<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Masal diyarı &#187; masal diyarları</title>
	<atom:link href="http://www.masaldiyari.net/tag/masal-diyarlari/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.masaldiyari.net</link>
	<description>Masallar diyarı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 30 Jan 2012 20:36:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Çiçek Masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/cicek-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/cicek-masali#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 May 2011 15:59:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[çiçek]]></category>
		<category><![CDATA[çiçek masalı]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>
		<category><![CDATA[seçme masallar]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masal]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1912</guid>
		<description><![CDATA[Çiçek Evvel zaman içinde büyük bir ülkenin iyi kalpli, cömert ve insanları seven bir padişahı varmış. Bu padişah halkının problemleriyle ilgilenir ve onları hep korumaya çalışırmış. Ancak bu padişahın bir derdi varmış. Hiç çocuğu olmayan padişah son zamanlarda çokça düşünmeye başlamış. En büyük isteği kendisinden sonra yerine geçecek olan padişahın kendisi gibi halkı için yaşayan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2011/05/cicek-192x300.jpg" alt="" title="cicek" width="192" height="300" class="alignnone size-medium wp-image-1913" /></p>
<p><strong>Çiçek</strong></p>
<p>Evvel zaman içinde büyük bir ülkenin iyi kalpli, cömert ve insanları seven bir padişahı varmış. Bu padişah halkının problemleriyle ilgilenir ve onları hep korumaya çalışırmış. Ancak bu padişahın bir derdi varmış. Hiç çocuğu olmayan padişah son zamanlarda çokça düşünmeye başlamış. En büyük isteği kendisinden sonra yerine geçecek olan padişahın kendisi gibi halkı için yaşayan adil bir yönetici olması imiş.</p>
<p>Günlerce düşünmüş. Aylarca düşünmüş. Sonunda halkına duyurmuş:</p>
<p>                        “Ülkemde yaşayan bütün çocuklara bir çiçek tohumu verilecektir. Bu tohumu kim en güzel şekilde saksıya eker ve ona en güzel şekilde bakarsa o benim yerime bu ülkeye padişah olarak yetiştirilecektir.”</p>
<p>Ertesi sabah sarayın her tarafı çocuk dolmuş. Her çocuğa padişahın isteği üzerine bir çiçek tohumu verilmiş. Tohumunu alan çocuk hemen evine gidip saksıya özenle ekmiş.</p>
<p>Beklemişler. Beklemişler. Beklemişler.</p>
<p>Günler günleri kovalamış, haftalar haftaları. Bütün çocukların çiçekleri büyümüş. Mis kokulu, rengarenk çiçekler açmış. Saksılar evlerinin en güzel köşesini süslemeye başlamış. Aralarında bütün bu güzel çiçekleri görüp de kendi saksısında bir türlü büyümeyen tohumuna çok pek çok üzülen bir çocuk varmış.</p>
<p>Annesi onu teselli etmeye çalışmış. Demiş ki, “sen elinden geleni yaptın, onu korumaya çalıştın, onu sevdin, ama o büyümek istemedi.”</p>
<p>Çocuk “o gün ben ne söyleyeceğim padişahımıza?” demiş üzgün üzgün.</p>
<p>“Olanı söyleyeceksin” demiş annesi de. “Tohum çiçeğe durmadı diyeceksin.”</p>
<p>Bir süre sonra verilen zaman dolmuş ve bütün çocuklar sarayın bahçesini doldurmuşlar. Ellerinde saksıları, saksılarında enfes görünen çiçekleri varmış. Çocuk bu çiçekleri görünce daha bir üzülmüş, daha bir kendine kızmış. Ama artık yapabileceği bir şey de yokmuş.</p>
<p>Padişah bahçeyi dolduran çocukların çiçeklerine uzun uzun bakmış. Aralarında dolaşmış. Gelip tam saksısında çiçek olmayan çocuğun önünde durmuş. Çocuk çok heyecanlanmış ve çiçeği büyümediği için çok utanmış. “Özür dilerim” diye mırıldanmış.</p>
<p>Padişah ona, “neden senin saksında çiçek yok?” diye sormuş.</p>
<p>“Bilmiyorum” demiş çocuk. “Ona çok iyi baktım, ama büyümek istemedi.”</p>
<p>Padişah “çok mu üzüldün?” diye sormuş.</p>
<p>“Evet, üzüldüm” demiş çocuk. “Benim çiçeğim de onlarınki kadar güzel görünsün isterdim.”</p>
<p>Padişah gülümsemiş ona. Elini tutup onu bütün çocukların görebileceği yere çıkarmış. “İşte” demiş. “Benim yerime padişah olabilecek çocuk.” Herkes çok şaşırmış. “Ama onun çiçeği hiç büyümemiş” diye mırıltılar yükselmiş. Padişah devam etmiş. “Size verdiğim bütün tohumlar sıcak suya batırılmış tohumlardı. Hiçbirisinden çiçek büyümesi mümkün değildi. Bir tek bu çocuk doğru söyledi. Benim yerime geçecek, benim ülkemi en adil şekilde yönetebilecek çocuk budur. Artık yüreğim rahat olabilir. Çünkü benden sonra ülkem emin ellerde olacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/cicek-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tuz Masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/tuz-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/tuz-masali#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Jul 2009 19:11:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1065</guid>
		<description><![CDATA[  Tuz Bir varmış, bir yokmuş&#8230; Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişahın üç oğlu varmış. Padişah, aklı oldukça kıt bir adammış. Yaşına, padişahlığına yakışmayan hareketler yapar, herkesi kendine güldürürmüş. Devlet işleriyle hiç uğraşmazmış. Vaktini hep ava gitmekle, eğlenceler tertiplemekle geçirirmiş. Günlerden bir gün, üç oğlunu da yanına çağırmış, onlara : Söyleyin bakayım, diye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #008000;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #008000;"><strong><span style="color: #008000;"><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/masaldiyari141.jpg"><img title="masaldiyari14" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/masaldiyari141-150x150.jpg" alt="masaldiyari14" width="150" height="150" /></a></span></strong></span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #008000;"><strong><span style="color: #008000;">Tuz</span></strong></span></strong></p>
<p><strong>Bir varmış, bir yokmuş&#8230; Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişahın üç oğlu varmış.</strong></p>
<p><strong>Padişah, aklı oldukça kıt bir adammış. Yaşına, padişahlığına yakışmayan hareketler yapar, herkesi kendine güldürürmüş. Devlet işleriyle hiç uğraşmazmış. Vaktini hep ava gitmekle, eğlenceler tertiplemekle geçirirmiş.</strong></p>
<p><strong>Günlerden bir gün, üç oğlunu da yanına çağırmış, onlara :</strong></p>
<p><strong>Söyleyin bakayım, diye sormuş, beni ne kadar seviyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Babalarının böyle tuhaf hallerine alışık olan şehzadeler, onun bu sorusunu hiç yadırgamamışlar. Fakat, onun, sorduğu bir şeye karşılık verilmediği zaman da ne kadar kızdığını bilirlermiş. Önce en büyük şehzade cevap vererek :</strong></p>
<p><strong>Babacığım, demiş, sizi altın kadar, elmas kadar, pırlanta kadar seviyorum.</strong></p>
<p><strong>Büyük oğlunun bu cevabı padişahın pek hoşuna gitmiş. Kahkahalarla güldükten sonra, ortanca oğluna bakmış :</strong></p>
<p><strong>Ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım? diye sormuş. O da :</strong></p>
<p><strong>Babacığım, demiş, ben sizi bal kadar, börek kadar, kadayıf kadar seviyorum.</strong></p>
<p><strong>Ortanca oğlunun cevabı da padişahın hoşuna gitmiş. Gene kahkahalarla gülmüş. Sonra en küçük şehzadeye dönerek:</strong></p>
<p><strong>Söyle benim küçük oğlum, demiş, ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım?</strong></p>
<p><strong>Küçük oğlan, birdenbire cevap verememiş. Biraz yutkunduktan sonra:</strong></p>
<p><strong>Babacığım, demiş, ben sizi tuz kadar seviyorum.</strong></p>
<p><strong>Küçük şehzadenin bu beklenmedik cevabı karşısında, ağabeyleri, kendilerini tutamayıp gülmüşler. Padişahın da suratı birden asılmış. Kaşlarını çatarak:</strong></p>
<p><strong>Ne dedin, ne dedin?! diye bağırmış. Beni tuz kadar seviyorsun ha? Seni utanmaz, hain evlat seni. Dünyada tuzdan daha kıymetli bir şey bulamadın mı?!</strong></p>
<p><strong>Sonra, hiddetle, yanındaki küçük bir sedef sandıktan iki kese altın çıkarmış. Birini büyük oğluna, ötekini de ortanca oğluna atmış. Onlara, eliyle dışarı çıkmalarını işaret etmiş. Her iki oğlu da âdeta yerleri öpüp geri geri giderlerken, padişah ellerini çırpmış. İçeri bir arap girince:</strong></p>
<p><strong>Çabuk bana cellatları çağırın! Diye bağırmış.</strong></p>
<p><strong>Arap uşak hemen dışarıya çıkmış. Kısa bir zaman sonra, iri boylu, yarı çıplak bir halde, korkunç iki arap cellatla içeri girmiş.</strong></p>
<p><strong>Padişah, küçük oğlunu göstererek:</strong></p>
<p><strong>Çabuk bunu alın! Kafasını uçurun! Diye bağırmış. Eğer emrimi yerine getirmezseniz, ikinizi de parça parça doğratırım&#8230;</strong></p>
<p><strong>Herkes gibi sarayda küçük şehzadeyi cellatlar da pek çok severlermiş. Padişahın bu emri üzerine, onu tutup sürükleyerek dışarıya çıkarmışlar. Hemen iki at hazırlatmışlar. Birisi küçük şehzadeyi yanına almış. Atları dağlara doğru sürüp gitmişler.</strong></p>
<p><strong>Saraydan oldukça uzak bir yerde, bir dağ başında durmuşlar.</strong></p>
<p><strong>Küçük şehzade pek üzüntülü imiş. Dokunsalar nerede ise ağlayacakmış. Cellatlar onun bu haline acımışlar. Bir tanesi:</strong></p>
<p><strong>Şehzadem, demiş, biz sana kıyamayacağız. Ama, padişahımızın emrini sen de kulaklarınla duydun. Bari gömleğini çıkarıp bize ver de, bir tavşan yakalayıp onun kanına bulayalım&#8230; “İşte şehzadeyi kestik” diye kanlı gömleği götürüp babanıza verelim. Sen de buralardan uzaklaş, bir daha memlekete dönme!</strong></p>
<p><strong>Şehzade, cellatların bu teklifine sevinmiş. Hemen soyunup gömleğini onlara vermiş. Hayatını bağışladıkları için her ikisine de teşekkür etmiş. Atın birini de onlardan alarak uzaklaşmış, gözden kaybolmuş.</strong></p>
<p><strong>Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş&#8230; Nihayet bir memlekete varmış. O kadar yorgunmuş ki, neredeyse, attan inerek yere uzanıp uyuyacakmış.</strong></p>
<p><strong>Şehre girerken, yol kenarındaki ilk evin kapısını çalmış. Kapıyı ihtiyar bir kadın açmış. Ona, şehzade olduğunu bildirmemiş, dünyada kimsesi bulanmadığını, bu memleketin de yabancısı olduğunu söyleyerek kendisini evlatlığa kabul etmesini rica etmiş. Zaten ihtiyar kadının da hiç kimsesi yokmuş. Zahmet çekmeden yetişmiş bir çocuk sahibi oldum diye sevinerek şehzadeyi evlatlığa kabul etmiş.</strong></p>
<p><strong>İhtiyar kadın, şehzadenin önüne yiyecek koymuş. Karnını doyuran şehzade, gidip çeşmede elini, yüzünü, ayaklarını güzelce yıkamış. Sonra atının da karnını doyurmuş. Bu işler bitince, kadının yaptığı yatağa kendini atarak derin bir uykuya dalmış.</strong></p>
<p><strong>Ertesi sabah uyandığı zaman, şehzade, pencereden halkın akın halinde bir tarafa doğru gittiğini görmüş, ihtiyar kadına:</strong></p>
<p><strong>Anacığım demiş, herkes böyle nereye gidiyor? Bayram filan mı var?</strong></p>
<p><strong>İhtiyar kadın:</strong></p>
<p><strong>Bayram değil ama oğlum, demiş, ondan daha önemli bir şey var. Bugün talih kuşunu uçuracaklar, padişahımızı seçecekler&#8230;</strong></p>
<p><strong>Bu sefer şehzade:</strong></p>
<p><strong>Ne olur anacığım, demiş, beni de götür. Hiç olmazsa seyrederiz.</strong></p>
<p><strong>İhtiyar kadın evlatlığını kıramamış. Kalkıp giyinerek sokağa çıkmışlar. Halkla beraber büyük meydana gitmişler.</strong></p>
<p><strong>Herkes toplandıktan sonra, talih kuşunu uçurmuşlar. Talih kuşu, kalabalığın üzerinde dolaşmaya başlamış. Kimisi, “acaba bana mı konacak?” diye heyecan geçiriyor, kimisi de, “benim başıma konsun” diye ayaklarının ucuna basarak boyunu yükseltiyormuş.</strong></p>
<p><strong>Ne ise, kuş, döne dolaşa gelip bizim küçük şehzadenin başına konmamış mı?</strong></p>
<p><strong>Buna hiç kimse razı olmamış. Her kafadan bir laf çıkıyor, kimisi de:</strong></p>
<p><strong>O yabancı, padişah olamaz! diye bağırıyormuş. Çaresiz seçimi bozmuşlar. Ertesi sabah tekrar toplanmaya karar vermişler.</strong></p>
<p><strong>Ertesi gün herkes gene meydanda toplanmış. Bu sefer de bir yanlışlık olur da, halkı kızdırırım diye, küçük şehzade, gidip yol kenarındaki mezarlıkta, bir taşın yanında oturmuş.</strong></p>
<p><strong>Talih kuşunu uçurmuşlar. Halk heyecandan kırılıyormuş. Ama kimsede de ses seda yokmuş. Gözler hep havada kuşun uçuşunu dikkatle takip ediyormuş.</strong></p>
<p><strong>Talih kuşu, döne dolaşa gidip bu sefer de mezarlık kenarında oturan şehzadenin başına konmamış mı?</strong></p>
<p><strong>Halk gene kıyameti koparmış. Bir taraftan da:</strong></p>
<p><strong>Olmadı, olmadı, Türk’ün şartı üçtür; diye bağıranlar olmuş. Çaresiz bu seçimi de bozmuşlar. Yeniden toplanmaya karar vermişler.</strong></p>
<p><strong>Ertesi sabah, halk meydanda çok erkenden toplanmış. Şehzade ile ihtiyar kadın evlerinden henüz çıkmış, meydana doğru gelirlerken, talih kuşu uçurulmuş.</strong></p>
<p><strong>Kuş gene kalabalığın üzerinde birkaç defa dönmüş. Sonra oradan hızla uzaklaşarak, gidip meydana doğru yeni gelmekte olan şehzadenin başına üçüncü defa konmuş. Bu sefer hiç kimse itiraz edememiş. Bizim küçük şehzade de padişah olarak o memleketin idaresini eline almış. Akıllı çocuk olduğu için, kısa zamanda halka kendini sevdirmiş. Birçok işler yapmış. Memleketi gül gibi idare etmeye başlamış.</strong></p>
<p><strong>Aradan yıllar geçmiş. Genç padişah, kendisini bildirmeden, babasına bir mektup göndererek, memleketine dâvet etmiş. Babası, komşu bir memleket padişahından gelen dâveti kabul etmiş. Gezip eğlenmeye bayıldığı için, bir tabur askerle birlikte hemen gelmiş.</strong></p>
<p><strong>Genç padişah, çok güzel yemekler hazırlatmış. Fakat hiç birine tuz koydurmamış.</strong></p>
<p><strong>Genç padişah bıyık ve sakal bıraktığı için, ilk karşılaştıkları zaman babasının tanımadığını hissedince, pek sevinmiş.</strong></p>
<p><strong>Ne ise, akşam yemeğini yemişler. Misafir padişah yemekleri çok beğenmiş ama, tuzsuz oluşuna hayret etmiş. İçine baygınlıklar geldiği halde, hiçbir şey söylememiş.</strong></p>
<p><strong>Ertesi gün, askerlerini dolaşmış. Hatırlarını sormuş. Onlar da yemeklerin tuzsuz oluşundan şikâyet etmişler.</strong></p>
<p><strong>O gün öğle yemeğini yerlerken, misafir padişah:</strong></p>
