsen, ‘bak ne güzel uçuyorum’ diyeceksin neredeyse. Azıcık gerçekçi olsana canım!”
Akkurbağa genelde bu tür tartışmaları uzatmak istemez ve şöyle dermiş:
“Gerçeği görmek için asıl kendi kötümser bakışını terk etmelisin.”
İşte böyle iki zıt kutupmuş bu iki kurbağa…
Günlerden birgün canları sıkılınca derenin yakınındaki köye doğru gitmeye karar vermişler. Akkurbağa:
“İstersen fazla yaklaşmayalım, biliyorsun yaramaz çocuklar bizi görürse canımızı acıtabilirler” dediyse de, Karakurbağa ısrar etmiş:
“Akşamın bu karanlığında çocuklar bizi nereden görecek Allah aşkına! Şu en yakındaki evin oraya kadar gidelim, sonra geri döneriz. Korkaklığı bırak şimdi.”
Akkurbağa, korkaklıkla suçlanmaktan çekindiğinden, çaresiz kabul etmiş. Köye girmişler ve evin yanına gelmişler. Akkurbağa sıkıntılı bir vıraklama ile “Hadi, artık dönelim, içimde kötü duygular var!” demiş demesine, ama Karakurbağa heyecanla atılmış:
“Gel bir oyun oynayıp öyle dönelim. Şuradaki yüksek kovayı görüyor musun? İkimiz aynı anda üstünden zıplayacağız. Bakalım yarışmayı kim kazanacak?”
“Akşamın bu vaktinde bırak böyle çocuklukları lütfen!” diye itiraz edecek olmuş Akkurbağa, ancak yaramaz arkadaşı bir türlü fikrinden vazgeçmemiş. Hatta “Dediğimi yapmazsan, seninle artık arkadaş olmam!” diye tehdit bile savurmuş. Bunca yıllık arkadaşını kaybetmek istemeyen Akkurbağa bu teklifi de istemeye istemeye kabul etmiş.
İki kurbağa hızla koşup zıplamışlar. Ama ne olduysa o zaman olmuş ve tam kova dedikleri şeyin üzerinde çarpışıp içine düşmüşler! Acı gerçeği o zaman anlamışlar: üzerinden atlamaya çalıştıkları o şey, yarısına kadar dolu kocaman bir süt güğümü değil miymiş meğer!
Yorulana kadar giriştikleri denemelerin sonucunda başka bir gerçeği daha anlamışlar: Güğümün kenarları zıplayıp çıkmalarına imkân vermeyecek kadar yüksekmiş. Karakurbağa ümitsizlik içinde haykırmış:
“Mahvolduk! Buradan çıkmamız mümkün değil! Bu güğümün içinde ölüp gideceğiz.”
“O kadar kolay pes etme bakalım” diye karşılık vermiş Akkurbağa. “Çıkmadık candan ümit kesilmez. Kim bilir, hiç ummadığımız bir anda imdadımıza yardımsever bir el yetişir belki de.”
Karakurbağa acı bir kahkaha attıktan sonra şöyle demiş:
“Benim kurbağa Polyannam! Neler sayıklıyorsun sen? Bari böylesi bir haldeyken hayal görmekten vazgeç.”
“Ben hayal filan görmüyorum. Nasıl bilmiyorum, ama buradan kurtulacakmışız gibi bir his var içimde. Kendini koyuverme sakın!”
Ne yazık ki, Karakurbağa’nın ümitsizliği her geçen dakika bütün kalbini daha çok kaplamış ve ümitsizliği arttıkça bacaklarındaki güç ve kuvvet de azaldıkça azalmış. Ve en sonunda:
“Bacaklarımda derman kalmamış. Hakkını helal et kardeşim!” deyip sütte yüzmekten vazgeçmiş. Bir-iki dakika sonra da son nefesini vermiş…
Akkurbağa arkadaşının bu kadar kolay vazgeçip ölmesine çok üzülmüş, fakat ümidini hiç yitirmemiş. Sürekli şu şekilde yalvarmış Allah’a:
“Darda kalanların sesini ancak Sen duyar, onların imdadına ancak Sen koşarsın! Senin rahmet ve şefkatin süt güğümüne düşmüş zavallı bir kurbağaya da yetişir elbet! Kurtar beni Allahım!”
Akkurbağa bu şekilde yalvarırken, bir taraftan da sebebini bilmeden sütün içinde var gücüyle çırpınmış. Karanlıkta, yapayalnız, çaresiz, ama hiç ümitsizliğe düşmeden… çırpınmış, çırpınmış… Bu hal dakikalarca devam etmiş. Bir ara arka tarafından ayağına birşey çarpmış. Dönüp baktığında bunun irice bir tereyağı topağı olduğunu görmüş. Oraya nereden geldiğini düşününce, bu tereyağının farkında olmadan kendi çırpınışlarıyla meydana geldiğini anlamış. Gözleri sevinçle parlamış, çünkü bu onun kurtuluş vesilesi olabilirmiş!
Azalmaya yüz tutan gücü, ummadığı kadar artmış. Bu defa niçin yaptığını bilerek bacaklarını yine çırpıp durmuş. Bir saat kadar sonra tere yağ topağı o kadar büyümüş ki, onun üstüne basıp zıpladığı gibi güğümün dışına atlamış ve ilk sözü şu olmuş:
“Rahmetinden ümidimi kestirmediğin ve imdadıma yetiştiğin için Sana şükürler olsun Allah’ım!”
Masal diyarı, Masallar diyarı..
Etiketler:çocuk masalı, çocuk masalları, çocukca, çocuklar, çocuklar için, iki kurbağa masalı, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal dünyası, masallar, masallar diyarı

Keloğlan ile vefasız Arkadaşı
Bir varmış, bir yokmuş, hem de Allahın Kulu çokmuş, bu kullardan biri de herkesin adını sanını işittiği bizim ünlü Keloğlanmış.
Keloğlan`ın bir arkadaşı varmış. Adı Hüsemmiş.
Yedikleri içtikleri bir gidermiş. Çok samimi imişler.
Böyle imiş ama Hüsem aşırı derecede kıskanç ruhlu biriymiş. Bir gözünü diğer gözünden kıskanırmış ve çok da çekemez bir yapısı varmış…
Keloğlan o kadar masum, o kadar safmış ki, canım ciğerim diyerek sevmekte olduğu Hüsem`in bu çok çirkin huyunu bilmezmiş. Kendisi gibi bilirmiş.
Anası ile çok fakir bir hayatı varmış. Ama artık, bu hayatı çekemezmiş ..
Gurbet ellere çıkıp iş bulmakmış amacı bundan böyle. Fakat, tek başına gidemezmiş, çünkü hiç gurbete çıkmamış. Bu yüzden arkadaşı Hüsem`e açmış fikrini. O da münasip bulmuş ve beraberce çıkmaya karar vermişler.