<p><strong>Kuzum, sizin memlekette tuz bulunmaz mı? diye sormuş. Genç padişah, gülerek:</strong></p>
<p><strong>Vardır padişahım, diye cevap vermiş. Hem o kadar çoktur ki, bütün dünyaya tuz buradan gider.</strong></p>
<p><strong>Bu cevaba büsbütün şaşıran padişah:</strong></p>
<p><strong>İyi ama, demiş, bütün yemekleriniz tuzsuz. Sebebi nedir?</strong></p>
<p><strong>Genç padişah bu sefer:</strong></p>
<p><strong>Sizin tuzu hiç sevmediğinizi, yemeklerinize koydurmadığınızı söylediler de, demiş, onun için koydurmadım.</strong></p>
<p><strong>Padişah, derhal atılmış:</strong></p>
<p><strong>Katiyen efendim, demiş, yanlış söylemişler. Tuzsuz hayat mı olurmuş? Ben tuzu çok severim.</strong></p>
<p><strong>O zaman, genç padişah, gülerek:</strong></p>
<p><strong>Ama, demiş, küçük oğlunuz size: “Ben seni tuz kadar severim” dediği zaman, onu cellatlara teslim etmiştiniz?</strong></p>
<p><strong>Bu söz üzerine, padişah, kendine gelmiş. Karşısındaki genç padişaha dikkatle bakınca, oğlunu tanımış. Arkasından da gözlerinden iki damla yaş yuvarlanmaya başlamış.</strong></p>
<p><strong>Baba, oğul hemen kucaklaşmışlar. Sevinçleri görülecek şeymiş. Onlar ermiş muradına&#8230;</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/tuz-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sihirli Tavşan Masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/sihirli-tavsan-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/sihirli-tavsan-masali#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2009 21:37:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[sihirli tavşan]]></category>
		<category><![CDATA[türk masalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1041</guid>
		<description><![CDATA[  Sihirli tavşan Masal masal matitas.. Kalaylandı bakır tas&#8230; çukura düştü çıkamaz&#8230; Pır pır eder uçamaz. Var varanın, sür sürenin&#8230; Habersiz bağa girenin, hali yaman demişler&#8230; Masaldır bunun adı&#8230; Söylemekle çıkar tadı&#8230; Her kim dinlemezse bunu, hakkından gelsin kambur dadı&#8230; Bir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir padişahın üç oğlu ile bir küçük kızı varmış. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #800000;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;"><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/sihirli-tavsan.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1042" title="sihirli-tavsan" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/sihirli-tavsan.jpg" alt="sihirli-tavsan" width="158" height="239" /></a></span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Sihirli tavşan</span></strong></p>
<p><strong></strong><strong><span style="color: #000080;">Masal masal matitas.. Kalaylandı bakır tas&#8230; çukura düştü çıkamaz&#8230; Pır pır eder uçamaz. Var varanın, sür sürenin&#8230; Habersiz bağa girenin, hali yaman demişler&#8230; Masaldır bunun adı&#8230; Söylemekle çıkar tadı&#8230; Her kim dinlemezse bunu, hakkından gelsin kambur dadı&#8230; Bir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir padişahın üç oğlu ile bir küçük kızı varmış. Küçük kız bir gün bahçede oynarken ortadan yok olmuş. Aramışlar, taramışlar, etrafa atlılar salmışlar, yok&#8230; yok&#8230; Yer yarılıp yere mi girdi, gök alçalıp göğe mi uçtu? Bilen, anlayan olmamış&#8230; Öldüğüne dair bir işaret de bulunmadığı için, padişah babası ile sultan annesi : Sihirli bir el değmiş, kızımızı alıp götürmüşler, bir gün çıkagelir elbet! diyerek üzüntülerini azaltmaya çalışmışlar. Sarayın bahçesinde çok değerli bir elma ağacı varmış. Fakat bu ağaç, senede bir tek elmadan başka elma vermezmiş, vermezmiş ama, bu elmanın renginin güzelliğine de başka elmalarda rastlanmaz, hele tadına hiç doyum olmazmış. Onun için, padişah, elmayı her sene törenle kopartır, küçük küçük doğratarak hoşaf kaynattırır, bütün saray halkına birer yudum içirtirmiş. Kimsenin gönlü kalsın istemezmiş. O yıl elma yine olmuş. Elmayı kopartmak için tören günü bahçede toplanıldığı zaman ağaçta yapraklardan başka bir şey görememişler. Saray halkından hiç kimse elmayı koparmayacağı için, bu işi dışardan biri yapmıştır, diye düşünmüşler. Ertesi yıl elma yine olmuş. Birisi koparmasın diye, elmanın iyice olacağı güne kadar ağacın dibinde nöbet bekletmeye karar verilmiş. Padişahın büyük oğlu : Baba, demiş, nöbeti ben beklemek istiyorum&#8230; Babası, büyük şehzadenin bu düşüncesine hayır dememiş. Büyük şehzade, ağacın dibine oturmuş, beklemeye başlamış. İlk gece uyku bastırdığı halde uyumamış, sabahı dar etmiş. Elma yerinde duruyormuş. İkince gece uyku daha çok bastırdığı halde, büyük şehzade, o gece de uyumamış. Üçüncü gece yorgunluğu artmış olan büyük şehzade, göz kapaklarının kapanmasını engel olamamış, kendini tatlı uykunun derinliklerine farkında olmadan bırakmış. Sabahleyin güneşin ilk ışıklarıyla gözlerini açan büyük şehzade, bir de başını kaldırmış bakmış ki, elma yerinde yok&#8230; Yüreği hoplamış, aklı başından gitmiş ama, elden ne gelir? Koşa koşa gidip babasını bulmuş, durumu anlatmış, üzüntüsünü belirtmiş. Ertesi yıl ortanca şehzade nöbet tutmuş. O da ağabeysi gibi iki yıl gece uykusuzluğa dayanabilmiş. Üçüncü gece uyuyakalınca elma yok oluvermiş&#8230; Daha ertesi yıl nöbet sırası küçük şehzadeye gelmiş. Birinci, ikinci geceler o da uyumamış. Üçüncü gece uyuya kalmamak için elinin küçük parmağını bir yerinden kesmiş, üzerine de tuz bastırmış. Acısından gözüne uyku girmek şöyle dursun, aklına bile gelmemiş. Hiç kıpırdamadan bekleye dururken, tam gece yarısında bir kanat sesi işitmiş. Ay ışığı etrafı epeyce aydınlattığından, kocaman bir kuşun gelip elma ağacına konduğunu görmüş. Kuş hemen elmayı kapmış. Kaçarken şehzade bir ok atmış. Ok kuşa değmiş ama, onu öldürmemiş, kanadından bir tüyü yere düşürmüş, o kadar&#8230; kuş uçup gitmiş, gözden yok olmuş. Küçük şehzade, sabahı beklemeden tüyü almış; hemen yukarı çıkarak babasını uyandırmış, ona göstermiş, olanları bir bir anlatmış. Kuşun tüyü o kadar güzel, renkleri o kadar çok, hem de o kadar göz alıcı imiş ki, padişah da, sultan da şehzadeler de hayran kalmışlar. Büyük şehzade : Babacığım, demiş, tüyü bu kadar güzel olan kuşun kim bilir kendisi ne kadar güzeldir? Ben bu kuşu arayıp bulacağım. Padişah bu tüyden kendisine bir kalem yaptırmış, kullanmaya başlamış. Büyük oğluna da bu altın kuşu bulması için izin vermiş. Büyük şehzade, sarayın ceylan gibi koşan bir atına binmiş. Heybelerine altın doldurmuş. Üstüne de demir bir elbise geçirerek yola düşmüş. “Bir aya kadar dönmezsem beni ararsınız” diye de tenbih etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş&#8230; Altı ay bir güz gitmiş. Yorulmuş, bir pınar başında atından inmiş. Eliyle pınardan su içerken, karşısına kar gibi beyaz, sevimli bir tavşan çıkmış. Bir insan gibi dile gelerek şehzadeye sormuş : Ünlü şehzadem, böyle nereden gelip nereye gidiyorsun? Şehzade, tavşanın insan gibi konuşmasına hem şaşırmış, hem de sevinmiş. Derdini dökmeye başlamış : Altın kuşu bulmaya gidiyorum Pamuk Tavşan. O, dört yıldan beri bizim sarayın bahçesindeki elmayı çalıp kaçıyor. Onu her ne pahasına olursa olsun bulmam gerek&#8230; Ne olur, sen onun bulunduğu yeri biliyorsan bana gösterir misin? Pamuk Tavşan, uzun bıyıklarını oynata oynata güldükten sonra : Mademki onu ele geçirmek için bu kadar yoldan geliyorsun, demiş, ben de sana onun bulunduğu yeri söyleyeyim : Şu karşıki dağı aştıktan sonra önüne uzun bir yol çıkacak. Bu yolun ortasında karşılıklı iki han vardır. Hanlardan birinde yatmak için çok para verilir&#8230; Ötekinde ise az para alırlar. Birinci handa her türlü içki eğlence, oyun vardır. İkinci handa hiçbir şey yoktur. İkinci hana girersen altın kuşun bulunduğu yeri öğrenebilirsin! Haydi güle güle! Pamuk Tavşan şehzadeyi kulakları ile selamlamış. Oda başıyla karşılık vererek dağın yolunu tutmuş. Git gitmez misin&#8230; Git gitmez misin&#8230; Geceler gündüz olmuş, gündüzler de gece&#8230; Şehzade bir hafta sonra dağı aşmış, yola ulaşmış. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmış. Bakmış ki, hanın biri saraya benziyor. Öteki ise bir kulübe gibi, hem de pis&#8230; Tavşanın sözlerini unutarak o saray gibi olan hana girmiş. Çok geçmeden içkiye, eğlenceye dalmış, altın kuşu da, elmayı da unutmuş&#8230; Günler günleri, günler de haftaları doldurmuş, aradan bir ay geçtiği halde büyük şehzade saraya dönmemiş. Padişah da, sultan da oğullarını merak etmişler. Ortanca şehzade : Bari ben gideyim de, demiş, hem altın kuşu bulayım, hem de ağabeyimi arayıp bularak getireyim. Padişah ortanca oğluna da izin vermiş. Şehzade, sarayın kuş gibi uçan bir atını seçmiş. Heybelerine altın doldurmuş, kendisi de bir demir elbise giyerek : Eğer bir aya kadar dönmezsem beni de ararsınız! demiş, yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş&#8230; Konarak, göçerek, tam bir güz gitmiş. Bir de arkasına dönüp bakmış ki, daha arpa boyu kadar bir yol gitmiş. Tekrar yola koyulmuş. Gide gide yorulmuş. Bir su başında attan inmiş. Yüzünü yıkarken karşısına o sihirli tavşan çıkmış. Tavşan buna da altın kuşun nerede bulunacağını söylemiş, hanları tarif etmiş. Ortanca şehzade, atını kuş gibi uçurarak günlerce sonra hanların bulunduğu yere gelmiş. O da ağabeysi gibi ucuz hanı beğenmeyip öteki hana girmiş. Orada ağabeyisi ile birleşmiş. Beraber içkiye, eğlenceye dalmışlar. Altın kuş onun da aklından çıkmış, gitmiş&#8230; Ortanca şehzade gittikten sonra da bir ay olmuş. Çocuklarının ikisi de gidip gelmeyince, padişahı bir merak sarmış. Kendi kendisine “Bunda bir iş var ya, elbet anlaşılır” demiş. Bu sefer de küçük oğlan : İzin verirseniz babacığım, demiş, gidip hem ağabeylerimi bulayım, hem de altın kuşu ele geçirip getireyim. Padişah : Hayır, diye karşılık vermiş, onlar gitti, gelmedi. Öldürdüler mi, kaldılar mı, bilmiyoruz. Sen de gidip dönmezsen sonra ne yaparız? Küçük şehzade, babasına yalvarmış, yakarmış, ağabeyleri uyuyakaldıkları halde altın kuşu kendisinin vurduğunu söyleyerek : Kuşu yine ben ele geçireceğim, demiş. Hem göreceksiniz, ağabeylerimi de bulup getireceğim&#8230; Padişah, küçük oğlunun ağabeylerinden daha akıllı olduğunu hatırlamış. Onun bu işi de başarabileceğini düşünerek gitmesine izin vermiş. Küçük şehzade,<br />
sarayın rüzgâr gibi giden atlarından birini seçmiş. Heybelere altın doldurmuş. Sırtına da bir demir elbise geçirerek yola düşmüş. Rüzgâr gibi giden at, onu bir anda su başına ulaştırmış. Atı su içerken kendisi de yüzünü yıkamaya başlamış. O sırada yanında Sihirli Tavşan belirmiş. Tavşan dile gelip, ona da nereye gittiğini sormuş. Şehzade, altın kuşu yakalamaya, ağabeylerini bulmaya gittiğini söyleyince, Sihirli Tavşan, buna da dağı gösterip hanların yolunu tarif etmiş. Sakın yanlış yere gitmeyesin, diye de ilave etmiş. Küçük şehzade, Sihirli Tavşana teşekkür ederek yanından ayrılmış. Rüzgâr gibi giden atını dört nala sürmüş. Dereler, tepeler, dağlar, atının ayakları altında uçuyormuş sanki&#8230; Çok geçmeden, Sihirli Tavşanın gösterdiği dağı aşmış, uzun yola ulaşmış. Gide gide hanların yanına varmış. Hanlardan biri pek göz alıcı imiş. Öteki ise, tersine, bir kulübeye benziyormuş. Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sözlerini hatırlayarak o gözalıcı hana girmemiş, doğruca gidip ucuz hana yerleşmiş. Akşam olduğundan, karnını doyurup bir tahta üzerine uzanmış. Kendi kendine, “acaba altın kuşu ne zaman görebileceğim” diye düşünüyor, gözüne uyku girmiyormuş. Gece yarısından sonra, bir aralık kulağına bir ses gelmiş. Birisi : Geleyim mi?! Geleyim mi?! diye sesleniyormuş. Şehzade, bu sesi tanımadığı için karşılık vermemiş. Hem kendisine seslendikleri ne malûm? Olduğu yerde daha çok büzülmüş, sesini çıkarmamış. Sabah olmuş. Biraz hava almak için hanın kapısına çıkmış. Bir aşağı, bir yukarı dolaşırken, Sihirli Tavşan görünmez mi? Zıplaya zıplaya küçük şehzadenin önüne gelerek : Akşam seslendim, seslendim, karşılık vermedin, demiş. Karşılık verseydin işimiz daha kolay olacaktı. Ama şimdi biraz yorulacaksın. Haydi atla sırtıma! Küçük şehzade hemen tavşanın sırtına binmiş. Tavşan hem koşuyor, hem de şehzadeye şunları söylüyormuş : Seni şimdi altın kuşun bulunduğu saraya götürüyorum. Bu saray kuşlar padişahının sarayıdır. Sarayın bahçe kapısı önünde seni indireceğim. Bahçede iki kapı vardır. Birisi açık, öteki kapalıdır. Açık kapıyı kapayacak, kapalı kapıyı açacaksın. İçerde bir arslanla bir at karşılıklı otururlar. Arslanın önünde ot, atın önünde et vardır. Eti arslanın önüne koyacak, otu ata vereceksin. Altın kuş ortadaki gül ağacında oturur. İki tarafında iki kafes asılıdır. Kafesin biri tahtadan, diğeri altındır. Kuşu alır, tahta kafesin içine koyarak dışarı çıkarsın, sakın altın kafese koyayım demeyesin, kuşlar padişahı seni yakalatır, zindana attırır, sonra karışmam. Sihirli Tavşan zıplaya zıplaya koşuyor, yokuşlar çıkıyor, tepeler aşıyormuş. Nihayet yüksekliği minare boyunda duvarlarla çevrili, büyük bahçe içinde bir sarayın önünde durmuş, şehzadeyi sırtından indirmiş, gözden kaybolmuş. Şehzade, duvarların ortasındaki açık büyük kapıdan içeriye girmiş, kapıyı güç halde kapatmış. Biraz ötede kapalı bir kapı varmış. Bütün vücuduyla yüklenip kapıyı açmış, içeriye girmiş. Hemen koşup arslanın önündeki otu alarak ata götürmüş. Atın önündeki eti de arslana vermiş. Her ikisi de önlerine konan şeyleri iştahlı iştahlı yerlerken doğruca gül ağacına koşmuş. Altın kuş güneşin altın ışıkları altında pırıl pırıl yanan rengiyle sağa, sola dönüyor, gagasını gül yaprakları arasına sokuyormuş. Şehzade onu incitmemek için yavaş yavaş elini uzatmış, daldan almış kuşun güzelliği karşısında âdeta kendinden geçmiş, herşeyi unutmuş. Kuşu elinden götürürken üzmemek için kafese koymaya karar vermiş. Bakmış ki, tahta kafes pek kötü, halbuki altın kafes hem çok güzel işlemeli, hem de pırıl pırıl yanıyormuş&#8230; Gönlü ona kaymış. Gidip yerinden alarak altın kuşu içine koymuş. Altın kuş, kafese o kadar yakışmış, o kadar yakışmış ki, küçük şehzade onlara hayran hayran bakmaktan kendini alamamış. Kafesi eline alıp kapıya doğru yürümüş. Yürümüş ama, kapının önünde, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte kocaman iki arap görünce, aklı başına gelmiş. Araplar