Keloğlan anasının elini öpmüş, tam evden çıkacakken, anası, kuruş kuruş biriktirdiği bir miktar parayı, oğlunun avucuna sıkıştırmış . ve iyice tembih etmiş:
“Ey benim saf oğlum, dünyalar çiçeği çocuğum. Bilirim ben seni, birlikte olduğun arkadaşına dikkat et. Herkesi kendin gibi saf ve temiz sanma. Yoksa, başın çok ağrır. Gurbete ilk defa çıkıyorsun. Ne hain ol, ne de hainliğe uğra. Hadi uğurlar ola, kara talihin açık ola. Yalnız, çok bekletme beni, gözlerimi yollarda koma emi!”
Hüsem`le köy dışında buluşan Keloğlan, azık torbaları ellerinde kara gurbet yollarına çıkmışlar. Gitmişler gitmişler, bir yere gelip oturmuşlar. Karınları da çok acıkmış. Oturup azıklarını yemişler bir güzel. “Ya bismillah” diyerek, yeniden yollara revan olmuşlar. Dağ, dere, tepe aşıp bir kasabaya . girmişler. Karınları yine çok acıkmış, ama azıkları bitmiş. Hüsem, Keloğlan`ın parası olduğunu bilirmiş, kendisinin de varmış parası elbette ama, bunu O`na hiç söylememiş.
Hüsem, kendisine acındırır bir ruh haliyle, şöyle demiş: “Keloğlan gardaşlığım, yoktur beş param, varsa olsun haram. Açlıktan bir hal olduk, yolumuza yürümekten aciz kaldık. Yap bana bir iyilik. Fırından koca birer somun alalım, açlığımızı bastıralım”.
Çok yufka yürekliymiş ya Keloğlan, doğru girmiş fırına iki somun ekmek ve biraz helva alıp çıkmış. Bir çeşme başına varıp, güzelce karınlarını doyurmuşlar.
Az gitmişler, uz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler. Karınları öyle acıkmış ki, mideleri . gurul gurul edermiş. Ama, Keloğlan`ın parası tükenmiş. Arkadaşında da olmadığını sanıyormuş:
“Yahu demiş Keloğlan, kaldık beş parasız, ne olacak bizim halimiz?”
O kadar aç gözlüymüş ki Hüsem, hâlâ, cebinde parası olmadığını söylemekteymiş, varsa kuşkusunu tamamen yok etmek için arkadaşının.
Karınlarına taş bağlayıp yollarına devam etmişler. Bir yokuşa yukarı çıkarken, bayılıp düşmüşler açlıktan. Bir süre öylece kalmışlar. Biraz ham erik yemişler ve tekrar yürümüşler. Büyük bir ormanlığın yanına gelmişler. Birden bire etraflarının eşkıyalar tarafından sarılması ile neye uğradıkların anlayamamışlar. Ama, Hüsem çok daha fazla korkmuş, çünkü, tüm foyası şimdi ortaya çıkacakmış. Parasını eşkıyalar alacakmış. Pos bıyıklı eşkıyanın biri, yüksek sesle emir vermiş. “Heey, Keloğlan, önce sen çıkar bakayım altınları, paraları!”
Kendinden emin bir şekilde, söylenmiş Keloğlan. “Yok param, yalansa ölsün anam, ister inan ister inanma, yalnız kötülük yapma bana!”
Eşkıya, hiç inanır mı?
Tutmuş kulağından, çekiştire çekiştire, “Ulan”, demiş “süt çocuğu, kel kafanı koparırım bak. Beni zorlama, çıkar dök şuraya, üstündekileri”.
Bizimki pek neşeliymiş. Nasıl olsa bir şey bulamayacaklarmış. Hiç ciddiye almazmış gibi bir eda içindeymiş. Buna sinirlenen eşkıya, kuşak altlarını, iç ceplerini, çarığının içini bile aramış Keloğlan`ın, tabii hiçbir şey bulamamış… Keyifli keyifli gülmüş Keloğlan, “Demedim . mi ben size, anacığımın verdiği üç beş kuruşum vardı. Yolda bitirdim. İnanmazsanız Hüsem’e sorun”.
Haramibaşı, çirkin bir kahkaha atmış. “Yok anasının gözü, kim kimin şahidi ulan? Dazlak kafanı yüzerim ha… Peki, şimdi çok sevgili arkadaşını görelim bakalım”.
Hemen savunmaya geçmiş Keloğlan, “O zavallıyı da boşuna aramayın. Yoktur beş parası, gözlerine baksana kör talih karası”.
Hüsem, asıl şimdi çok daha perişan hale düşmüş. Bu çok sevgili arkadaşına yalancı çıkmak, haramilerin yapacağı kötülükten daha fazla üzmüş kendisini.
Buna rağmen, yalan söylemekten geri durmayan Hüsem, “Ben de Keloğlan`dan nafakalandım. Yoktur param, varsa olsun haram”.
Fakat haramibaşı, yutmamış. Çünkü, bu oğlan, hiç de Keloğlan gibi saf görünmüyormuş. Bed bed bağırmış, “Ulan” demiş “Ananın sütü daha ağzında kokuyor, bir de bize yalan söylüyorsun. Ben ararsam fena olur. En iyisi mi, dök şuraya paraları”.
Hâlâ direnirmiş Hüsem, “Arayın şu çarpık oğlanın üstünü”, diye emir vermiş Haramibaşı. Hemen aramışlar ve gömleğinin iç cebinden epey para çıkmış. Tabii yüzü gözü kıpkırmızı olmuş utancından, korkusundan. En çok, arkadaşının yalanını anlamasından, yerin dibine girmiş sanki…
Çok sinirlenen eşkıyalar, öyle bir girişmişler ki Hüsem`e, ağzı burnu kanamış. Yüzü gözü morarmış dayaktan. “Hadi defol, cehennem ol buradan”, diyerek kovmuşlar. Keloğlan, korkusundan tir tir titrermiş. Acaba, kendisini de dövecekler miymiş?
Yalvaran bir dille şöyle demiş, “Etmeyin eylemeyin, beni öldürmeyin! Bırakın gideyim yoluma, kavuşayım garip anama”.
Fakat haramibaşı, hiç de sandığı ve korktuğu gibi konuşmamış. Şöyle demiş, “Sen, çok temiz ve safsın. Yalan söylemedin bize. Biz senin gibi harbileri severiz be Keloğlan. Dünyalar Keloğlan`ın olmuş. Eşkıyaların başı, “Şimdi sana bir yer tarif edeceğim”, diye devam etmiş konuşmasına, “Bak, şu tepeyi görüyor musun; hah işte o tepeye çık, sağ tarafa bakınca, büyük bir mağara göreceksin. Mağaraya in, sağ köşesinden itibaren otuz metre kadar ileride büyük bir taş . göreceksin. Üzerinde dev resmi vardır. O taşın altını kaz, altın bulacaksın”.
Eşkıyalara dünyalar dolusu teşekkür edip hemen yola çıkmış Keloğlan. Tepeye tırmanıp, zirveye ulaşmış. Şöyle bir bakınmış, söylenen mağaraya doğru gitmiş. Kısacası üzerinde dev resmi bulunan taşın yanına varmış. Etrafına bakınmış, kimseler yokmuş. Sivri bir taşla taşın altını . oymaya başlamış. Çok fazla yorulmadan bir testi altın bulmuş.
“Şükür şükür, buldum altını, mutlu edecem anamı, doğruluğumun gördüm ödülünü” diye diye yürümüş gitmiş. Türküler söyleye söyleye evine doğru gelirken anası onu görmüş. `Acaba niye erken döndü` diye geçirmiş içinden. Keloğlan, çil çil altınları annesinin gözleri önünde dökmüş. Kadıncağız o kadar sevinmiş ki düşüp bayılmış.
Biz, bakalım Hüsem`in maceralarına. Hüsem, nice memleketleri dolaşmış, işe girmiş, işten çıkmış, ama bir türlü para biriktirememiş.
Gurbetlerden dönmüş köyüne. Köyün girişinde kulaklarına davul zurna sesleri gelmiş. Seslerin geldiği yöne doğru bakmış. Bir kocaman konak ve önünde büyük bir kalabalık varmış. Hızlı hızlı o kalabalığın bulunduğu yere doğru yürümüş. Bir de ne görsün. Keloğlan`ın eski evinin yerinde kocaman bir konak. Şaşkınlıktan deliye dönmüş. Bu olacak iş miymiş? Acaba rüya mı görmekteymiş?
Varmış, birine şöyle sormuş, “Ne var bugün burada, bu kalabalık neyin nesi?”
Adam, “Koğlan, köyün fakir ailelerinin çocuklarını sünnet ettiriyor” demiş. Bu duyduğu haber karşısında, tuz yemiş keçiler gibi yalanmaya başlamış, inanamamış. Kıskançlık damarları kabarmış ve yine sormaya devam etmiş. “Yahu” demiş, “Hadi bu şöleni anladık diyelim, peki şu konak da neyin nesi? Benim bildiğim burada zavallı bizim Keloğlan`ın fakir anası ile oturduğu kötü bir ev vardı. Yanılıyor muyum yoksa?”
Adam, “Yoo”, demiş, “hiç de yanılmıyorsun”.
Hayret dolu bakışları, adamın da şaşkınlaşmasına sebep olmuş ve sürdürmüş konuşmasını adam, “Gördüğün gibi konak üç katlı. Bir katında anası ile kendisi oturuyor Keloğlan Bey`in. Öteki katta ise köyün hocası oturuyor. Hem de burada çocuklara ders veriyor. Üçüncü kat ise, misafirhane. Köyümüze gelen yabancılar, burada kalıyorlar. Bitmedi demiş adam, daha bitmedi. Az aşağıda yeni bir bina daha yaptırıyor. Orayı da yetim ve sahipsiz hastalara ayıracak. Senin anlayacağın Keloğlan, artık hepimizin beyi, hepimizin babası oldu”.
Hüsem`in kıskançlık damarları çatlamış ve düşüp bayılmış. Herkes koşarak Hüsem`in olduğu yere gelmiş. Tabii, Keloğlan da gelmiş ama arkadaşını tanıyamamış. Neden mi? Çünkü, çok zayıflamış, adeta iskeleti çıkmış. Üzerine su dökerek Hüsem`i ayıltmışlar. Fakat, sağ tarafına felç vurduğu için yerinden kalkamamış. Kimse sahip çıkmamış Hüsem`e.
Keloğlan, “Konağın bir odası boş, oraya götürün” demiş, “Bakarız çaresine”.
Kısa zamanda özürlüler evinin inşaatı bitince, Hüsem oranın ilk sakini olmuş. Bu arada epey düzelmiş Hüsem, sadece sağ kolu tutmazmış. Keloğlan`ın eline düşmekten dolayı gururu incinmiş ama, ekmek elden su gölden kabilinden böyle rahat bir ortamı da terk etmek istememiş. O nedenle, kendisinin tanınmaması için, her şeyi yapmış. Bir yabancı . rolü oynamış. Fakat, kendisinin cıs cıbır olup da, daha düne kadar fakir biri olan bu arkadaşının, böyle servete kavuşmasını bir türlü hazmedemiyormuş. Hep bir hainlik düşünürmüş.
Keloğlan görkemli bir düğün yaparak çok ünlü bir beyin kızıyla evlenmiş. İsmi Gülşah olan bu hanıma, özürlüler Gül abla derlermiş. Çünkü, bir anne gibi onları ziyaret eder, hallerini hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını karşılarmış. Hüsem, Keloğlan`a karşı artık ciddi bir düşmanlık beslemeye başlamış. Kendisinin bir çulu bile yokmuş ama, arkadaşı hem zengin olmuş, hem de güzel bir kızla evlenmiş. Bunları düşündükçe erim erim erirmiş. Mutlaka, bir kötülük yapmak için, fırsat kollarmış.
Günün birinde Gülşah, özürlüleri ziyarete gelmiş. Her birine güzel hediyeler vermiş, nasıl olduklarını sormuş, morallerini tazelemiş. Tam kapıdan çıkacakken, ayağı kayıp yere düşmüş ve ayağı kırılmış. Keloğlan bu olaya çok üzülmüş, hanımı ile birlikte yatakta yatmış. O kadar çok severmiş ki Gülşahı’nı. Yine böyle bir gecenin birinde, karısının inlemeleri sırasında, canı çok sıkılmış ve öteki odaya geçmiş. Tam bu sırada, nur yüzlü ihtiyar bir zat durmuş karşısına. Ağır ağır şunları söylemiş: “Hey merhamet abidesi Keloğlan, eski bir arkadaşın hanımına bu kötülüğü yapan”.
Böyle demiş ve kaybolmuş nur yüzlü adam. Keloğlan`ı almış bir düşünce. Kim olabilirmiş bu eski arkadaşı? Gece . düşünmüş, gündüz düşünmüş, işin içinden çıkamamış. Oğlunun bu kadar düşünceli olmasından ciddi derecede rahatsız olan anası, şöyle demiş: “Ah benim fakirken zengin olan oğlum, ah benim kendisi saf, talihi ak oğlum, hanımının düşmesine sebep olan, senin eski arkadaşın Hüsem olsa gerek”.
Keloğlan, bu söze gülmüş, “A benim tatlı anacığım, Hüsem, şimdi kim bilir nerelerdedir. Benimle birlikte gitti ve bir daha dönmedi.