bunu kolundan tuttukları gibi Kuşlar Padişahının karşısına çıkarmışlar. Padişah, altın kuşu çaldığından dolayı bunun zindana atılmasını emretmiş. Fakat Padişahın karısı : Yazık bu delikanlıya, demiş. Eğer bize altın kızı getirirse altın kuşu ona veririz. Hem de zindandan kurtulmuş olur. Padişah, karısının bu düşüncesini yerinde bulmuş, küçük şehzadeyi bırakmışlar. Şehzade dışarı çıktığı zaman Sihirli Tavşanla karşılaşmış. İçerde gördüklerini, yaptıklarını, başına gelenleri tavşana anlatmış. Tavşan söz dinlemediği için buna kulakları ile bir güzel dayak atmış. Sonra : Haydi bin sırtıma, gidelim! demiş. Şehzadeyi sırtına alarak yola koyulmuş. Az gitmişler&#8230; Uz gitmişler&#8230; Dere tepe düz, dağ, ova dümdüz gitmişler, dik kayaların ortasında çok yüksek bir sarayın önünde durmuşlar. Sihirli Tavşan : İşte burası Kızlar Padişahının sarayıdır, demiş. İçeri girerken bir zorluğa uğramayacaksın. Bahçenin ortasında büyük bir havuz var. Havuzun etrafı türlü türlü çiçeklerle süslüdür. Çiçeklerin arasında geniş yapraklı bir çınar ağacı göreceksiniz. Ağaca çıkıp saklanırsın. Çok geçmeden altın kız gelip havuza girerek banyo yapar. Havuzdan çıktığı zaman gitmesine meydan vermeden yakalarsın. Alıp dışarı çıkabilirsin. Eğer elbiselerini giyerse, Kızlar Padişahı seni yakalar, hapse attırır. Haydi yolun açık olsun! Küçük şehzade, sözlerini tutacağına dair tavşana başını sallamış, sarayın bahçe kapısından içeriye girmiş. Bahçenin ortasında fıskiyelerinden sular akan mermer bir havuz varmış. Suyun şırıltısına türlü türlü kuş sesleri karışıyor, havuzun etrafındaki çiçeklerin kokuları, insana yeniden hayat veriyormuş. Şehzade, doğruca çınar ağacının yanına gitmiş, üstüne çıkıp yapraklar arasına saklanmış. Dalın birine yaslanıp havuzda sularla güneşin oynaşmasını seyrederken, uzaklardan kulağına genç kız gülüşmeleri, kahkahalar gelmiş. Geriye dönmüş bakmış ki ince beyaz entariler içinde birçok genç kız, saçlarını rüzgârda uçura uçura havuza doğru koşuyorlar. Olduğu yerde biraz daha büzülmüş. Ağacın geniş yapraklarını kendisine siper edip saklanmış. Kızlar koşa koşa gelip havuzun etrafına dizilmişler. Biraz sonra, tül elbiseler içinde, güneş kadar parlak sarı saçlı, ayın ondördü, günün onbeşi gibi güzel altın kız gelmiş, havuza girmiş. O, havuzda yıkanırken dışardaki kızlar da, şarkı söylüyor, ellerini çırpıyorlarmış. Altın kızın yıkanması çabuk sona ermiş. Bir el işareti ile dışardaki kızları uzaklaştırmış. Kendisi havuzdan çıkmış. Elbiselerini giyerken, küçük şehzade ağaçtan atlayıp bileğine yapışmış, kızı dışarıya sürüklemeye başlamış. Bu beklenmedik durum karşısında şaşkına dönen altın kız, elbiselerini giymek için şehzadeden izin istiyor, şehzade olmaz dedikçe altın kız yalvarıyormuş. Böylece kapıya kadar geldiği halde, şahzade, altın kızın yalvarmalarına dayanamamış, elbiselerini giymesi için onu bırakmış. Kız havuz başına koşup elbiselerini giydikten sonra, ellerini çırpmış. Ellerini çırpmasıyla beraber, küçük şehzadenin yanında dev gibi iki adam görünmez mi? Şehzade, bunlar nereden geldiler diye araştırırken, adamlar onu kolundan yakaladıkları gibi bir hamlede saraya götürüp Kızlar Padişahının karşısına çıkarmışlar. Kızlar Padişahı : Söyle bakalım delikanlı, demiş, sen ne cesaretle benim sarayıma giriyorsun? Hele havuz başında saklanıp kızlarımı yıkanırken seyretmeye utanmadın mı? Altın kızın bu sarayın inci<br />
si olduğunu bilmiyor musun? Cezan ölümdür. Sonra elini çırpmış, içeriye giren harem ağasına : Şunu cellatlara götürün! diye emir vermiş. Küçük şehzade, korkusundan tir tir titrerken, Kızlar Padişahını ihtiyar lalası söze karışmış : Ünlü Padişahım, demiş izniniz olursa, bu delikanlı bize altın atı getirsin. Eğer getiremezse, o zaman başını kestirirsiniz. Ama getirecek olursa, altın kızı ona veririz, alır, gider&#8230; Kızlar Padişahı, ihtiyar lalanın bu düşüncesini yerinde bulmuş, altın atı bulup getirmek şartıyla şehzadeyi salıvermiş. Neye uğradığını bilemeyen şehzade, şaşkın bir halde kendisini sokağa dar atmış. Sihirli Tavşan, şehzadeyi bir kaya dibinde bekliyormuş. Şehzadenin anlattıklarını dinledikten sonra, sözünü tutmadığı için kulakları ile onu bir kere daha dövmüş. Sırtına dönerek : Haydi atla! demiş. Nedir bu senden çektiğim? Sözümü tutmuş olsaydın altın kuşu çoktan ele geçirmiş, saraya dönmüştük&#8230; Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sırtına binmiş. Derelerden tepelerden geçerek, dağlardan, taşlardan aşarak, bir ovaya varmışlar. Bu uçsuz bucaksız ovanın ortasında, etrafı alçak duvarlarla çevrili, gayet büyük bir bahçe varmış. Bahçenin tam ortasında küçük, fakat şirin bir köşk göze çarpıyormuş. Bahçenin her tarafı yemyeşil gür otlarla çevrili imiş. Sihirli Tavşan, bahçenin önünde durarak : İşte, demiş, Atlar Padişahının sarayına geldik. Altın at, Atlar Padişahının biricik oğludur. Çok uysal bir hayvandır. Bahçe kapısından içeriye girdiğin zaman etrafına bakmadan doğruca yürüyeceksin. Atlar Padişahının sarayının arka tarafında küçük bir köşk vardır. Altın at orada bulunur. Kapısı açıktır. İçeriye girip korkmadan yanına yaklaşacaksın. “Sırma yeleli, altın nallı, altın atım, seni görmeye geldim, yüzünü öpmeye geldim” diyeceksin. Eğer sözlerinden hoşlanırsa, keyifli keyifli kişner. O zaman gümüş dizginlerini tut; o senin arkandan kendiliğinden gelir. Ama, kişnemez de sessiz sedasız durursa, anla ki senden hoşlanmadı. Arkana bakmadan uçar gibi koşarak kaç, yoksa Atlar Padişahı seni yakalatır, atların ayakları altında çiğnetir&#8230; Küçük şehzade, bahçe kapısından içeriye girmiş ama yüreği de hop hop ediyormuş. Bahçe o kadar güzel, otlar o kadar canlı, o kadar yeşilmiş ki, küçük şehzadenin, etrafına doya doya bakınmak için içi gidiyormuş&#8230; Fakat, Sihirli Tavşanın sözleri de kulağında çınladığından sağa sola bakmadan yürümüş, yürümüş&#8230; Atlar Padişahının sarayının arka tarafına geçmiş, küçük köşkle karşılaşmış. Köşkün kapısı açıkmış. Ayaklarının ucuna basarak içeriye girmiş ki, gözlerine inanamamış: Altın at o güne kadar gördüğü atların, hatta hayvanların en güzeli imiş. Gözleri ışıl ışıl parlıyor, altın tellere benzeyen yelesi, ata bir gelin güzelliği veriyormuş. İnce yüksek bacakları yerinde duramıyor, bırakılsa kuş gibi uçacakmış hissini veriyormuş. Derisinin parlaklığı, düzgünlüğü hiçbir hayvanda yokmuş&#8230; Küçük şehzade, altın atı böyle hayran hayran seyrederken, birden Sihirli Tavşanın sözleri hatırına gelmiş. Altın atın yanına iyice yaklaşıp: Sırma yeleli, altın nallı, altın atım, demiş, seni görmeye geldim. Yüzünü öpmeye geldim&#8230; Küçük şehzade daha sözünü bitirmemiş ki, altın at keyifli keyifli kişnemeye başlamış. At kişneyince, şehzadenin de yüreğine su serpilmiş. Hemen atın gümüş dizginlerini tutmuş, öne düşmüş. O gitmiş, at gelmiş, o gitmiş, at gelmiş, bahçe kapısından dışarıya çıkmışlar. Sihirli Tavşan orada bekliyormuş. Tavşan, şehzadeye: Bin atın sırtına! demiş. Şehzade, altın ata sıçramış. Tavşan da bir zıplamada şehzadenin arkasına oturmuş, elleriyle şehzadenin omuzlarından tutmuş. Şehzade gümüş dizginlere yapışır yapışmaz, altın at bir ok gibi fırlamış. Hayvan görülmemiş bir hızla gidiyor, şehzadenin âdeta başı dönüyormuş. Dağlar, tepeler bir anda arkada kalıyor, rüzgâr bile altın ata yetişemiyormuş. Gözü açıp kapayıncaya kadar, altın at, Kızlar Padişahının sarayına varmış. Küçük şehzade, atın üzerinden inip saraya girmiş, Kızlar Padişahının karşısına çıkarak altın atı getirdiğini bildirmiş. İzni olursa altın kızı alıp götüreceğini söylemiş. Kızlar Padişahı, bu küçük delikanlının cesaretine, yılmazlığına hayran kalmış. Altın kızı verdiği gibi, altın atı da ona bırakmış. Küçük şehzade, altın kızı alıp saraydan çıkmış. Kızı altın ata bindirmiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, hemen yola koyulmuşlar. Kuşlar gibi uçup, rüzgârlar gibi eserek Kuşlar Padişahının sarayına varmışlar. Küçük şehzade, altın atla Sihirli Tavşanı kapıda bırakmış. Altın kızı yanına alarak içeriye girmiş. Doğruca Kuşlar Padişahının karşısına çıkmış. Yerlere kadar eğilip selam verdikten sonra: Ünlü padişahım, demiş, emrinizi yerine getirdim. İşte istediğiniz altın kız&#8230; Kuşlar Padişahı yerinden kalkıp şehzadenin yanına gelmiş. Onun sırtını okşadıktan sonra demiş ki: Aferin delikanlı, cesur ve yılmaz bir genç olduğunu ispat ettin. Bu kadar güç şeyleri başardıktan sonra bir gün gelip altın kuşu da ele geçirebileceğini anlamıştım. Onun için altın kuşu ben sana kendi elimle veriyorum. Altın kız da senin olsun. Haydi güle güle gidiniz! Küçük şehzade, Kuşlar Padişahını selamlamış. Altın kuşu almış, altın kız da yanında olduğu halde dışarıya çıkmış. Altın kızı altın atın üzerine bindirmiş. Altın kuşu eline vermiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sihirli Tavşanın şehzadeleri karşıladığı su başına varmışlar. Tavşan orada durmuş: Ünlü şehzadem, demiş, ben burada kalıyorum. Yalnız senden bir dileğim var. Okunu eline al ve beni öldür! Tavşanın bu sözleri karşısında, şehzade hayrete düşmüş: Nasıl olur Pamuk Tavşan, demiş, ben senden gördüğüm iyiliğimi şimdiye kadar hiç kimseden görmedim, seni öldürmeye ellerim nasıl varır ki? Sihirli Tavşan: İyiliğimi istiyorsan beni öldürmen lazım, demiş. Ama mademki bunu yapamayacaksın, hiç olmazsa söylediklerimi dinle: Sakın bir kuyu başında oturma, sonra pişman olursun! Küçük şehzade, bunca zamandır beraber gezip dolaştığı Sihirli Tavşandan ayrılacağı için gözleri yaşarmış. Tavşan, kulaklarını dikip sallayarak bunları selamlamış. Hoplaya sıçraya gidip gözden kaybolmuş. Küçük şehzade altın atın arkasına atlamış. Yola düzülmüşler. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmışlar. Küçük şehzade, ağabeylerini handa bulmuş. Bulmuş ama, onlar hana geldikleri günden beri kumar masasından kalkmadıkları için bütün altınlarını, hatta elbiselerini, atlarını, herşeylerini kaybetmişler. Birisi gelir de bizi kurtarır elbet diye perişan bir halde bekliyorlarmış. Küçük şehzade, altın atın semerini hancıya vererek ağabeylerinin borçlarını ödemiş, handan çıkmışlar. Hep beraber oradan uzaklaşmışlar. Yolda giderlerken, küçük şehzade bütün başından geçenleri anlatmış. Ağabeyleri, bunun yaptıklarını kıskanmışlar. Kendi kendilerine: “Babamız onun başardığı işleri öğrenince bizi ayıplayacak. Biz saraya hangi yüzle gideceğiz. Bari şuna bir oyun edelim de kızı, kuşu, atı alıp saraya biz götürelim” demişler. Karınlarının acıktığını bahane ederek bir su başında oturmak istediklerini söylemişler. Görünürlerde su başı yokmuş. Uzaklarda bir kuyu varmış. Oraya gidip yanına oturmuşlar. Biraz yiyecek yemişler. En büyükleri: Susadım, demiş, şu kuyudan biraz su alsak. En küçüğümüzün kuyuya inip yukarıya su göndermesi lazım! Küçük şehzadenin aklına bir fenalık gelmedi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/sihirli-tavsan-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kırk Haramiler</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/kirk-haramiler</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/kirk-haramiler#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2009 20:16:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[Kırk Haramiler masalı]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1037</guid>
		<description><![CDATA[Kırk Haramiler Bir varmış, bir yokmuş&#8230; Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Bağdat ülkesinin son derecede zengin bir padişahı varmış. Padişahın hazinesinde o kadar çok altın, elmas, pırlanta, zümrüt doluymuş ki, saymakla bitirilemez, hesabını kendisi bile bilmezmiş. Bağdat hazinesinin zenginliği her tarafa yayılmış, dillere destan olmuş. O kadar ki, Mısır’ı, Bağdat’ı, bütün Arap ülkelerini haraca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><strong><strong><span style="color: #800000;"><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/kirk-haramiler.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1039" title="kirk-haramiler" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/07/kirk-haramiler.jpg" alt="kirk-haramiler" width="450" height="551" /></a></span></strong></strong></p>
<p align="center"><strong><strong><span style="color: #800000;">Kırk Haramiler</span></strong></strong></p>
<p align="center"><strong>Bir varmış, bir yokmuş&#8230; Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Bağdat ülkesinin son derecede zengin bir padişahı varmış.</strong></p>
<p><strong>Padişahın hazinesinde o kadar çok altın, elmas, pırlanta, zümrüt doluymuş ki, saymakla bitirilemez, hesabını kendisi bile bilmezmiş.</strong></p>
<p><strong>Bağdat hazinesinin zenginliği her tarafa yayılmış, dillere destan olmuş. O kadar ki, Mısır’ı, Bağdat’ı, bütün Arap ülkelerini haraca kesen Kırk Haramiler, nihayet bu eşsiz hazineyi soymaya karar vermişler. Başları Hırsız Tahir’in başkanlığında hemen harekete geçerek gizlice Bağdat’a gelmişler. Vakit geçirmeden araştırma yaparak bir kolayını bulmuşlar ve padişahın hazinesini yavaş yavaş soymaya başlamışlar.</strong></p>
<p><strong>Bir gün, hazineye hırsızların dadandığı fark edilmiş. Sarayın etrafına, hazinenin içine yüzlerce asker yerleştirilmiş. Fakat gene de hazinenin soyulmasının önüne geçilemiyormuş. Padişah, bu işe bir çare bulanamadığı için hiddetinden ateş püskürüyor, önüne gelene çatıyormuş. Sarayını ve hazinesini askerleri iyi koruyamadığı için komutanı görevinden atmış; yerine başka komutan getirmiş.</strong></p>
<p><strong>Padişahın çok güzel bir de kızı varmış. Bu kız o kadar güzel, o kadar güzelmiş ki, onun güzelliğini dünyada bilmeyen yokmuş, işitmeyen kalmamış. Güzellikten söz açıldı mı, yedi iklim, dört bucakta hep Bağdat Padişahı’nın kızı örnek gösterilmiş. Üstelik bu güzel sultan, çok korkusuz, atılgan bir genç kızmış. Erkeklerden, hatta birçok askerlerden de daha iyi kılıç kullanırmış.</strong></p>
<p><strong>Hazinenin durmadan soyulmasına babası gibi küçük sultanın da fena halde canı sıkılıyormuş.</strong></p>
<p><strong>Nihayet, dayanamamış, bir gün babasına giderek:</strong></p>
<p><strong>Ne olur babacığım, diye yalvarmış, izin verin, hazinenizi bu akşam da ben bekleyeyim&#8230;</strong></p>