Anası ısrar etmiş, “Yok oğlum yok” demiş, “Sen hele şu hastaların özürlülerin aslını, esas adlarını, kim olduklarını bir araştır. O zaman gerçeği göreceksin”.
Fakat Keloğlan’ın aklı hâlâ bunu almazmış. Ama, anasının dediğini yapmayı kafasına koymuş, gitmiş özürlülerin bulunduğu binaya.
Gururuyla oynamadan tümünü sorguya çekmiş bey olarak. Sıra gelmiş Hüsem’e.
Hüsem her ne kadar rol yaptıysa bile, Keloğlan tanımış. Ama, hiçbir şey dememiş bu konuyla ilgili olarak. Önce gerçekten emin olmak için Hüsem`e sormuş:
“Senin adın ne?”
“Cemal”, . demiş Hüsem.
Kafasını kaşımış Keloğlan:
“Bir yanlışın yok değil mi?” demiş tekrar. “Yoo”, diye cevaplamış Hüsem, “Cemal`im ben”.
“Peki nereden geldin buraya, o sünnet şöleni günü, ne işin vardı buralarda?” diyerek iyice işin aslını öğrenmek istemiş. Sesine bir gariplik vererek konuşmuş Hüsem, “Ben bir garibim. Kimim kimsem kalmadı dünyada. Memleketimde iftiraya uğradım. Canımı zor kurtardım. Böyle diyar diyar dolaşıp dururken, sizin köyünüze uğradım. Gerisini biliyorsunuz.
Sinirlenmiş Keloğlan, o kolay kolay sinirlenmeyen Keloğlan. “Peki” demiş “Sen o gün Gülşah`ı düşerken gördün mü?”.
“Tövbe tövbeeel Yine iftiraya uğrayacağım galiba!” diye söylenmiş Hüsem. Bu konuşmaları başından beri dinleyen bir özürlü, dayanamamış, “Beyim demiş, “Beyim bu genç bal gibi yalan söylüyor. Nereden mi bilmekteyim? Gülşah abla, buraya her gelişinde bu gence bir şeyler oluyor. Devamlı takip ediyor. Geçen gelişinde de takip etti ve tam kapıdan çıkarken elindeki sabunu geçeceği yere koydu. Gülşah Abla da düştü ve ayağı kırıldı. Hem gerçek adının Hüsem olduğunu, burada birine söylemiş. Bu huysuz ve hain oğlan baştan ayağa yalancı beyim…”
Keloğlan`ın aklı karışmış.
Bu ihaneti, kendisine nasıl yaparmış? Bir türlü içine sindirememiş. Buna artık dayanma gücü kalmayan Keloğlan, Hüsem`i kovmuş …
Hüsem, utancından köyünde de duramamış ve almış başını gitmiş. O gün bu gündür hala nerede olduğunu bilen yokmuş..
Keloğlan masalları masal diyarında..
Etiketler:çocuk masalları, keloğlan, Keloğlan ile vefasız Arkadaşı, Keloglan masalları, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masal oku, masallar diyarı, Yeni etiket ekle
Mayıs 24th, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin
O Sabah güneş yine her zamanki gibi yükselmiş, ısı ve ışınları bereketli topraklar üzerine cömertçe göndermeye başlamıştı. Ali dayı, sabah namazından hemen sonra yola koyulmuştu. Tarlasına ha vardı, ha varacaktı. Başını kaldırıp güneşe baktı.
- Allah’a şükürler olsun, diye mırıldandı…
Arabanın üstünde, uykusundan henüz uyanmış olan küçük Abdullah merakla başını kaldırıp babasına baktı.
- Durup dururken niye şükrettin baba?
Ali dayı tebessümle oğluna baktı ve;
- Şükür her zaman yapılır evlat, dedi. Çünkü Allah’ın bize ihsan ettiği ni’metlerden her an faydalanıyoruz. Beş dakika nefes almazsan ne olur?
Abdullah dudak büktü:
- Ne bileyim, ölürüm herhalde.
- Gördün mü ya, dedi babası. Şükretmemiz gereken ne çok nimete sahibiz…
Derin bir nef es aldı ve;
- Az önce güneş nimetine şükretmiştim, dedi.
Abdullah merakla babasına bakıyordu. Babası devam etti:
- Güneş olmasa tohumlar canlanıp yeşermez, büyümezler.
Abdullah’ın küçük kafasında şimşekler çaktı. Öyle ya; tohumlar canlanıp büyümeseler hem insanlar, hem bütün canlılar aç kalırdı. Yani hayat olmazdı. Heyecanla babasına döndü:
- O halde toprak da nimet, su da! diye söyledi.
Babası gülerek onun saçlarını okşadı.
- Elbette yavrum, elbette! dedi.
Tarlaya gelmişlerdi. Ali dayı tohum çuvallarını arabadan indirdi. Karasabanı hazırladı. Küçük Abdullah sabırsızlanıyordu.
- Ben de tohum ekmek istiyorum baba! Ektiğim tohumların büyüdüğünü görünce çok sevineceğim!
- Tabii ekeceksin oğlum, dedi babası. Ama hemen değil. Ekilen tohumun bereketli olması için dua etmek gerek. Şimdi sen gölgede dinlen, ben iki rekât namaz kılıp dua edeyim. Sonra başlarız .
Abdullah gölgeye gidip oturdu. Ne çok şey öğrenmişti bugün. İyi ki babasıyla tarlaya gelmişti. “Keşke abimler de gelseydiler” diye düşündü. “Ama onlar büyük, benim öğrendiklerimi zaten biliyorlardır” diye avundu.
Babası namaz kılmış dua ediyordu. ” Acaba babam nasıl dua edecek?” diye meraklandı. Yanına gidip oturdu. İşte duyabiliyordu:
- Yâ Rabbi! Yeri, göğü, her şeyi yaratan, yoktan var eden sensin. Ben de senin zayıf ve âciz bir kulunum. Şimdi toprağa atacağım tohumları Senin kudret ve merhametine emanet ediyorum. Onları yeşert, büyüt ve canlılar için bereketli kıl. Allahım; çünkü biz hepimiz bunlara muhtacız…
Abdullah da babası gibi “âmin” diyerek minik ellerini yüzüne sürdü. O gün, küçük Abdullah için unutulmayacak kadar güzel geçmişti. O da babası gibi avuç avuç tohum serpmişti tarlaya. Ve, tarla sürüldükçe o tohumların toprak altında kalışını ilgiyle seyretmişti.
Akşam eve dönünce, o gün yaşadıklarını heyecanla anlattı annesine. Abileri ise, onun bu heyecanına gülüp geçiyorlardı. Bir de bağı vardı Ali dayının O yıl tarla gibi bağı da çok verimli olmuştu. Birkaç gün sonra bağbozumu başlayacak, meyveler toplanacaktı. Bir sabah kahvaltıda büyük oğlu bu mevzuyu açtı:
- Baba her yıl yaptığın gibi bu yıl da bütün köylüyü toplayıp meyveleri dağıtmayacaksın değil mi?