<p><strong>Padişah, korku nedir bilmeyen kızının bu sözlerinden hoşlanmış ama, ona:</strong></p>
<p><strong>Aman evladım, demiş, nasıl olur? Sen benim tutar elim, görür gözüm, dünyada biricik kızımsın. Senin adam öldürmekten korkmayan hırsızlarla boğuşmana gönlüm nasıl razı olsun?</strong></p>
<p><strong>Fakat, ne kadar söylediyse de, padişah, kızını fikrinden bir türlü caydıramamış. Onun yalvarıp yakarmasına fazla dayanamayarak istediği izni vermiş. Bir taraftan da, ne olur, ne olmaz diye yanına birçok asker katılmasını emretmiş.</strong></p>
<p><strong>Güzel sultan, hemen demir elbisesini giymiş. Başına demir miğferini geçirmiş. Sol eline demir kalkanını, sağ eline de kılıcını alarak askerlerle beraber hazineye girmiş. Hazine tam 40 geceden beri Kırk Haramiler tarafından soyuluyormuş. Her gece, hazinenin küçük penceresinden bir harami giriyor, en değerli taşlardan alabildiği kadar alıyor, karşısına çıkan askerlerin çoğunu yere serdikten sonra ancak ufak bir yara ile kaçıp kurtuluyormuş. O gece, 41’inci gece imiş. Hazineyi soymak sırası, Kırk Haramilerin başkanı Hırsız Tahir’de imiş. Güzel sultan, askerlerin her birini hazinenin bir tarafına saklayarak gelip pencerenin altına durmuş. Kılıcını çekerek beklemeye başlamış.</strong></p>
<p><strong>Gece yarısına doğru bir çıtırtı olmuş. Arkasından pencere kırılmış. Biraz sonra da pencereden içeriye doğru bir baş uzanmış. Sultan kendini göstermeden kılıcını kaldırdığı gibi var kuvvetiyle öyle bir vuruş vurmuş ki, eğer hırsız çabuk davranmasaymış, başı bir anda kopacakmış. Hırsızın başı kesilmemiş ama, sağ kaşının üstü boydan boya kopmuş.</strong></p>
<p><strong>O zaman, Hırsız Tahir, dışarıdan:</strong></p>
<p><strong>Bunu unutma sultanım, diye seslenmiş. Elbet bir gün sana cezanı vereceğim!</strong></p>
<p><strong>Sonra kaçıp gitmiş.</strong></p>
<p><strong>Güzel sultan, sabaha kadar hazineden ayrılmamışsa da, ne gelen olmuş, ne de giden&#8230; uykusuzluktan halsiz kaldığı için onu alıp odasına çıkarmışlar, elbiselerini soyup yatırmışlar.</strong></p>
<p><strong>O günden sonra da padişahın hazinesi bir daha soyulmamış.</strong></p>
<p><strong>Günler günleri, günler haftaları kovalamış. Aradan epey zaman geçmiş. Bir gün, elbisesi gayet şık kumaşlardan yapılmış, beyaz kalpaklı, silahları altın ve gümüş işlemeli, iri yarı, yakışıklı bir delikanlı saraya gelerek, kapı nöbetçilerine :</strong></p>
<p><strong>Padişahı görmek istiyorum, demiş. Kendisinden bir dileğim var, gidip haber veriniz!</strong></p>
<p><strong>Nöbetçiler, bakmışlar ki, şehzade gibi bir delikanlı. Hemen koşup padişaha haber vermişler. Padişah da :</strong></p>
<p><strong>Buyursun, demiş, bekliyorum.</strong></p>
<p><strong>Delikanlıyı biraz sonra padişahın yanına getirmişler. Padişah, karşısında hakikaten şehzade gibi, yakışıklı bir genç görünce :</strong></p>
<p><strong>Buyur oğlum, diye iltifat etmiş. Otur bakalım. dileğin nedir?</strong></p>
<p><strong>Delikanlı, padişahın gösterdiği yere oturduktan sonra.</strong></p>
<p><strong>Ben Hint padişahının oğluyum, diye söze başlamış. Eğer izin verirseniz, uygun bulursanız kızınız sultanla evlenmek istiyorum.</strong></p>
<p><strong>Padişah, bu yaman görünüşlü delikanlının şehzade olduğunu öğrendikten sonra :</strong></p>
<p><strong>Evladım, demiş, kızımı senden iyisine verecek değilim. Benim için hiçbir sakınca yok. Ama, bir kere kızımın düşüncesini öğrenmem lazım. Çünkü, o benim bu dünyada tutar elim, görür gözüm, bir tanecik yavrumdur. Onu kırmak, düşüncesini almadan kendi kendime karar vermek istemem. Delikanlı :</strong></p>
<p><strong>Hay hay padişahım, diye karşılık vermiş. Söyledikleriniz doğru. Küçük sultanım bir kere düşüncesi sorulmalı.</strong></p>
<p><strong>Bunun üzerine, delikanlıyı padişahın odasından çıkararak yandaki salona almışlar. Padişah, kızını yanına çağırmalarını emretmiş. Birkaç dakika sonra odaya gelen sultana, padişah, Hint Padişahı’nın oğlunun kendisiyle evlenmek istediğini söylemiş, düşüncesini öğrenmeden şehzadeye söz vermediğini de anlatarak odadaki gizli kafesin arkasından salonda oturan şehzadeyi görebileceğini bildirmiş. Küçük sultan, babasının bu beklenmedik sözleri karşısında önce şaşırır gibi olmuş, sonra odadaki gizli perdeyi yavaşça kaldırarak, gizli kafesten salonda oturan şehzadeyi dikkatle bakmış. Pırıl pırıl elbiseleri içinde, altın, gümüş işlemeli silahlarıyla bir heykel gibi görünen levent delikanlıyı beğenmiş. Hemen babasına dönerek :</strong></p>
<p><strong>Eğer siz uygun buluyorsanız babacığım, demiş, bu delikanlı ile evlenebilirim.</strong></p>
<p><strong>Padişah, kızının bu sözlerine memnun olmuş. O yanından ayrıldıktan sonra, salona geçerek kızının kararını Hint Şehzadesi’ne bildirmiş. Padişahın emriyle hemen hazırlık başlamış. Hint Şehzadesi ile padişahın biricik kızının evlenebilecekleri halka ilan edilmiş. Her tarafta şenlikler başlamış. Birçok padişahların ve şehzadelerin katıldıkları düğün kırk gün, kırk gece, görülmemiş eğlencelerle devam etmiş, kırk birinci günü, Hint Şehzadesi ile Bağdat’ın Küçük Sultan’ı evlenmişler. O günden sonra yeni evliler mutlu yaşamaya koyulmuşlar. Fakat her nedense, şehzade, başındaki beyaz kalpağı hiç çıkarmıyormuş. Her zaman kalpakla geziyor, onu ancak gece yatağa girdiği zaman çıkarıyor, sabahları da sultandan önce uyanarak hemen başına giyiyormuş. Bu hal yavaş yavaş sultanın dikkatini çekmeye başlamış. Nihayet dayanamamış, bir gün demiş ki :</strong></p>
<p><strong>Kuzum şehzadem, kalpağınızı neden hiç çıkarmıyorsunuz? Doğrusunu istersen merak ediyorum&#8230;</strong></p>
<p><strong>Şehzade, sultanın bu sorusuna cevap vermemiş. Hemen sözü değiştirerek sultana güzel hikâyeler anlatmaya başlamış. Böylelikle sultana sorusunu unutturmuş.</strong></p>
<p><strong>Günler, haftalar geçiyor, şehzade gene kalpakla dolaşıyormuş. Böylece aylar ayları, yıllar yılları kovalıyormuş. Nihayet bunların biri kız, öteki oğlan çok güzel iki çocuğu olmuş. Bir gün şehzade ile sultan, saraydaki odalarında bahçeye bakan pencerenin önünde oturmuş konuşuyorlarmış. Bir aralık şehzade derinden bir “ah” çekmiş. Bu “ah” o kadar manalı ve derinmiş ki, sultanın dikkatini çekmiş. Hemen :</strong></p>
<p><strong>Şehzadem, demiş, ne derdin var ki böyle derinden “ah” çektin? Bir şeye canın sıkılıyorsa, bana da söylemelisin!</strong></p>
<p><strong>Şehzade, gene içini çekerek :</strong></p>
<p><strong>Ah sultanım, demiş nasıl “ah” çekmeyeyim? Senin anan, baban, yanında. İstediğin zaman onları görebiliyorsun. Ben ise, annemden, babamdan çok uzaklardayım. Hasretten içim yanıyor. Onların hasreti hiçbir şeye benzemiyor.</strong></p>
<p><strong>Sözlerini bitirince, şehzade gene bir “ah” çekmiş.</strong></p>
<p><strong>Onun bu hali, sultana o kadar dokunmuş ki, gönlünü almak için :</strong></p>
<p><strong>Şehzadem, demiş eğer üzüntün bu ise, hemen çaresine bakalım. Ne zaman dilersen babanın memleketine gidebiliriz.</strong></p>
<p><strong>Sultanın güzel sözleri şehzadenin pek hoşuna gitmiş, içi biraz ferahlamış.</strong></p>
<p><strong>O gün padişaha çıkıp Hindistan’a gitmek üzere izin almışlar. Hemen yolculuk hazırlıklarına başlanmış. Sultanla şehzade için çok süslü bir tahtıravan yaptırılmış. Askerler silahlarını temizleyip parlatmışlar, yeni elbiselerini giymişler. Yolculuk pek uzun sürecek diye, şehzade, çocukları götürmek taraftarı olmamış. Her iki çocuk da küçük oldukları için sultan da şehzadenin fikrine uymuş.</strong></p>
<p><strong>Bir iki gün sonra, sultanla şehzade herkesle vedalaşarak altın ve gümüş kakmalarla süslenmiş, ipekli perdelerle donatılmış olan tahtıravanlarına binmişler. Önlerinde ve arkalarında, yeni elbiseler giyinmiş, silahları pırıl pırıl parlayan yüzlerce atlı asker olduğu halde, Hindistan’a doğru yola koyulmuşlar.</strong></p>
<p><strong>Az gitmişler, uz gitmişler&#8230; Dere tepe düz gitmişler&#8230; Günlerce yol almışlar. Dinlenmek üzere konakladıkları bir çeşme başında konuşurlarken, şehzade, sultana demiş ki:</strong></p>
<p><strong>Sultanım, gideceğimiz yol çok uzun. Bu kadar askeri oralara kadar götürmek hem faydasız, hem de insafsızlık. Bunun için askerlerin bir kısmını geri gönderelim.</strong></p>
<p><strong>Sultan, şehzadenin sözlerini yerinde bulmuş. Hemen askerlerin yarısını geri göndermişler.</strong></p>
<p><strong>Tekrar yola koyulmuşlar. Tepelerden, bağlardan aşarak, derelerden, ırmaklardan geçerek, çayırlarda, ormanlarda geceleyerek yine bir hayli yol almışlar.</strong></p>
<p><strong>Aradan bir hafta geçtikten sonra, şehzade, bir aralık sultana :</strong></p>
<p><strong>Sultanım, demiş, artık babamın ülkesine yaklaşıyoruz. Ben daha önce bir atlı göndererek geleceğimizi babama bildirmiştim. Nerede ise askerleri bize karşı çıkacaklar. Artık yanımızdaki askerlere lüzum kalmadı. Onları daha fazla yormayalım, geri gönderelim.</strong></p>
<p><strong>Sultan, kocasının bu fikrini uygun bulmuş; öteki askerleri de geri göndermişler, yanlarında hiç asker kalmamış.</strong></p>
<p><strong>Gene yola koyulmuşlar. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Konarak, göçerek, bir dağ başına gelmişler&#8230; Biraz dinlenmek üzere tahtıravandan inmişler. Gecelemek için çadır kurduktan sonra, şehzade, sultana demiş ki : Artık burada duracağız sultanım. şah babamın askerleri gelinceye kadar beklememiz gerek. Onun için tahtıravanımızı getiren uşaklara da lüzum kalmadı. Bu adamları da geri gönderelim.</strong></p>
<p><strong>Sultanın aklına herhangi bir fenalık gelmemiş ama, kocasına :</strong></p>
<p><strong>Aman şehzadem, demiş bu dağ başında ikimiz yapayalnız ne yaparız? Kurttan, kuştan, eşkıyadan kendimizi nasıl koruyabiliriz?</strong></p>
<p><strong>Şehzade :</strong></p>
<p><strong>Sen hiç korkma sultanım, diye cevap vermiş, yanında ben olduktan sonra bize kimse bir şey yapamaz. Babamın askerleri nerede ise görünürler.</strong></p>
<p><strong>Bunun üzerine, tahtıravanı getiren adamlar da geri gönderilmiş.</strong></p>
<p><strong>Şehzade ile sultan, dağ başında yalnız kalmışlar.</strong></p>
<p><strong>Bir zaman hiç konuşmamışlar. Etrafı seyretmişler. Neden sonra, şehzade, sultanın karşısına geçerek başındaki kalpağı çıkarıp :</strong></p>
<p><strong>Eee sultanım, demiş, artık hesaplaşma zamanı geldi! Ben Kırk Haramilerin başı Hırsız Tahir’im. Kırk Harami arkadaşlarıma yapmadığın kalmamıştı. Benim de az kalsın kafamı uçuracaktın! Fakat, çabuk davrandığım için ölümden kurtuldum. Ama, bak sağ kaşımın üstünde unutulmaz bir yara izi bıraktın. Ben zamanını bekledim. İşte şimdi yalnızız. Seni elimden kimse kurtaramaz. Ne kadar bağırırsan bağır, etrafta sesini duyacak kimse yok. şimdi ölümlerden ölüm beğen bakalım!</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir’in kalpağı başından çıkarması üzerine zaten her şeyi anlayıp heyecanlanan sultan, onun bu sözleri karşısında ne söyleyeceğini şaşırmış, fakat korkmadığını anlatmak için de onu gülerek dinliyormuş.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir, sultana daha da yaklaşarak :</strong></p>
<p><strong>Şimdi anladın mı kalpağımı niye çıkarmadığımı, demiş. Sana Hırsız Tahir’in ne yaman bir adam olduğunu ispat etmenin zamanı geldi artık.</strong></p>
<p><strong>Sözlerini bitirince, önceden beline sardığı uzun bir ipi çıkartmış, sultanın kolundan tutarak sürüklemeye başlamış. Maksadı onu ağaca bağlamakmış. O çektikçe, sultan gitmek istemiyor, gücü yettiği kadar Hırsız Tahir’le boğuşuyormuş.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir, sultanın üstünün başının yırtılmasına aldırmıyor :</strong></p>
<p><strong>Kendini boşuna üzüyorsun sultanım, diyormuş, elinde kılıcın yok. Bu hal ile benimle başa çıkabilir misin? Seni evvela şu ağaca bağlayacağım, sonra da yakacağım!</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir zorladıkça sultan gitmek istemiyor, ona karşı koyuyormuş. Al alta, üst üste bir hayli boğuşmuşlar. Nihayet sultanın kuvveti kesilmiş. Hırsız Tahir’e karşı kendini daha fazla koruyamayacağını anlamış. Kendisine uzun zamanlar ailelik yaptığı bir adamın ne kadar kötü ruhlu olursa olsun, fenalıkta bulunamayacağını zannederek, bitkin bir halde, ağacın yanına gelmiş.</strong></p>
<p><strong>Fakat, Hırsız Tahir’de ona acıyacak göz yokmuş. Elindeki iple sultanı ağaca sım sıkı bağlamış. Sonra etraftan çalı çırpı, kurumuş dal toplayarak getirip sultanın ayaklarının dibine atmış.</strong></p>
<p><strong>Sultan, Hırsız Tahir’in kendisini yakacağına bir türlü inanmak istemiyor, onun şaka yaptığını zannediyormuş. Bunun için, ağlamak şöyle dursun, onu sessiz sessiz seyrediyormuş.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir, sultanın ölümden korkmadan kendisiyle âdeta alay eder gibi konuşmasına fena halde kızmış. Çalı çırpıyı ateşlemek için kav kesesini almak üzere elini hemen cebine atmış. Fakat aradığını bulamamış. O zaman :</strong></p>
<p><strong>Doğrusu talihin varmış güzel sultan, diye alay etmiş, kav kesesini unutmuşum ama, bu işe bir çare bulacağım. Ölümden kurtulduğunu sanma!</strong></p>
<p><strong>Sultan, gene hiç oralı olmuyor, Hırsız Tahir’in hareketlerini gülerek takip ediyormuş. Hırsız Tahir, sağa sola bakınırken, çok uzaklarda bir ışık görmüş. Sultana :</strong></p>
<p><strong>Hah işte, demiş, tâ karşıda bir ışık gördüm. şimdi oraya giderek ateş alıp geleceğim. Ben gelinceye kadar seni kurtlar, kuşlar paralarsa, kusura bakma!&#8230;</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir, ışığın göründüğü tarafa doğru koşa koşa uzaklaşmış. Hava gittikçe kararıyormuş. Elleri, ayakları ağaca bağlı olan sultanın içine yavaş yavaş korku girmeye başlamış. O böyle üzüntülü dakikalar geçirirken, kulağına uzaklardan bir çıngırak sesi gelmiş. Çıngırak sesi bir iken iki, sonra üç, dört olmuş ve sesler gittikçe yaklaşmış. Sesler yaklaştıkça, hem seviyor, hem de ürküyormuş. Çünkü, bu seslerin ne olduğunu bir türlü anlayamamış.</strong></p>
<p><strong>Neden sonra, sesler iyice yaklaşmış. Arada bir at kişnemeleri, deve böğürtüleri, insan öksürmeleri de işitince, seslerin bir kervana ait olduğunu anlamakta zorluk çekmemiş. Biraz sonra kervan bunun olduğu yere gelmiş. Kervan başı ağaçta bağlı bir insan görünce, hemen koşup sultanın yanına gelmiş. Bakmış ki, üstü yırtılmış, saçı başı dağılmış, güzel bir kız&#8230; Elbisesinin kumaşları hep ipekliden&#8230; Kulağında, boynunda, ellerinde hep kıymetli taşlardan küpeler, bilezikler, yüzükler, gerdanlıklar var&#8230; Hemen arkadaşlarını yanına çağırarak sultanı kurtarmış.</strong></p>
<p><strong>Sultan, iplerin arkasından kurtulur kurtulmaz kervan başının ellerine sarılıp teşekkür etmiş. İçindeki fenalığı gidermek için bir yudum su isteyip içmiş. Kendisini tanıtmış. Başına bu felaketleri Hırsız Tahir’in getirdiğini anlatmış.</strong></p>
<p><strong>Kervan, yeşil zeytin taşıyormuş. Büyük çuvallardan birinin zeytinlerini azaltarak sultanı içine koymuşlar, her tarafını da zeytinlerle kapatmışlar. Çuvalı hayvanlardan birinin sırtına yükleyerek, tekrar yola koyulmuşlar.</strong></p>
<p><strong>Sultanın yanından ayrıldıktan sonra Hırsız Tahir gitmiş, gitmiş, bir türlü ışığın olduğu yere varamamış. Ha şimdi ulaşırım, ha şimdi yanına varırım diye durmadan yürümüş. Fakat bakmış ki, ne kadar gitse ışığa ulaşamayacak, çaresiz bu işten vazgeçerek geriye dönmüş. Hem yürüyor, hem de kendi kendine :</strong></p>
<p><strong>Şunu ağaçta bağlı bırakayım da yırtıcı hayvanlar parçalasın, diyormuş.</strong></p>
<p><strong>Nihayet, sultanı bağladığı yere gelmiş; bir de ne görsün? Sultan ağaçta bağlı değil. Onu ağaca bağladığı ip yerde duruyor. Kendisi görünürlerde yok&#8230; hiddetinden ne yapacağını şaşırmış.</strong></p>
<p><strong>Şaşkın şaşkın sağa sola bakınırken kulağına uzaklardan doğru çıngırak sesleri gelmiş. Bu seslerin bir kervandan geldiğini anlamış. Biraz evvel buradan geçen bu kervanın sultanı kurtardığını da anlamakta zorluk çekmemiş. Kulağını çıngırak seslerine uydurarak kervanın gittiği tarafa koşmaya başlamış.</strong></p>
<p><strong>Çok geçmeden kervana yetişmiş. Hemen :</strong></p>
<p><strong>Kervan başı, kervan başı, dur! diye bağırmış. Kervan başı durmuş. Karanlıkta sesin geldiği tarafa doğru bakmış. Birden yanı başında Hırsız Tahir’i görünce, ne yapacağını şaşırmış, korkudan tir tir titremeye başlamış.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir, kervan başının yanına iyice yaklaşarak elini omuzuna vurduktan sonra :</strong></p>
<p><strong>Bana bak kervan başı, demiş, o ağaçta bağlı olan kadını siz kurtardınız değil mi? Yalan söylemeye kalkma, şimdi kervandaki hayvanların yüklerini birer birer arayacağım. Eğer bulursam, ölümlerden ölüm beğen!</strong></p>
<p><strong>Kervan başı, Hırsız Tahir’in ellerine sarılarak:</strong></p>
<p><strong>Aman ağam, demiş, sana yalan söyleyebilir miyim? Kervanı istediğin gibi arayabilirsin, bizde saklanmış kadın falan yok!</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir koynundan sivri bir kama çıkararak hayvanlardaki yük çuvallarına batırmaya başlamış. Kamayı önüne getirilen hayvanın sırtındaki çuvala birkaç defa saplayıp, çıkarıyor, insan sesi falan duymayınca öteki hayvana geçiyormuş.</strong></p>
<p><strong>Kervan başının adamları, karanlıktan faydalanarak, sultanın saklı olduğu hayvanı, Hırsız Tahir’in kamalayıp bir tarafa çektirdiği hayvanların arasına karıştırıvermişler. Hırsız Tahir kervandaki bütün yükleri kamalamış. Hiç birinde aradığını bulamamış. Sonra yorgun bir halde kervan başıyı çağırarak:</strong></p>
<p><strong>Aferin size, o kadını saklamamışsınız, demiş. Ama ben onu nerede olsa bulurum. Haydi şimdi varın yolunuza gidin!</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir karanlıklara dalarak gözden kaybolmuş.</strong></p>
<p><strong>Kervan da tekrar yola koyulmuş&#8230; Epeyce yol aldıktan sonra, kervan başı, Hırsız Tahir’in arkalarından gelip gelmediğini araştırmış. Gelmediğini anlayınca, havasızlıktan boğulmaması için çuvalın ağzını açtırarak sultanı dışarıya çıkartmış. Arkasına bir şeyler giydirerek bir atın üzerine oturtmuş.</strong></p>
<p><strong>Gecenin sessizliği içinde yol alırken, kervan başı kendi kendine şöyle söyleniyormuş:</strong></p>
<p><strong>Bu güzel kadını elime geçirmişken doğrusu bırakamam. Nasıl olsa Mısır’a gidiyorum. Oraya varınca bunu götürüp Mısır Padişahı’na cariye olarak satar, bir avuç dolusu altın alırım.</strong></p>
<p><strong>Böylece, kervan, günlerce yol almış. Zavallı sultan, nereye götürüldüğünü bilmiyor, eşkıyaya benzeyen bir sürü adamın arasında ağzını bile açamıyormuş. Bütün ümidi kendisini Hırsız Tahir’in elinden kurtaran kervan başı imiş. Onun iyi yürekli bir adam olduğunu sanıyor, kendisini Bağdat’a götürüp babasına teslim edeceğini umuyormuş.</strong></p>
<p><strong>Gitmişler, gitmişler, günlerce, haftalarca yol aldıktan sonra nihayet Mısır’a ulaşmışlar.</strong></p>
<p><strong>Güzel sultan Mısır’a götürüldüğünü duyunca, son derece üzülmüş. Fakat yine de ümidini kaybetmemiş. Kervan başı nereye giderse, o da arkasından gidiyormuş.</strong></p>
<p><strong>Kervan bir hana yerleştikten sonra kervan başı güzel sultanı önce bir kadınla hamama göndermiş; sonra çarşıdan pek pahalı elbiseler alarak ona giydirtmiş.</strong></p>
<p><strong>Akşama doğru yanına katarak doğru Mısır Padişahı’nın sarayına götürmüş.</strong></p>
<p><strong>Saray adamları kervan başıyı çok iyi tanırlarmış. İkisini de hemen içeriye almışlar. Padişahın yanına çıkarmışlar. Padişah Bağdat’ın güzel sultanını pek beğenmiş. Kervan başıya da yirmi kese altın vererek uzaklaştırmış. Sonra derhal vezirlerini çağırarak Bağdat’ın genç sultanı ile evleneceğini, düğün hazırlıklarının başlamasını emretmiş. Birkaç gün içinde hazırlıklar bitirilmiş. Mısır Padişahı ile güzel sultanın nikâhları kıyılmış, kırk gün, kır gece süren eğlencelerden sonra padişahla Bağdat sultanı evlenmişler.</strong></p>
<p><strong>Herkes onların çok mutlu olduklarını sanıyormuş. Öyle ya, biri padişah, biri sultan&#8230; Dünyanın en güzel sarayları, uçsuz bucaksız ülkeler, hazineler dolusu altın, gümüş, birçok kıymetli taşlar emirlerinde&#8230; Onlar mutlu olmayıp da kim olacak? Halbuki iş hiç de öyle değilmiş. Güzel sultan evlendiği geceden beri bir türlü rahat uyku uyuyamıyor, hep korkulu rüyalar görerek sayıklıyor, sık sık sıçrıyormuş.</strong></p>
<p><strong>Padişah, sultanın bu hallerini geçici sanarak, ilk geceler bir şey söylememiş. Fakat bakmış ki bunlar her gece oluyor, onun üzerine, bir sabah:</strong></p>
<p><strong>Sultanım, demiş, dikkat ediyorum, geceleri hep sayıklıyor, uykunuzda sıçrıyorsunuz. Sizin rahatınızı kaçıran bir derdiniz olacak. Üzüntünüz ne ise bana söyleyin ki çaresini arayalım?</strong></p>
<p><strong>Sultan, şöyle bir içini çekmiş. Biraz düşünmüş. Sonra, başından geçenleri padişaha bir bir anlatmış.</strong></p>
<p><strong>Hikâyesini bitirdikten sonra:</strong></p>
<p><strong>Padişahım, demiş, işte geceleri sayıklamamın, uykumun içinde sıçramamın sebebini anladınız. Bana memleketimde “Korkusuz Sultan” derler. Doğrusunu isterseniz öyle kolay kolay bir şeyden korkmam. Ama, bu Hırsız Tahir yedi canlı bir adam. Sonra, her tarafta adamları var. En yakınlarına bile fenalık yapmaktan hiç çekinmez. Ne de olsa o erkek, ben kadınım. Her zaman karşıma çıkacakmış gibi geliyor. Çünkü, eğer isterse, elinden uçan kuş bile kurtulamaz.</strong></p>
<p><strong>Padişah, onun sözünü keserek:</strong></p>
<p><strong>Sen hiç üzülme sultanım, demiş, o Hırsız Tahir’se, ben de bir padişahım. Eğer ben de emir verirsem, bu sarayın etrafında kuş uçurtmam!</strong></p>
<p><strong>Sözünü bitirir bitirmez, el çırpmış.</strong></p>
<p><strong>İçeriye giren arap lalaya:</strong></p>
<p><strong>Lala, demiş, çabuk söyle, sarayımın dört bir tarafına yüksek duvarlar yaptırsınlar! Bütün kapılara arslanlar, kaplanlar konsun! Sarayımın duvarları önünde, kapılarında, bahçenin her tarafında, oda kapılarında silahlı askerler nöbet beklesin!</strong></p>
<p><strong>Padişahın emirleri birkaç gün içinde yerine getirilmiş. Mısır Sarayı’nın etrafını yüksek duvarlar çeviriyor, sarayın bahçesinde ve içinde baştan aşağı silahlı askerler dolaşıyormuş. Bütün kapılarda koca koca arslanlar, kaplanlar, zincirlerle bağlı olarak bekletiliyormuş. Yabancı bir insanın izin almadan, haber vermeden saraya girmesi imkânsızmış. Yapılanları gördükten sonra, sultanın yüreğine biraz su serpilmiş, içi rahat etmiş.</strong></p>
<p><strong>Böylece, aradan günler geçmiş. Sultan artık geceleri uyuyabiliyor, Hırsız Tahir’i hatırına bile getirmiyormuş. Fakat bu rahatı fazla sürmemiş. Bir gece uykusunun arasında birisi tarafından dürtüldüğünü hissetmiş. Hem hızlı hızlı dürtülüyor, hem de bir ses ona:</strong></p>
<p><strong>Kalk, çabuk kalk! diyormuş.</strong></p>
<p><strong>Zavallı sultan, uyku arasında neye uğradığını anlayamamış. Gözlerini ovuşturarak yatağında doğrulmuş. Bir de ne görsün? Kendisini uyandıran Hırsız Tahir değil mi?</strong></p>
<p><strong>Ne söyleyeceğini, ne yapacağını şaşırmış. Hırsız Tahir:</strong></p>
<p><strong>Haydi kalk bakalım, demiş, ne yapsan elimden kurtulamazsın, çabuk ol!</strong></p>
<p><strong>Sultan yataktan kalkmaya hazırlanıyormuş gibi yaparak padişahı çimdiklemiş. Fakat horul horul uyuyan padişah da uyanacak hal yokmuş. Nihayet, ne yapsa padişahı uyandıramayacağını anlayarak yataktan kalkmış.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir:</strong></p>
<p><strong>Haydi, düş önüme! demiş. Boş yere bağırmağa kalkma! Sana kimse yardıma gelemez.</strong></p>
<p><strong>Sultan önde, Hırsız Tahir arkada, odadan çıkmışlar, koridorlardan geçmişler, merdivenlerden aşağı inmişler. Yürüdükçe sultanın ağzı bir karış açık kalıyormuş. Çünkü, sarayın içindeki silahlı askerler, halayıklar, uşaklar, bir ölü gibi yerlerde yatıyorlarmış.</strong></p>
<p><strong>Saray kapısından bahçeye çıktıkları zaman, sultanın şaşkınlığı bir kat daha artmış. Zira, saraya kimseyi yaklaştırmayan koca koca arslanlar, kaplanlar da âdeta cansız gibi orada uzanmışlarmış.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir, gülerek:</strong></p>
<p><strong>Görüyorsun ya, demiş, sarayın etrafına duvar çektirmekle, her yana silahlı askerler, kapılara yırtıcı hayvanlar koydurmakla ölümden kurtulamadın! Bunların hepsinin üzerine sihirli toprak serperek ben uyuttum. Dünya yerinden oynasa bunları uykularından kimse uyandıramaz!</strong></p>
<p><strong>Vakit sabaha yakınmış. Etrafın alacakaranlığında, sarayın büyük bahçesi insana korku veriyormuş.</strong></p>
<p><strong>Hırsız Tahir:</strong></p>
<p><strong>Seni sarayın külhanında yakacağım, demiş. Haydi şimdi bahçeden çalı çırpı topla, külhana kendi elinle yerleştir bakalım!</strong></p>
<p><strong>Zavallı sultan ne yapsın? Başlamış bahçede çalı çırpı toplamaya. Toplayıp külhana getirerek atıyormuş. Sarayın bahçesi oldukça bakımlı ve temiz olduğu için öyle pek çok çalı çırpı yokmuş. Sultan bahçenin en uzak köşelerine gidiyor, ancak birkaç dal parçası, kuru ot bulabiliyormuş. Böylece hem birşeyler bulmaya çalışıyor, hem de ağlıyormuş. Bir aralık iyice yorulmuş. Ağlaya ağlaya bir ağacın dibine oturmuş. O sırada tam karşısındaki ağaca iki güvercin konmuş. Sultan, onları hayran hayran seyrederken güvercinler dile gelip birbirleriyle konuşmaya başlamışlar. Biri, ötekine demiş ki:</strong></p>
<p><strong>Güvercin kardeş! Güvercin kardeş! Acaba güzel sultan niçin ağlıyor?</strong></p>
<p><strong>Öteki güvercin cevap vermiş:</strong></p>
<p><strong>O ağlamasın da kim ağlasın güvercin kardeş?&#8230; Hırsız Tahir’in elinden nasıl kurtulacağım diye düşünüyor da onun için ağlıyor. Ama hiç ağlamasın! Sarayın bahçe kapısı önünde bir mermer taş var ya, işte onu kaldırsın, altında bir şişe bulacak, o şişeyi alsın! Şişeyi hemen mermer taşa vursun ve mermer merdivenden atlayarak içeriye girsin!</strong></p>
<p><strong>Bunları söyledikten sonra, güvercinlerin ikisi de uçup gitmişler. Güzel sultanın içi biraz rahatlamış. Kendi kendine, herhalde güvercinlerin bir bildikleri var, diye koşmuş, hemen mermeri kaldırmış. Bir de bakmış ki, orada bir şişe duruyor&#8230; Şişeyi çabucak almış, mermer taşa vurmuş ve merdivenden atlayarak içeri kaçmış.</strong></p>
<p><strong>Şişe mermer taşın üzerinde kırıldığı zaman sarayda bir gürültüdür kopmuş. Padişah, saray adamları, uşaklar, halayıklar, askerler, uyanmışlar. Arslanlar, kaplanlar ayaklanmışlar.</strong></p>
<p><strong>Güzel sultan koşa koşa yatak odasına girip kendisini padişahın yanına dar atmış. Yatağın üzerine uzanıp kalmış.</strong></p>
<p><strong>Biraz sonra kendisine gelen sultan, padişaha gece Hırsız Tahir’in geldiğini, kendisini uykudan uyandırıp bahçeye indirdiğini, herkesin üzerine sihirli topraklar serptiği için kimseyi uyandırmadığını, kendisini külhanda yakmak üzere iken iki güvercinin haber verdiği bir sır sayesinde kurtulduğunu anlatmış. Padişah derhal emir vererek külhanda sultanı bekleyen Hırsız Tahir’i yakalatmış. Biraz sonra da onu padişahın yanına getirmişler.</strong></p>
<p><strong>Padişah:</strong></p>
<p><strong>Bir sıçrasın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüsünde yakayı ele verirsin çekirge, demiş. Sultanı yakmak istediğin külhanda doğrusu seni yakmak isterdim Hırsız Tahir. Ama ben bunu yapmayacağım. Seni cellatlara da vermeyeceğim. Uslanıp faydalı ve iyi bir insan oluncaya kadar sarayımın zindanında hapis yatacaksın! Haydi çekil karşımdan!</strong></p>
<p><strong>Askerler Hırsız Tahir’i zindana götürmüşler.</strong></p>
<p><strong>Ertesi günden itibaren padişahın emri ile yol hazırlığı başlamış. Birkaç gün sonra Mısır Padişah’ı ile güzel eşi büyük bir alayla Bağdat’a doğru yola koyulmuşlar.</strong></p>
<p><strong>Bağdat Padişah’ı da saraydan ayrıldığı günden beri hiçbir haber alamadığı kızını her tarafta arattırmış. Nihayet ondan ümidi kesmişlermiş.</strong></p>
<p><strong>Mısır Padişahı’nın şanlı alayı bir hafta sonra Bağdat’a varmış. Bağdat Padişahı, sevgili kızını Mısır Padişahı ile görünce, sevincinden ne yapacağını bilememiş. Bağdat’a yeniden 40 gün, 40 gece düğün yapılmış.</strong></p>
<p><strong>Onlar ermiş muratlarına, darısı hepimizin başına&#8230;</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/kirk-haramiler/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rapunzel masalı ingilizce</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/rapunzel-masali-ingilizce</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/rapunzel-masali-ingilizce#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Jun 2009 18:22:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[İngilizce masallar]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[rapunzel ingilizce]]></category>