Babası güldü:
- Herkes rızkını yer evlât. Elbette ki ihtiyacı olana istediği kadar vereceğim.
Ortanca oğul da abisi gibi itiraz etti.
- Biz emeğimizle kazanıyoruz başkaları yiyor. Satıp para kazansak daha iyi olmaz mı?
Ali dede çocuklarına hüzünle baktı:
- Böyle düşünürseniz kazanamaz, kaybedersiniz yavrum. Ben yıllardır ihtiyacı olan herkese yardım ettim ve hiç sıkıntıya düşmedim. Unutmayın ki komşuluk hakkı vardır. Verdikçe bereketlenir.
Çocuklar, babalarını ikna edemeyince kalkıp gittiler. Ali dayı tebessümle küçük Abdullah’ın başını okşadı ve;
- Sen onlara benzeme yavrum dedi. Unutma ki her zaman veren el alan elden üstündür.
Bağbozumu başladığı gün Ali dayının bağı bayram yeri gibiydi âdetâ. İhtiyaçları kadar ürün alan köylüler meyvelerin toplanması için Ali dayıya yardım ediyorlardı. Çocuklar da yere düşenleri toplayıp yiyerek neşe içinde eğleniyorlardı.
Ne yazık ki bu mutluluk f azla sürmemiş, Ali dayı o kış yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak vefat etmişti.
Artık tarla ve bağ işleri çocuklara kalmıştı.
Birgün en büyükleri kardeşlerini yanına çağırarak;
- Babamızın yaptığı yanlışı biz yapmayacağız, dedi. Çalışıp alın terimizle kazanacağız. Bir çöpümüzü bile başkasına yedirmeyeceğiz. Zengin olacağız, zengin!
Abdullah itiraz etti:
- Ben sizin gibi düşünmüyorum, dedi. Eğer Çok kazanmak istiyorsak, önce şükretmeliyiz. Sonra ürünü ekerken bereketli ve insanlara faydalı olması için dua etmeliyiz. Urünü toplarken de ihtiyacı olan komşularımıza yardım etmeliyiz.
Abileri küçük Abdullah’ı azarladılar.
- Hadi ordan sen, de! Bacak kadar boyunla işimize karışma!
Aradan zaman geçti. Birgün ektikleri tarlaya gittiler. Buğdayların daha büyümeden kuruduğunu, işe yaramaz ot olduğunu gördüler.
- Bu yıl yağmur yeterince yağmadı, dediler. Küçük Abdullah acı acı gülerek başını salladı. Çünkü abileri bu tarlayı ekerken bırakın dua etmeyi, bir besmele bile okumamışlardı.
Derken bağbozumu günü geldi çattı. Sabah erkenden hazırlanıp köylülere hiç haber vermeden bağın yolunu tuttular. Bağa vardıklarında karşılaşırlaştıkları manzara dehşet vericiydi. Gece çıkan yangında bütün bağ yanmış, geriye kara bir duman ve is kokuları kalmıştı.
Oturup ağlamaya başladılar. Abdullah;
- Zararın neresinden dönersek kârdır, dedi. Gelin aç gözlülüğü bırakalım ve babamızın yolunda gidelim.
Ağabeyleri de bunun doğru olacağını kabul ettiler ve o günden sonra yanlış düşüncelerinden dolayı tövbe ederek çalışıp, bereketi Allah’tan beklediler. Cenâbı Allah elbette kendisine el açanları boş çevirmezdi. Onları da çevirmedi. Çok kazanıp, köylülerle birlikte mutlu bir hayat sürdüler.
Bilinmiyor
Etiketler:çocuk masalları, masal, masal dinle, masal diyar, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masal oku, masallar, masallar diyarı, Tohumlar, tohumlar masalı
Mayıs 23rd, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

Yoksul Kunduracı
Eski zamanlarda, ülkenin birinde yoksul bir kunduracı ve karısı yaşarmış Kunduracı çok yaşlandığı için artık eskisi gibi çalışamıyormuş Kazandıkları para ancak karınlarını doyurmaya yetiyormuş
Kunduracı, bir gece elinde kalan son deriyi de ertesi gün ayakkabı yapmak için hazırlayıp tezgahın üzerine koymuş Yatmaya gitmiş
Ertesi sabah her zamanki gibi erkenden kalkmış
Tezgahın üzerinde bakınca çok şaşırmış Çünkü bir çift ayakkabı duruyormuş Ayakkabılar öyle güzelmiş ki, müşterilerden biri bunları görünce çok beğenmiş
Hemen satın almış Yaşlı kunduracı kazandığı paralarla iki çift ayakkabı yapabilecek kadar deri satın almış
Derileri o akşam yine ertesi gün ayakkabı yapmak üzere hazırlamış Sabahleyin kalktığında bu kez iki çift ayakkabı bulmuş
Dükkana gelen müşteriler ayakkabıları çok beğenip bol bol para vermişler
Kunduracı bu durumdan çok memnunmuş Artık pazara gidip yeterince deri alabilecekmiş
O akşam yine derileri hazırlarken ertesi sabah ne göreceğini tahmin edebiliyormuş
Gerçekten de düşündüğü gibi olmuş Sabah kalktığında dört çift gıcır gıcır ayakkabı tezgahın üzerinde duruyormuş
Günler böyle geçmeye başlamış
Yoksul kunduracı artık geçim sıkıntısı çekmiyormuş Kazandığı paralarla istediği kadar deri alabiliyormuş Hatta bir miktar da para arttırıp gelecek günler için saklıyormuş
Kunduracı bir gün karısına:
- Bu böyle olmayacak Bize yardım edenlerin kim olduklarını mutlaka öğrenmemiz gerek Bunun için bu gece saklanarak onları gözetleyeceğim, demiş
Yine derileri hazırlayıp tezgahın üzerine bırakmış Karısı da odanın aydınlanması için mum yakarak masanın üzerin koymuş
Bütün hazırlıklar tamamlanınca karı koca odadaki dolabın içerisine girerek beklemeye başlamışlar
Vakit gece yarısı olunca birden tıkırtılar duyulmaya başlamış Kapı açılmış Çok sevimli iki minik adam içeri girmişler
Tezgahın yanına gelerek kunduracının bıraktığı derilerden ayakkabı yapmaya başlamışlar
Karı koca hayretle onları izliyorlarmış Cüceler işlerini bitirerek sabaha karşı gitmişler
Ertesi gün kunduracı düşünmeye başlamış Kendisini fakirlikten kurtaran bu adamlara teşekkür etmek istiyormuş, ama nasıl?