		<category><![CDATA[Rapunzel masalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=999</guid>
		<description><![CDATA[Rapunzel There once lived a couple who longed to have a child. Finally, their wish came true. As the wife waited for the child to be born, she sometimes stared out the window at the garden next door. In it grew some delicious-looking rapunzel lettuce. But the garden belonged to a witch, and no one [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #993366;"><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/06/rapunzel.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1000" title="rapunzel" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/06/rapunzel.jpg" alt="rapunzel" width="300" height="299" /></a></span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #993366;">Rapunzel</span></strong></p>
<p><strong>There once lived a couple who longed to have a child. Finally, their wish came true.<br />
As the wife waited for the child to be born, she sometimes stared out the window at the garden next door. In it grew some delicious-looking rapunzel lettuce.<br />
But the garden belonged to a witch, and no one dared to go into it.<br />
Soon, the wife could think of nothing but that lettuce. She grew paler and paler. Finally, her worried husband decided to sneak into the garden after dark and pick some.<br />
His wife ate it all, but it only made her want more. So the husband went back to the garden. But this time, the witch caught him.<br />
“How dare you steal my rapunzel!” she screeched.<br />
The terrified husband told her of his wife’s craving.<br />
“Take all the lettuce you want, then,” said the witch. “But in return, you must give me the child.”<br />
The poor man agreed.<br />
As soon as the child was born, the witch took it away to raise as her own. She called the baby girl Rapunzel. Rapunzel grew to be so beautiful that the witch decided no one else must ever see her.<br />
So when the child reached the age of twelve, the witch shut her in a tower deep in the forest. The tower was very tall, and had no door. Poor Rapunzel had no way of escaping.<br />
When the witch came to visit, she called, “Rapunzel, Rapunzel, let down your hair.” Then the girl threw her long braid out the window, and the witch climbed it to the top of the tower. A few years later, a prince happened to be riding through the forest. From a distance he heard Rapunzel singing to amuse herself. He was immediately drawn to the beautiful voice, but once he found the tower, he could find no way in. The prince could not stop thinking about the voice in the tower. Every day he would go back to listen and every night he would leave brokenhearted. He still could find no way in.<br />
Until one day from his hiding place, he saw the witch and heard her call.<br />
“Rapunzel, Rapunzel, let down your hair.” Then a long braid fell from the window all the way down to the ground.<br />
“If that’s the rope to climb, I’ll try it,” the young prince thought to himself.<br />
As Soon as the witch had gone, the prince repeated her call.<br />
“Rapunzel, Rapunzel, let down your hair.”<br />
Then he climbed the long braid to the top.<br />
At first Rapunzel was frightened, as she had never before seen a man. But the prince told her how he had been drawn to her sweet voice and asked her to marry him. Rapunzel liked him better than the witch and agreed.<br />
But she still had no way to leave the tower. The prince promised to bring a ball of silk each time he came to visit so she could weave a ladder and escape.<br />
The prince visited every night, and Rapunzel kept his visits a secret. But one day, without thinking, she blurted out to the witch, “Why are you so much heavier than the prince?”<br />
“How dare you trick me!” screamed the witch, and in a fury, she cut off Rapunzel’s long hair. The witch laid an evil spell on Rapunzel that sent her to a far-off land.<br />
Then she tied the long braid to the windowsill and waited for the prince. Only as he climbed through the window did he realize he had been tricked.<br />
“Your little songbird is gone,” cackled the witch, “and you will never see her again!”<br />
The prince was beside himself with grief and leapt from the tower window. He survived the fall by landing in a thornbush, but the thorns scratched his eyes. The prince was blinded! How would he ever find Rapunzel now?<br />
For months to come, the prince wandered blindly through the forest, weeping. Whenever he met people along the way, he would ask if they had seen a beautiful girl named Rapunzel, and he would describe her to them. But no one had ever seen her.<br />
Then one day, the prince heard someone singing a sad but beautiful song. He recognized the voice at once and ran towards it, calling out Rapunzel’s name.<br />
Rapunzel rushed into the prince’s arms and cried tears of joy at finding her beloved. But as her tears fell on the prince’s eyes, a strange thing happened &#8211; the prince could see again!<br />
Rapunzel and the prince found their way back to the kingdom. Soon they were married and lived happily ever after..</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/rapunzel-masali-ingilizce/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>18</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Akrep ile Kurbağa Masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/akrep-ile-kurbaga-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/akrep-ile-kurbaga-masali#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Jun 2009 13:32:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[mevlana masalları]]></category>
		<category><![CDATA[akrep ile kurbağa]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masallar dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[mesne]]></category>
		<category><![CDATA[mesnevi masal]]></category>
		<category><![CDATA[mesnevi masalları]]></category>
		<category><![CDATA[mesneviden masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=970</guid>
		<description><![CDATA[Akrep ile Kurbağa Bir gün kara bir akrep yolculuğa çıkmıştı.Yolu epeyce uzundu, yorgundu ve acıkmıştı.Bir dereye rastladı; uzun, geniş bir dere Bir yerlerden geliyor, gidiyor başka yerlere.Karşıya geçmek için uygun bir geçit gerek Aradı, bulamadı; boydan boya gezerek.Şöyle büyük bir ağaç olsa dalları uzun Çıkar, yürür, geçerdi; varsın yorucu olsun.Ama yoktu ne yazık ne geçit, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #800000;"><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/06/kurbaga.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-971" title="kurbaga" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/06/kurbaga.jpg" alt="kurbaga" width="343" height="257" /></a></span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Akrep ile Kurbağa</span></strong></p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #202020; font-family: Tahoma;"><strong>Bir gün kara bir akrep yolculuğa çıkmıştı.Yolu epeyce uzundu, yorgundu ve acıkmıştı.Bir dereye rastladı; uzun, geniş bir dere Bir yerlerden geliyor, gidiyor başka yerlere.Karşıya geçmek için uygun bir geçit gerek Aradı, bulamadı; boydan boya gezerek.Şöyle büyük bir ağaç olsa dalları uzun Çıkar, yürür, geçerdi; varsın yorucu olsun.Ama yoktu ne yazık ne geçit, ne de köprü.Derken derede yüzen birkaç kurbağa gördü.Seslendi : &#8220;Arkadaşlar ! bakar mısınız lütfen ?&#8221;Dönüp onu görünce suya daldılar hemen.&#8221;Korkmayın, hiç bir zarar vermem hiçbirinize,Ne olur, bir dinleyin, diyeceğim var size.&#8221;O böyle yalvarınca içlerinden genç biriKafasını çıkardı, gözleri iri iri:&#8221;Akrep kardeş buyurun, diyeceğiniz nedir ?Yalnız çabuk söyleyin, işimiz aceledir.&#8221;"Ne olursun kurbağa, çok zor bir durumdayım,İnan ki haftalardır bu uzun yolumdayım.Çok acele işim var, koşup ulaşmam gerek,Beni bekleyenlerle hemen buluşmam gerek.Beni sırtına al da karşıya geçiriver,Bu yorulmuş yolcuya bir iyilik ediver.&#8221;"Ama Sayın Bay Akrep, çok korkarız biz sizden;Çıkıverirse sonra bir kaza iğnenizden ? &#8220;&#8221;Hiç olurmu a canım, ben öyle beter miyim ?Bana yardım edene kötülük eder miyim ?Hem sonra öyle bir şey yapacak olsam bileGitmez miyim seninle ben de suyun dibine ?&#8221;Böyle tatlı sözlerle kurbağayı kandırdı,Güvende olduğuna iyice inandırdı.Yüze yüze gelince suyun derin yerineKurbağanın ensesi takıldı gözlerine:Öyle parlak ve semiz, öyle iştah açıcı,Böyle av bulunur mu, bu kadar kışkırtıcı ?Sonunda duramadı, yaptı yapacağınıİğnesiyle felç etti kolunu bacağını.&#8221;Ne yaptın akrep kardeş ? Hem kalleş hem döneksin,Ama sen de benimle birlikte öleceksin.&#8221;"Ne yapayım kurbağa, kötüler hep aldatır;Hem sen işitmedin mi ? «Huy canın altındadır»&#8221;.Sen de canım Oğuzhan, sakın kötüye kanma;Huyu kötü olanın sözlerinde aldanma&#8230;</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-size: x-small; color: #202020; font-family: Tahoma;">Mesnevi masalları</span></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/akrep-ile-kurbaga-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kurt ile Tilki</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/kurt-ile-tilki</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/kurt-ile-tilki#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2009 09:37:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[La Fontaine Masalları]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[kurt ile tilki masalı]]></category>
		<category><![CDATA[la fontaine masalı]]></category>
		<category><![CDATA[la fonten]]></category>
		<category><![CDATA[la fonten masalı]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal diiyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=967</guid>
		<description><![CDATA[Kurt ile Tilki Bir leylek geçiyormuş bereket versin, Allem kallem anlatmış derdini; Koşmuş imdadına leylek. Kuş değil cerrah mübarek; Gaga dersen makastan iyi. Soktuğu gibi gırtlağına, Çıkarıvermiş kemiği.  Tamam, deyip ücretini istemiş. Ne ücreti? Demiş kurt. Alay mı ediyorsun babalık? Canını kurtardığım yetmiyor da Bir de ücret ha? Ağzıma girmişken kafan, Bir kapsam ne olurdun? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #800080;"><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/06/kurt-ile-tilki.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-968" title="kurt-ile-tilki" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/06/kurt-ile-tilki.jpg" alt="kurt-ile-tilki" width="270" height="390" /></a></span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800080;">Kurt ile Tilki</span></strong></p>
<p><span style="color: #800080;"><span style="color: #323232;">Bir leylek geçiyormuş bereket versin,<br />
Allem kallem anlatmış derdini;<br />
Koşmuş imdadına leylek.<br />
Kuş değil cerrah mübarek;<br />
Gaga dersen makastan iyi.<br />
Soktuğu gibi gırtlağına,<br />
Çıkarıvermiş kemiği. <br />
Tamam, deyip ücretini istemiş.<br />
Ne ücreti? Demiş kurt.<br />
Alay mı ediyorsun babalık?<br />
Canını kurtardığım yetmiyor da<br />
Bir de ücret ha?<br />
Ağzıma girmişken kafan,<br />
Bir kapsam ne olurdun?<br />
Bu ne nankörlük be!<br />
Çekil git, bir daha da elime düşme. ..</span></span></p>
<p><span style="color: #800080;"><span style="color: #323232;"><strong>La Fontaine masalları</strong></span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/kurt-ile-tilki/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Altın araba masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/altin-araba-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/altin-araba-masali#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2009 12:42:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[altın]]></category>
		<category><![CDATA[altın araba]]></category>
		<category><![CDATA[altın araba masal]]></category>
		<category><![CDATA[araba masalları]]></category>
		<category><![CDATA[bir varmış bir yokmuş]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masalları oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=962</guid>