Akşam olunca karısına:
- En iyisi minik adamlar için güzel kıyafetler hazırlayalım, demiş
Hemen işe koyulmuşlar Onlar için minik elbiseler, ayakkabılar hazırlamışlar
Ertesi gece kunduracı tezgahın üzerine kesilmiş deriler yerine hazırladıkları hediyeleri bırakmış
Yine bir mum yakarak dolabın içine saklamışlar
Az sonra kapı açılmış Minik adamlar tezgaha yaklaşınca kendileri için bırakılan hediyeleri fark etmişler
Sevinçle dans etmeye başlamışlar Sonra hoplaya zıplaya gitmişler İki minik adam bir daha hiç görünmemişler
Ama, kunduracı ile karısı, minik adamlar sayesinde kazandıkları parayla ömür boyu rahat yaşamışlar Onları da hiç unutmamışlar..
Grimm Masalları Masal diyarında..
Etiketler:girm masalı, grimm masalı, Grimm Masalları, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masallar, masallar diyarı, sesli masal, sesli masallar, Yoksul Kunduraci, Yoksul Kunduraci masalı
Mayıs 23rd, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

Korkak Fare
Yoksul fare koca ormanda hep korku içinde yaşarmış Tilkiden korkar, kurttan ödü kopar, en çok da yaban kedisini görünce dehşete düşermiş Bırakın bu yabani hayvanları, çevresinde bir dal çıtırdasa yüreği ağzına gelir, korkudan bayılacak gibi olurmuş
Fare artık bu korkuya dayanamayacağını anlayınca ormanın kralı asşana gitmiş:
“Haşmetmeap” demiş, sizden haddim olmayarak küçük bir ricam olacak Şu ormandaki bütün hayvanlararasında en zavallısı benim N ekadar kötü bir kaderim var! bütün ömrüm titremekle geçiyor Bir yaprak düşse dizlerimin bağı çözülüyor Bu korkuya artık dayanabilmem imkansız
Sen bu koca ormanın kralısın Senin kükremen bile hrekesi dehşete düşürmeye yetiyor Beni koruman altına alabilirsin Bu kadar geniş mağarada yaşıyorsun Beni de buraya kabul et lütfen Sana hiç bir rakatsızlık vermem Ayaklarının altında dolaşmam, sesimi bile çıkarmam Bir köşede otururum Varlığımla yokluğumu anlamazsın bile”
Aslan tüm bu anlatılanları sesini çıkarmadan dinliyormuş Farecik aslanın bu tumunu kendisi için olumlu görmüş Ormanların kralı ricasını kabul edecek sanmış Biraz daha ısrar ederse bu iş olacak diye düşünmüş:
“Ben sizin bu iyiliğinize layık olamadığımı biliyorum, ama kim bilir, ne kadar işe yaramaz gibi görünsem de, belki bir gün bir işinize yararım Size olan borcumu ödeyebileceğim bir fırsat çıkar bir gün”
Aslan çok sinirlenmiş Öfkeden gözleri çakmak çakmak olmuş:
“Bak sen terbiyesize!” diye kükremiş “Sen kendini ne sanıyorsun Ben gibi koca bir kral senin gibi bir bücüre mi muhtaç olacak! Senin gibi bir böcek hayatta bana ne fayda getirir! Defol başımdan Seni bir pençe darbesiyle duvara yapıştırmadığım için de hayatın boyunca bana dua et!”
Farecik öyle korkmuş ki, o korkuyla bütün ormanı bir nefeste koşup başka bölgelere taşınmış Bir deliğe girip oradan uzun bir süre çıkmamış
Aslan ise bir süre daha farenin kendini bilmezliğine sinirlenmiş, sağa sola sataşmış Ama nihayet sakinleşmiş Karnının acıktığını hissedip ava çıkmış Fakat yolunun üzerinde üstü örtülmüş bir tuzak varmış Çukuru fark etmediğinden içine düşüvermiş Ama kral aslan bu,öyle çukurlaradüşüp kalır mı? Bu nedenle de korkmamış Yukarıya hamle yapıp atlamaya hazırlanırkeni çukurun içinde bulunan ağın bütün vücudunu kapladığını hğisstemiş Bir kez daha hamle yapmış , ama nafile! Ağ inceymiş, fakat çok sık dokunduğundan aslanın bile koparamayacağı kadar sağlammış Bütün gün kendini kurtarmak için çalışan aslan akşama doğru buradan çıkamayacağını anlamış
“Ah benim aptal ve gururlu kafam” diye düşünmüş “Eğer bu sabah o fareyi kendime küstürmeseydim, o keskin dişleriyle bu ağı keser, beni ölümden kurtarırdı! Oysa şimdi burada öleceğim ve bunun nedeni de benim! Başkalarını küçümsemeseydim, herkesin kendince bir işe yarayabileceğini kavrasaydım yaşıyor olacaktım!”
Anonim masallardan biri Korkak Fare Masalı
ünlü yazar Shakespeare, Korkaklık için şöyle diyor :
“insanlarin çogu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getirecegi için.
Konusmaktan korkuyor, elestirilmekten korkttugu için.
Yaslanmaktan korkuyor, gençligin kıymetini bilmedigi için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir sey vermedigi için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yasamayi bilmedigi için.”
Etiketler:fare masalı, Korkak Fare, Korkak Fare masalı, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masal özetleri, masallar, masallar diyarı, sesli masalı, sesli masallar
Mayıs 22nd, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin
Binbir Gün Masalları
Binbir Gece Masalları gibi bir çerçeve konu içine yerleştirilmiş birçok masaldan oluşan Doğu masalları külliyati. İlk kez Fransız doğubilimci Petis de la Croix tarafından Farsça ve Türkçe yazmalardan derlenip çevrilerek Les mille et un jours, Contés orientaux (1710-12, 5 cilt; Binbir Gün, Doğu Masalları) adıyla yayımlanmıştır.
Binbir Gün Masalları, Keşmir hükümdarı Turan Bey’in kızı Ferahnaz’a, erkekler konusundaki görüşlerini değiştirmek için dadısının anlattığı masallardan oluşur. Hain ve sadakatsiz olarak gördüğü erkeklere düşman kesilen ve bu yüzden bir türlü evlenmeye razı olmayan Ferahnaz’a dadısı güneş doğunca anlatmaya başladığı masalı akşama değin sürdürür. Amacı anlattığı masallarla onu erkeklerin vefalı olduğuna inandırmak ve içine düştüğü saplantıdan kurtarmaktır. Masallar birbiri içine girerek bin bir gün boyunca devam eder. Ferahnaz’ı ancak bin birinci günden sonra, ağabeyi Ferahruz’u tedavi eden bir rahip ikna eder. Böylece erkekler konusundaki görüşlerini değiştiren Ferahnaz, kendisine rüyada aşık olan, onun da bir süre önce rüyasında gördüğü İran şehzadesi Ferahşad’ı aramak üzere Keşmir’den ayrılır. Büyü gücü ile geyik olarak yaşayan Ferahşad’ı ürlü serüvenlerden sonra bulur; birlikte Gazne Hükümdarına giderler. Hükümdar şenlikler düzenleyerek iki genci evlendirir ve bir süre sonra da tahtını Ferahşad’a bırakarak ölür. Ama şehzade kendi ülkesine gitmek istediği için İran’a döner. Babasının ölümünden sonra tahta geçerek Ferahnaz ile mutlu bir yaşam sürer.
Binbir Gün Masalları, yirmi kadar uzun masaldan oluşur. Araya bazı kısa öykü ve fıkralar da eklenmiştir.
Bu külliyatta yer alan bazı masallar; Ferec Bade’ş-Şidde adlı Türkçe’ye de çevrilmiş bir başka masal külliyatında da bulunmaktadır. Bunlar arasında en çok yaygın olanı, ayrı bir öykü olarak da bilinen Seyfu’l-Müluk’tür. Binbir Gün Masalları’nda yer alan masalların en tanınmışları;
Basralı Ebu’l-Kasım, Rıdvan Şah ile Şehristan, Kaluf ile Dilara, Çin Melikesi ile Şehzade Kalaf, Bedreddin Lulu ile Vezir-i Mağmum, Malik ile Melikzade Şirin, Gamsız Şah, Ebu Ali Sina, Ebu’l-Faris, Adud ile Ahi, Mansur ile Dilbernigah’tır.
Binbir Gün Masalları Türkçe’ye ilk kez Elfü’n-Nehar ve’n-Nehar adıyla Fransızcadan Ali Raşid tarafından çevrilmiş, dört cilt olarak yayımlanması düşünülmüşse de ancak iki cildi basılmıştır (1867-70). Daha sonra bu çeviri Mustafa Hami Paşa, Ahmed Şükrü ve Said Fehmi tarafından tamamlanarak tek cilt halinde yayımlanmıştır (1873).
AnaBritannica
Etiketler:binbir, binbir gece masalları, Binbir Gün Masalları, binbirgün masalları, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal dünyası, masallar diyarı, sesli masallar
Mayıs 21st, 2009 | in
Masal diyarı |
Yorum Yapin

Güneş ve Bulut
Rüzgar bulutu katmış önüne,
Yağmur yağdıracamış,
Güneş olaya el koymuş,
Onlar saklambaca doymuş
Bir varmış, bir yokmuş, Evvel zaman icinde kalbur saman içinde güneş gökyüzündeki yerini almış, şöyle bir de yan yatmış, keyfine bakmış. Gökyüzünün maviliğinde kendi kendine yatıp dururken bir rüzgar sesi gelmiş kulağına…
Püff. Püfff Gözlerini aralamış, şöyle bir bakmış, küçük bir rüzgar önüne küçük beyaz bir bulutu katmış, sürükleyip duruyor. Zavallı bulut, bir o yana kaçıyor, bir bu yana ama rüzgar peşini bir türlü bırakmıyormuş. Güneş ışıklarını onlara doğru uzatmış Hey ne oluyor orada bakayım demiş. Bulut bu rüzgar peşime takıldı . sayın güneş, beni sabahtan beri bir o tarafa, bir bu tarafa uçurup duruyor diye sızlanmaya başlamış. Küçük bulut hala puff ouff diye bağırıp duruyormuş.Güneş ışıklarını rüzgara doğru uzatmış, heyy rahat bıraksana o bulutu demiş. Küçük rüzgar Ama ben yağmur yağdırmak için uğraşıyorum, bu benim görevim demiş.
Güneş ışık dolu . kollarını rüzgara doğru şöyle bir uzatmış, Bu sıcak yaz günü, ne yağmuru, hiç olur mu ? demiş. Rüzgar çok hevesliymiş Ben bulutu kovalayacağım, hepsi bir araya gelince ortalık kararacak, ondan sonrada yağmur yağacak diye anlatmaya başlamış
Bulut, güneşin arkasına saklanmış iyi ama ben yağmur bulutu değilim ki,sana sabahtan beri söyleyip duruyorum ama sen beni dinlemiyorsun ki demiş.
Güneş en sonunda olaya el koymuş. Böyle küçücük bir rüzgarla, küçücük bir bulutun yağmur yağdıramayacağını, hele hele gökyüzünde kendisi sıcak sıcak parlarken bunun çok zor olacağını söylemiş. Onlara saklambaç oynamayı öğretmiş, bulut ve rüzgar akşama kadar saklambaç oynayıp durmuşlar. Rüzgar saklambaca bayılmış. Güneşte onları izleyip durmuş.İşte bakın, gökyüzündeki o küçücük bulut var ya, hala saklambaç oynuyor bizim rüzgarla..
Masal diyarı..
Etiketler:bulut, bulut masalları, Gökyüzü Masalları, güneş, güneş masalları, Güneş ve Bulut, Güneş ve Bulut masalı, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal dünyası, masallar, masallar diyarı, sesli masallar

Karlar Kraliçesi
Evvel zaman içinde uzaklarda büyük bir kentte iki küçük çocuk varmış. Bunlar birbirleriyle arkadaşmış. Ancak birbirlerini kardeş gibi severlermiş. Erkeğin adı Kay, kızın adı Gerdaymış. Bunlar sürekli birlikte oynar, hiç ayrılmazlar
mış. Gerda`nın bir de büyükannesi varmış. Büyükannesi çok sayıda masal bilir, sırası geldikçe anlatırmış. Birgün Kay ve Gerda . oynarken büyükanne onları yanına çağırıp;
- Çocuklar bugün size yeni bir masalım var. İsterseniz gelin anlatayım, demiş.
Çocuklar büyükannenin yanına koşup. Can kulağıyla masalı dinlemeye başlamışlar. Büyükanne çocuklara kışın her tarafı kaplayan bembeyaz örtüsüyle ünlü Karlar Kraliçesinin masalını anlatmış. Çocuklar büyükannenin anlattığı masalı dinlemişler daha sonra yatıp uyumuşlar.
Ertesi gün . her taraf karlarla bembeyaz kaplı imiş. Çocuklar sokaklara dökülüp başlamışlar kızaklarla kaymaya. O sırada oradan kocaman bir kızağın geçtiğini görmüşler. Kızağı bir düzine beyaz geyik çekmekteymiş.
Çocuklar hemen bu büyük kızağın arkasına takılmışlar. Bir süre kaydıktan sonra çocukların çoğu kızağı bırakıp geri dönmüşler. Yalnız Kay, kızağı bırakmamış. Bu arada kentten de oldukça uzaklaşmış olduğunun farkında değilmiş.