		<description><![CDATA[Altın Araba Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, sinek berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken bir padişah varmış Padişah bir gün vezirini çağırarak demiş ki : Al şu bir lirayı Bununla bana bir koç alacaksın! Bu koçun etinden et, derisinden kürk isterim Verdiğim lirayı geri, koçu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #800000;"><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/06/altin-araba.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-963" title="altin-araba" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/06/altin-araba.jpg" alt="altin-araba" width="480" height="360" /></a></span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #800000;">Altın Araba</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, sinek berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken bir padişah varmış </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Padişah bir gün vezirini çağırarak demiş ki : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Al şu bir lirayı Bununla bana bir koç alacaksın! Bu koçun etinden et, derisinden kürk isterim Verdiğim lirayı geri, koçu da diri isterim Sana kırk gün izin Söylediklerim yapılmazsa, kırk birinci günü boynunu cellada vereceğim </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Vezir doğru odasına gitmiş Başını elleri arasına alarak kara kara düşünmeye başlamış Padişahın isteklerini yerine nasıl getirsin? Güç, hem de çok güç bir iş bu Sabaha kadar düşünen vezir, hiçbir yol, bir çare bulamamış Bunun üzerine, uzak ülkelere geziye çıkmaya karar vermiş Belki bir yol bulurum diye Hemen hazırlanmış Gün ışırken kimseciklere görünmeden saraydan ayrılmış, yola düşmüş </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, bir de arkasına bakmış ki, bir karışçık yol gitmiş Başlamış gene yürümeye Çok geçmeden bir çiftçiye rastlamış Selam verdikten sonra demiş ki : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Çok yorgunum Uzun zamandır yürüyorum Ayaklarımda kuvvet kalmadı Şu yokuşun başına kadar sen beni taşı Oradan köye kadar da ben seni taşırım </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Çiftçi, bu tanımadığı adamın sözlerine aldırmamış bile Hiç konuşmadan yürümeye devam etmişler Biraz sonra önlerine bir orman çıkmış Vezir, çiftçiye bu sefer de : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Gel bu ormana tek girelim, çift çıkalım! Ha, ne dersin? </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Çiftçi bu sözlere de karşılık vermemiş </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Gene yürümüşler, yürümüşler Çok geçmeden bir evin önüne gelmişler Kapıda bir kız duruyormuş O zaman çiftçi konuşmuş : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İşte, demiş, benim evim burası Vezir eve şöyle bir baktıktan sonra : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Evin güzel ama ahbap, demiş, dümeni eğri </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Çiftçi bu sözlerden bir şey anlamamış Canı da sıkılmış Vezire cevap vermemiş Yüzüne bakmadan evden içeri girmiş </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Vezir sokak ortasında yalnız kalmış Çaresiz gidip köy odasını bulmuş, oraya misafir olmuş </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Akşam olduğu için çiftçi biraz sonra akşam yemeğine oturmuş Yemek sırasında çiftçinin onu üç yaşındaki kızı, babasına sormuş : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Baba, bugün seninle beraber köye kadar gelen sakallı amca kimdi? </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Babası : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Tanımıyorum kızım, demiş, bugün ona yolda rastladım Bana bir çok şeyler söyledi Hiçbir dediğini anlamadım, cevap da vermedim </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Kızın merakı artmış: </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Nasıl şeyler söyledi de, demiş; anlamadın baba? </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">O zaman çiftçi anlatmış : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Önce, şu yokuşun başına kadar sen beni taşı, oradan da köye kadar ben seni taşıyayım, dedi Neden böyle istediğini anlamadım Kendisini hiç tanımadığım halde bana kendisini taşıtmak istediği için kızdım, cevap bile vermedim Biraz sonra ormana girdik O zaman da, gel bu ormana tek girelim, çift çıkalım, dedi Bu sözlerinden de bir şey anlamadım Canım da iyice sıkılmaya başladı Ama kendimi tuttum Sonra köye vardım O zaman başımdan salmak için burayı göstererek “işte benim evim” dedim Bana ne dese beğenirsin? Evin güzel ama dümeni eğri, demez mi? Tepem attı Şeytana uyup da elimden bir kaza çıkmasın diye hemen içeriye girdim Evin dümeni mi olurmuş? Deli mi ne?! </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Babasının sözlerini dinleyen küçük kız : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Haksızlık etmişsin baba, demiş O amcanın her sözünün bir manası var Sen yemeğini ye de ben sana onun ne demek istediğini bir bir anlatayım istersen? </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Yemek sırasında vezirin sözlerinin manasını kızından öğrenen çiftçi, sofradan kalktıktan sonra doğru köy odasına koşmuş Veziri bularak : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Affedersin Tanrı misafiri, demiş Ben yorgunluktan gündüz söylediklerini pek kavrayamadım Kulaklarım da biraz ağır işitir zaten Kusurumu bağışla! Yemekte düşündüm, ne demek istediğimi anladım Yokuşun başına kadar sen beni taşı, oradan köye kadar da ben seni taşıyayım demekle, yokuşun başına kadar sen konuş ben dinleyeyim, oradan köye kadar da ben konuşurum, sen dinlersin, demek istemiştim Ormana tek girip çift çıkalım demekle de birer değnek yapmamızı teklif etti Evime, güzel ama, dümeni eğri, demekle de, kızın güzel ama, burnu eğri demek istemiştin, değil mi ? </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Çiftçinin sözlerini dikkatle dinleyen vezir : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İyi bildin ama, demiş, bunlar senin aklının işi değil Doğru söyle, bunları sana kim öğretti? </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Çiftçi, bir an düşündükten sonra : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hiç kimse öğretmedi, demiş </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Demiş ama, veziri inandıramamış Vezir, doğru söylemesini ısrarla isteyince çiftçi, çaresiz işin doğrusunu söylemiş : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Kapıda gördüğün küçük kızın var ya, işte o öğretti </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">O zaman vezir, bu çok akıllı küçük kızı merak etmiş : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hadi, demiş, getir şu küçük kızını da yakından bir göreyim Onun aklı bizimkinden çok Benim bir derdim var, belki o bir çare bulur </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Çiftçi hemen eve dönerek kızını yanına almış, köy odasına getirmiş Küçük kızı pek seven ihtiyar vezir : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Senin gibi akıllı bir evlada sahip olduğu için baban ne kadar sevinse haklıdır yavrum, demiş Akıllı çocukları herkes sever Mademki sen bu kadar çok akıllısın, benim derdime de bir çare bul bakalım! </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Küçük kız gülmüş : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Güzel sözleriniz için teşekkür ederim, demiş Derdiniz nedir ki? </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Vezir anlatmaya başlamış : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Padişah bana bir lira vererek dedi ki : “Al şu lirayı, bununla bana bir koç alacaksın Bu koçun etinden et, derisinden kürk isterim Ama lirayı geri, koçu da diri isterim” dedi </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Küçük kız vezirin sözleri bitince kahkahalarla gülmeye başlamış Şaşıran vezir demiş ki : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Kızım bunda gülecek ne var? Ağlanacak bir hal bu Şayet padişahın istediklerini kırk günde yapamazsam, kırk birinci günü beni cellatlara verecek, boynumu vurduracak Benim gibi ihtiyar bir adamın başı kesilirse sevinir misin? </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Küçük kız, bunun üzerine : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bunları yapmaktan kolay bir şey yok ki amca, demiş Siz hiç tasalanmayın, ben sizi kurtarırım! </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bu sözlere pek sevinen vezir : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Aman sağ ol kızım, demiş, söyle bakalım ne yapacağım? </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Küçük kız, vezire neler yapacağını anlatmaya başlamış : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">O bir lira ile yünü kırpılmamış bir koç alırsın Yününü kırptırır, iki liradan satarsın Bir lirasını saklar, öteki lira ile küçük bir kürk yaptırırsın Koçun kuyruğundan bir parça keserek lira ile beraber bir tabağa koyar, padişaha götürürsün Oldu mu? </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Vezir, küçük kızın verdiği akla hayran olmuş, cellatlara verilmekten kurtulduğu için sevinç içinde küçük kıza ve babasına teşekkür ederek köyden ayrılmış Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, saraya varmış Padişahın karşısına çıkmış Emirlerini bir bir yerine getirmiş </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Padişah memnun olmuş ama bu aklı kimden aldığını vezirine sormuş Vezir önce söylemek istememiş, kem küm etmiş ama, padişah sıkıştırınca, doğruyu söylemek zorunda kalmış O zaman padişah bu akıllı kızı görmek istemiş </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Hemen bir araba göndermişler Kızı köyden getirtip padişahın karşısına çıkarmışlar Padişah demiş ki : </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Pek akıllı bir kız olduğunu öğrendim Bakalım aklını bana da gösterebilecek misin? Gösteremezsen kendini zindanda bil! </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Küçük kız bu sözlere gülerek: </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Ne isterseniz yapın padişahım, demiş Ben Allah’tan başka kimseden korkmam! Soracaklarınızın karşılığını alırsınız Hazırım! </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Küçük kızın pervasızlığına, cesaretine şaşıran padişah, gülerek demiş ki: </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Aferin sana! Pek cesur bir çocuğa benziyorsun Şimdi dinle öyle ise: Has ahırımdaki kısrağıma üç gün içinde iki tay doğurtacaksın! Şu kavanoza ben şimdi doksan dokuz tane altın koyup ağzını mühürleterek sana vereceğim Sen onu burada, benim gözümün önünde açıp içinden yüz altın çıkaracaksın! Bundan başka, seni biraz sonra karşımda yetmişlik bir ihtiyar olarak görmek istiyorum Bütün bunları yapabilmen için benden bir tek şey istemek hakkın var Ama isteyeceğin şey sadece iki kelimelik olacak </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Küçük kız hemen atılarak: </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İstediklerinizi yapacağım padişahım, demiş Önce sizden iki kelimelik dilekte bulunayım öyle ise </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Padişah: </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">İste bakalım, demiş, derhal yapacağım! </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Kız: Güneşi söndürünüz! demiş </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bu istek karşısında şaşıran padişah, kızarak bağırmış: </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Kız, sen deli misin?! Ben güneşi söndürebilir miyim hiç?! Olacak bir şey istemelisin! </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Küçük kız o zaman: </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Güneşi söndürmek olacak iş değil de, demiş, sizin istedikleriniz olacak şeyler mi padişahım? </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Kızın bu cevabını haklı bulan padişahın kızgınlığı bir anda geçmiş Küçük kızın aklına, zekâsına hayran olmuş Babasına bir çift öküz ile bir tarla, kendisine de kasabadaki okula gidip gelirken binmesi için altın işlemeli bir at arabası armağan ederek onları askerleriyle beraber köylerine göndermiş </span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Onlar ermiş muradına, biz çıkalım tavan arasına&#8230;</span></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/altin-araba-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarla kuşu ile yavruları</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/tarla-kusu-ile-yavrulari</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/tarla-kusu-ile-yavrulari#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2009 18:03:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ezop masalları]]></category>
		<category><![CDATA[ezop]]></category>
		<category><![CDATA[ezop masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masal dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[tarla kuşu ezop masalı]]></category>
		<category><![CDATA[Tarla kuşu ile yavruları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarla kuşu ile yuvaları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarla kuşu ve yavruları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=950</guid>
		<description><![CDATA[Tarla Kuşu ıle Yavruları / Ezop Masalları Bir tarla kuşu varmış.Buğdaylar yeşerirken kendisine bir yuva yapmış.Her gün birer yumurta yapıp üzerine yatmış.Bir süre sonra yavruları yumurtadan çıkmış.Ama bir türlü uçmayı öğrenememişler.Tarla kuşu bundan dolayı çok üzgünmüş.Yiyecek aramaya giderken yavrularını sık sık uyarırmış. :  Aman yavrularım gözünüzü dört açın.Yarın tarla sahibi gelince kulak verip dinleyin.Ne konuştuklarını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993366;"><strong><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/06/tarla-kusu-ezop-masal.gif"><img class="alignnone size-full wp-image-951" title="tarla-kusu-ezop-masal" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/06/tarla-kusu-ezop-masal.gif" alt="tarla-kusu-ezop-masal" width="415" height="599" /></a></strong></span></p>
<div><span style="color: #993366;"><span style="color: #000000;"><strong>Tarla Kuşu ıle Yavruları</strong> <strong>/ Ezop Masalları</strong></span></span></div>
<div><span style="color: #993366;"><span style="color: #993366;"><strong></strong></span><br />
<span style="color: #000000;"><strong>Bir tarla kuşu varmış.Buğdaylar yeşerirken kendisine bir yuva yapmış.Her gün birer yumurta yapıp üzerine yatmış.Bir süre sonra yavruları yumurtadan çıkmış.Ama bir türlü uçmayı öğrenememişler.Tarla kuşu bundan dolayı çok üzgünmüş.Yiyecek aramaya giderken yavrularını sık sık uyarırmış. :</strong> </span></span></div>