En sonunda kızak kendiliğinden durmuş. Kızaktan bembeyaz pelerini içerisinde Karlar Kraliçesi inmesin mi? Kay, Karlar Kraliçesinin büyükannenin masalında dinlediği kraliçe olduğunu anlamış. Karlar Kraliçesi Kay`a
- Çok üşümüşsün gel yanıma otur, demiş. Kay, Karlar Kraliçesinin yanına oturup onun verdiği pelerine sarılmış. Bir anda üşümesi geçmiş. Karlar Kraliçesi de yanında uyuyakalan çocuğu alıp şatosuna götürmüş. Meğer Karlar Kraliçesi yakaladığı çocukları şatosuna götürüp buzla kaplarmış. Kay`ı da bu şekilde buzdan bir heykelcik yapıvermiş.
Kentte ise Kay`dan uzun süre haber alamayan Gerda, arkadaşını aramaya koyulmuş. Karlarla kaplı ormana doğru yürümüş.
Ormanda arkadaşını araken küçük bir kulübeye rastlamış. Kulübeye yaklaşınca kapıyı ihtiyar bir kadın açmış. Bu kadın oralarda yaptığı iyiliklerle tanınan bir büyücüymüş. Kıza, ;Ne için geldiğini biliyorum yavrucuğum, arkadaşın Kay`ı arıyorsun. Bakalım bahçede duran karga arkadaşının yerini biliyor mu? diyerek Gerda`yı arka bahçeye götürmüş. Bahçede gerçekten de bir karga dalda bekliyormuş. Kargaya Kayın nerede olduğunu sormuşlar. Karga da onlara
- Kay`ın nerede olduğunu ancak ormanda yaşayan küçük kız bilebilir, demiş. Bunun üzerine Gerda, yaşlı kadından izin isteyip yoluna devam etmiş. Ormanın derinliklerinde dolaşırken mini mini, çok güzel bir kulübe görmüş. Kulübenin kapısı açılmış. İçeriden kara karganın bahsettiği küçük kız çıkmış. Gerda`ya
- Hoşgeldin, ben de senin gelmeni bekliyordum, demiş. Gerda yı içeri alıp ateşin başına oturtmuş. Ona getirdiği yiyeceklerden vermiş. Daha sonra birlikte uyumuşlar. Sabah olunca, küçük kız Gerda`yı kulübenin yanındaki samanlığa götürmüş. İçeride güvercinlerle, geyikler varmış. Güvercinler ötmeye başlamışlar. Küçük kız güvercinlerin dilinden anlıyormuş. Gerda ya güvercinlerin ne demek istediğini anlatmış.
- Güvercinler, Kay`ı Karlar Kraliçesinin kaçırdığını, onu şatosunda hapsettiğini, oraya nasıl gidileceğini geyiklerin bildiğini, söylüyorlar, demiş.
Bunun üzerine yola çıkmak için hazırlık yapmışlar.
Geyikleri kızağa bağlamışlar. Gerda küçük kıza, kendisine yardımda bulunduğu için teşekkür etmiş.
Birbirlerine el sallamışlar.
Gerda geyiklerin çektiği kızakla yola çıkmış. Günlerce yol almışlar. Dünyanın en kuzey ucuna, bembeyaz kar örtüsünden başka hiçbirşeyin görülmediği . diyarlara varmışlar. Sürekli, lapa lapa kar yağmaktaymış. Geyikler bir süre daha gittikten sonra bembeyaz bir şatonun kapısının önünde durmuşlar.
Gerda, Karlar Kraliçesinin şatosuna geldiklerini anlamış. İçeri-
ye girmiş. Şatonun içeriside dışı gibi beyazmış. Gerda, şatonun içerisinde
yürümeye başlamış. Bir yandan da Kay`a seslenmekteymiş. Şatoda kendi sesinin yankısından başka ses yokmuş.
Gerda, buzdan bir kapı görmüş. Kapıyı açmış içeriye bakmış. Odanın ortasında Kay`ı donmuş bir şekilde bulmuş. Sanki buzdan bir heykelcik gibiymiş.
Gerda, Kay`ın ölmüş olduğunu zannederek başlamış ağlamaya. O kadar çok ağlamış ki gözünden akan yaşlar yere dökülmeye başlamış.
O anda bir mucize gerçekleşmiş. Gerdanın gözlerinden akan yaşlar, dondurulmuş Kay`ı eritmeye başlamış. Üzerini kaplayan buzların erimesiyle Kay kendine gelip konuşmaya başlamış.<br />
- Gerda, seni gördüğüme çok sevindim, demiş. Gerda da Kay`ın ölmediğine çok sevinmiş. Kay, Karlar
Kraliçesinin şatodan ayrıldığını fakat her an geri gelebileceğini söylemiş.
Hemen şatodan çıkıp geyiklerin çektiği kızağa binmişler.
Kuzey ülkesinden ayrılmışlar. Evlerine geri dönmüşler. Yaşadıkları bu . heyecan verici serüveni ikisi de unutamıyormuş.
Artık evlerinden fazla uzaklaşmamaya ve sadece büyükannenin masallarını dinlemeye karar vermişler.
Etiketler:Andersen masalları, andersenden masallar, kar, Karlar Kraliçesi, Karlar Kraliçesi andersen, Karlar Kraliçesi andersen masalı, Karlar Kraliçesi masalı, kraliçe, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masallar diyarı
Mayıs 19th, 2009 | in
Ezop masalları |
Yorum Yapin

Okçu ile aslan
Ustalığıyla bilinen bir okçu, avlanmak üzere dağa çıkmış. Onu gören bütün hayvanlar korkuyla kaçışmışlar. Yalnızca aslan kaçmamış, üstelik okçuya meydan okumuş. Okçu okunu yerleştirdikten sonra yayını germiş ve “Habercimin sana bir haberi var!” diye bağırıp oku aslana atmış.
Böğründen yaralanan aslan, acıyla kıvranarak çalıların içine kaçmış. Orada gizlenmiş olan bir tilkiye rastlamış. Tilki, aslanın avcıdan kaçtığını görünce, dönüp düşmanıyla yüz yüze mücâdele etmesi için onu yüreklendirip kışkırtmaya çalışmış.
“Hayır!” demiş aslan, “Beni kandıramazsın. Düşünsene… sıradan bir haberci beni bu duruma getirebildiyse, o haberciyi bana gönderen avcıyla nasıl başa çıkarım?”
Sizden zayıfların sizi kışkırtması, yalnızca kendi çıkarları içindir…!
Ezop masalları masal diyarında..
Etiketler:ezop, Ezop masalları, La Fontaine Masalları, masal, masal diyarları, masal dünyası, masallar diyarı, Okçu ile Aslan, Okçu ile Aslan ezop, Okçu ile Aslan ezop masalı, Okçu ile Aslan masalı, sesli masallar