<p><span style="color: #993366;"><span style="color: #000000;"> <strong>Aman yavrularım gözünüzü dört açın.Yarın tarla sahibi gelince kulak verip dinleyin.Ne konuştuklarını öğrenin.Biz de ona göre davranalım..</strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><span style="color: #000000;">Tarla kuşu gidince, tıpki söylediği gibi tarla sahibi ve oğlu gelmiş.Oğluna dönüp : ` Tamam , buğdaylar olgunlaşmış.Bugün git komşulara haber ver.Babam ekinleri biçmek için sizleri imeceye çağırıyor, de .Yarın erkenden orakları alsın gelsinler.` demiş.</span></strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><span style="color: #000000;">Tarlakuşu yuvasına dönünce yavrularının telaş içinde olduğunu . görmüş. ` Ne oldu? Çiftçi . neler söyledi ` diye sormuş. ` Komşularına haber verdi.Yarın sabah yardıma gelmelerini söyledi.`</span></strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><span style="color: #000000;">Tarlakuşu : ` Öyleyse hiç korkmayın ` demiş.` Yer değiştirmemiz için daha vakit var .Yarın gene dinleyin bakalım ne konuşacaklar?`</span></strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><span style="color: #000000;">Ertesi gün tarla kuşu gene yiyecek toplamaya gitmiş.Tarla . sahibi gene oğluyla birlikte gelmiş. ` Ekinler çok olmuş.Artık bu halde bekletemeyiz.Gördün mü komşuların bize ettiğini? Git bari akrabalara haber ver , yarın sabah erkenden burada olsunlar.`</span></strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><span style="color: #000000;">Yavrular bu defa daha çok korkmuşlar.Anneleri gelince herşeyi anlatmışlar.Tarlakuşu gene aldırmamış.` Siz rahatınıza bakın` demiş.Yemlerini yiyip uyumuşlar..</span></strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><span style="color: #000000;">Ertesi gün tarlakuşu gene gün doğmadan yiyecek toplamak için yola çıkmış.Bir süre sonra çiftçi oğlu ile gelmiş.Gelip gidenin . olmadığını görünce oğluna dönmüş:</span></strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><span style="color: #000000;">` Biz hata ettik oğlum, ` demiş. ` Komşuya, akrabaya güvenmeyecektik.Dostun akrabanın da en iyisi insanın kendisidir oğlum, bunu hiç unutma.Yarın çoluk çocuk orakları alıp işe kendimiz girişelim.Ne zaman biterse bitsin.İşin en iyisi bu.` demiş.</span></strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><span style="color: #000000;">Akşam yuvasına dönen tarlakuşu bu haberi alınca : ` Şimdi iş ciddi.Hemen açalım kanatları,` demiş.Yavrularını peşine takıp terketmiş yuvasını.</span></strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><span style="color: #000000;">Hani ne derler insanın dostu da kendisidir, düşmanı da. İnsan önce kendine güvenmeli..</span></strong></span></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/tarla-kusu-ile-yavrulari/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çam Ağacı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/cam-agaci</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/cam-agaci#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2009 17:51:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Farazi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Andersen masalları]]></category>
		<category><![CDATA[andersen]]></category>
		<category><![CDATA[andersen masalı]]></category>
		<category><![CDATA[andersenden masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Çam Ağacı]]></category>
		<category><![CDATA[Çam Ağacı masal]]></category>
		<category><![CDATA[Çam Ağacı masalı]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal diyarları]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=942</guid>
		<description><![CDATA[Çam Ağacı / Andersen Masalları   / Masal diyarı Ormanda pek sevimli bir çam fidanı vardı… Yeri iyiydi, güneş alıyordu. Hava boldu, çevresinde de birçok büyük arkadaşı, çam ve ladin ağaçları vardı. Ama küçük çam fidanının tek derdi bir an önce büyümekti. Sıcacık güneşi, tertemiz havayı hiç düşünmüyor, ormana çilek ve ahududu toplamaya gelip oralarda çene çalan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993366;"><strong><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/06/cam-agaci.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-943" title="cam-agaci" src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2009/06/cam-agaci.jpg" alt="cam-agaci" width="400" height="400" /></a></strong></span></p>
<p><span style="color: #333399;"><strong></strong></span></p>
<p><span style="color: #993366;"><strong>Çam Ağacı / Andersen Masalları   / Masal diyarı</strong></span></p>
<p><span style="color: #333399;"><strong><span style="color: #800080;">Ormanda pek sevimli bir çam fidanı vardı… Yeri iyiydi, güneş alıyordu. Hava boldu, çevresinde de birçok büyük arkadaşı, çam ve ladin ağaçları vardı. Ama küçük çam fidanının tek derdi bir an önce büyümekti. Sıcacık güneşi, tertemiz havayı hiç düşünmüyor, ormana çilek ve ahududu toplamaya gelip oralarda çene çalan köylü çocuklarıyla hiç ilgilenmiyordu. Çocuklar bir tencereye doldurdukları veya bir çubuğa dizdikleri çileklerle çıkagelirlerdi çoğu kez. Sonra küçük ağacın yanına otururlar, “Ne kadar şirin bir ağaç bu!” derlerdi. Oysa bu sözler, bizim ağacın hiç hoşuna gitmezdi.<br />
Ertesi yıl birden büyüdü küçük ağaç, sonraki yıl ise biraz daha uzadı; bir çam ağacının kaç yaşında olduğu, gövdesinde uzayan sürgünler sayılınca, tam olarak anlaşılabilir.<br />
“Ah, şu öteki ağaçlar gibi büyüsem bir!” diye içini çekiyordu küçük ağaç. “O zaman dallarımı dört bir yana yayabilirdim, tepemle de uzakları, bütün dünyayı görebilirdim! Kuşlar yuvalarını dallarımın arasına yaparlar ve rüzgâr estiği zaman da, öteki ağaçlar gibi kibarca başımı sallardım.”<br />
Ne güneş mutluluk veriyordu ona, ne kuşlar, ne de sabah-akşam üzerinden kayıp giden kıpkızıl bulutlar.<br />
Derken kış geldi, her tarafı ışıltılı beyazlığıyla kar kapladı; arada bir, bir tavşan ortaya çıkıyor, küçük ağacın üzerinden atlayıp gidiyordu. Of, ne can sıkıcı şeydi bu! Sonra aradan iki kış daha geçti, üçüncü kış küçük . ağaç öyle uzamıştı ki, tavşan artık onun etrafından dolanmak zorunda kalıyordu. “Ah, büyümek, büyümek, kocaman ve yaşlı olmak, işte dünyanın en güzel şeyi bu!” diye düşünüyordu ağaç.<br />
Sonbaharın son günlerinde oduncular gelir, ağaçların en büyüklerinden bazılarını keserlerdi. Bu her yıl böyle olurdu. Artık bayağı büyümüş olan çam ağacı korkuyla titriyordu, . çünkü kocaman ağaçlar çatır çatır yere devriliyor, dalları baltayla kesiliyor, çırılçıplak, ipince kalıp tanınmaz hale geliyorlardı. Sonra arabalara yükleniyor, atlar tarafından çekilerek ormandan alınıp götürülüyorlardı.<br />
Nereye gidiyorlardı böyle? Başlarına neler geliyordu?<br />
İlkbaharda kırlangıçlar ile leylekler gelince, ağaç onlara sordu: “Siz biliyor musunuz bu ağaçların nereye götürüldüğünü? Hiç rastladınız mı onlara?”<br />
Kırlangıçlar bilmiyorlardı, leylek ise oldukça düşünceli görünüyordu, başını salladı ve “Evet, galiba ben biliyorum; Mısır’dan dönerken pek çok yeni gemiye rastladım. Gemilerde çok gösterişli direkler vardı; galiba bu direkler, senin sözünü ettiğin ağaçlardı; çam kokuyorlardı. Onlarla pek çok kez karşılaştım, çok güzel, çok gösterişliler.”<br />
“Ah keşke ben de denizlerin oraya gidebilecek kadar büyük olsaydım! Nasıl bir şeydir bu deniz, neye benzer?”<br />
“Hmm, anlatması biraz uzun sürer!” dedi leylek ve uçup gitti.<br />
“Gençliğinin değerini bil!” dedi gün ışığı. “Büyüyor olmanın, tazeliğinin değerini bil!”<br />
Rüzgâr ağacı öptü, çiy taneleri gözyaşlarını döktüler üzerine, ama çam ağacı bütün bunlardan hiçbir şey anlamadı.<br />
Yılbaşına doğru, bu bizim içi içine sığmayan, hep uzaklara gitmek isteyen çam ağacı kadar büyümüş olanları değil sadece, çok daha genç ağaçları bile keserlerdi. Bu genç ağaçlar –hem de en güzelleri– dalları kesilmeksizin arabalara yüklenir, atlar tarafından çekilerek ormandan alınıp götürülürlerdi.<br />
“Nereye gidiyorlar?” diye sordu çam ağacı. “Benden daha büyük değiller ki, hatta bir tanesi benden bile küçüktü? Niye hiçbirinin dallarını kesmediler? Nereye gidiyor bunlar?”<br />
“Biz biliyoruz! Biz biliyoruz!” diye cıvıldaştı serçeler. “Aşağıda, kentin orada pencerelerden içeri baktık. Biz biliyoruz nereye gittiklerini! Ah, aklının almayacağı kadar büyük bir güzelliğe, zenginliğe kavuşuyorlar! Camlardan içeri baktık ve onların sıcacık odaların ortasına dikildiğini, müthiş süslerle, altın yaldızlı elmalarla, ballı çöreklerle, oyuncaklarla ve yüzlerce mumla donatıldığını gördük.”<br />
“Peki sonra?” diye sordu çam ağacı bütün dalları titreyerek. “Sonra? Sonra ne oluyor?”<br />
“Bundan başka bir şey görmedik! Ama eşi benzeri görülmedik bir şeydi!”<br />
“Ah böyle bir mutluluğa ben de kavuşacak mıyım acaba?” diye çığlıklar attı küçük ağaç. “Denizlere gitmekten çok daha güzel bir şey bu! Özlem içimi kemiriyor! Yılbaşı bir gelse! Uzadım artık, geçen yıl götürdükleri ağaçlar kadar da büyüdüm. Ah, beni de bir arabaya koysala! O sıcacık odalarda, o güzellikler, zenginlikler içinde olsam! Peki sonra ne olur? Tabii ki arkasından daha iyi, daha güzel şeyler gelir, yoksa niye öyle süslesinler ki beni! Mutlaka daha güzel şeyler olur!&#8230; Ama ne? Ah, içim içime sığmıyor, yerimde duramıyorum… Bana neler oluyor böyle bilmem ki!”<br />
“Bizim kıymetimizi bil!” dediler hava ve gün ışığı. “Gençliğinin, tazeliğinin ve özgürlüğünün de değerini bil!”<br />
Ama bunlar küçük ağacı hiç mutlu etmiyordu… Büyüdü, büyüdü, yaz-kış yeşerdi; . koyu yeşil bir renk aldı! Onu gören insanlar, “Çok güzel bir ağaç bu!” dediler… Yılbaşı gelince de, hepsinden önce o gitti! Balta bedenine saplandı, ağaç inleyerek yere devrildi. Bir acı hissetti, bir baygınlık… Mutluluğu filan düşünecek hali kalmadı. Yurdundan, büyüyüp yeşerdiği topraklardan ayrıldığı için üzgündü. Çok sevdiği yaşlı arkadaşlarını, etrafını saran küçük çalıları ve çiçekleri, hatta belki kuşları bile bir daha göremeyeceğini biliyordu. Bu gidiş, hiç de güzel bir gidiş değildi.<br />
Ağaç ancak, çiftlikte diğer ağaçlarla birlikte arabadan indirildiğinde kendine geldi… Bir adamın, “Bu mükemmel! Başka ağaca gerek yok!” dediğini duydu.<br />
Sonra, alımlı çalımlı iki uşak gelip çam ağacını kocaman . gösterişli bir salona götürdüler. Duvarlarda çepeçevre yağlıboya portreler asılıydı, kocaman sobanın yanında, kapakları aslan başına benzeyen Çin vazoları duruyordu. Salıncaklı koltuklar, ipek kumaşlarla döşeli kanepeler, üzeri resimli kitaplar ve paha biçilmez oyuncaklarla dolu büyük masalar. Çam ağacı, kumla dolu büyük bir fıçıya dikildi, ama bunun fıçı olduğu anlaşılmıyordu, çünkü etrafı . yeşil bir şeyle kaplanmıştı ve altında da renkli bir halı vardı. Ah, nasıl da titriyordu ağaç! Şimdi ne olacaktı acaba? Uşaklar hizmetçiler etrafında dört dönüyor, onu süslüyorlardı. Dallarına renkli kâğıtlardan kesilmiş küçük torbacıklar astılar; her torba şekerlemeyle doluydu. Sanki ağaçta yetişmiş gibi altın yaldızlı elmalar ve cevizler sarkıyordu her tarafından. Dallarına yüzlerce kırmızı, mavi, beyaz mum tutturdular. Tıpkı insana benzeyen oyuncak bebekler –ağaç böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişti– yeşil yaprakların arasında sallanıyordu, en tepesinde ise yaldızdan yapılmış bir yıldız ışıldıyordu. Çok güzeldi, eşi benzeri görülmedik derecede güzeldi!<br />
“Bu akşam,” dedi herkes, “bu akşam pırıl pırıl parlayacak!” Hepsi sevinç . içindeydi.<br />
“Ah, bir an önce akşam olsa!” diye düşündü ağaç. Mumlar yakılır tabii! Sonra ne olur acaba? Ormandaki ağaçlar beni görmeye gelirler mi acaba? Serçeler pencerelerin önünde uçuşur mu? Ben burada böyle kök salar, yaz-kış böyle süslü-püslü durur muyum?”<br />
Evet, öyle olacağını çok iyi biliyordu! Ama kabuğundaki ağrı da, duyduğu özlemden daha fazla canını yakıyordu. Biz insanlar için baş ağrısı neyse, ağaçlar içinde gövdelerindeki ağrı aynı şeydir.<br />
Derken mumları yaktılar. Ne güzellik, ne parıltı o öyle! Ağaç sevinçten öyle bir titredi ki, dalları mumlardan birine değip tutuşuverdi. Yanıyordu&#8230;<br />
“Aman Tanrım!” diye bağrıştılar hizmetçiler ve hemen söndürdüler alevi.<br />
Ağaç artık kıpırdayamaz . olmuştu. Ah, ne dehşet bir şeydi bu! Bütün bu güzellikleri kaybedeceğinden öyle korkuyordu ki; parıltıdan serseme dönmüştü. Derken salonun iki kanatlı kapısı açıldı, içeri vbir sürü çocuk öyle bir doluştu ki, neredeyse ağacı devireceklerdi. Onların peşinden yavaş yavaş büyükler geldi; çocuklar birden seslerini kestiler, ama sadece bir an, sonra yine ortalığı birbirine katarak, sevinçle bağrışmaya başladılar. Ağacın çevresinde hoplayıp zıplıyorlar, hediyeler birbiri ardına koparılıyordu.<br />
“Ne yapmaya çalışıyor bunlar böyle?” diye düşündü ağaç. “Neler oluyor?” Mumlar yanıp eriyor, dallara kadar küçülünce söndürülüyordu ve sonunda çocuklar ağacı yağmalama iznini kopardılar. Ah, ağacın üstüne öyle bir atıldılar ki, bütün dallar çatırdadı. Tepesinden ve altın yıldızdan tavana bağlanmış olmasaydı, mutlaka devrilirdi.<br />
Çocuklar ellerindeki güzel oyuncaklarla etrafta koşturup duruyorlardı. Yaşlı dadıdan başka kimse ağaçla ilgilenmiyordu artık. Dadı da sadece, dalların arasında bir elma veya incir kalmış mı diye bakıyordu.<br />
Çocuklar, “Masal isteriz, masal isteriz!” diye bağrışarak kısa boylu, şişman bir adamı ağacın yanına çektiler. Adam ağacın altına oturdu, “Pekâlâ,” dedi, “işte şimdi yeşillikler içindeyiz ve anlatacaklarımdan bu ağaç da bir şeyler öğrenebilir, eğer dikkatle dinlerse tabii. Ama yalnızca tek bir masal anlatacağım. Ivede-Avede masalını mı istersiniz, yoksa merdivenlerden düştüğü halde tahta çıkıp prensesle evlenen Klumpe-Dumpe’yi mi?”<br />
Çocukların bazıları, “Ivede-Avede!” diye bağrıştı, bazıları, “Klumpe-Dumpe!” diye… Bir patırtı gürültüdür gidiyordu! Yalnızca çam ağacı susuyor ve düşünüyordu: “Bana fikrim sorulmayacak mı? Ben hiçbir şey yapmayacak mıyım?” Ama artık onun işlevi bitmişti. Ağaç kendisinden bekleneni yerine getirmişti, hepsi buydu!<br />
Adam, merdivenlerden düştüğü halde tahta çıkıp prensesle evlenen Klumpe-Dumpe’nin masalını anlattı. Çocuklar el çırpıp bağrıştılar: “Anlat, başka anlat!” Ivede-Avede’nin masalını . da dinlemek istiyorlardı ama Klumpe-Dumpe ile yetinmek zorunda kaldılar. Çam ağacı durgun ve düşünceliydi, ormandaki kuşlar hiç böyle bir şeyden söz etmemişlerdi. Klumpe-Dumpe merdivenlerden düşmüş ve prensesle evlenmiş ha! “Evet, bu dünya böyle işte!” diye düşündü çam ağacı ve masalı anlatan kibar bir adam olduğu için masalı gerçek sandı. “Tabii, kimbilir, belki ben de merdivenlerden düşerim ve bir prensesle evlenirim,” dedi kendi kendine. Sonra da, ertesi gün tekrar mumlarla, oyuncaklarla, yaldızlar ve meyvelerle donatılacağını düşünüp sevindi.<br />
“Yarın titremeyeceğim!” diye düşündü. “Kavuştuğum güzelliklere yürekten sevineceğim. Yarın yine Klumpe-Dumpe masalını dinleyeceğim, belki Ivede-Avede’yi bile… Ve bütün gece boyunca sessizce düşüncelere daldı.<br />
Ertesi sabah, uşak ile hizmetçi içeri girdiler.<br />
“Tekrar başlıyor işte, yaşasın!” diye düşündü ağaç, ama gelenler onu salondan çıkarıp merdivenlerden tavan arasına sürüklediler ve hiç gün ışığı görmeyen, karanlık bir köşeye koydular. “Bu da ne demek oluyor!” diye düşündü ağaç. “Ben ne yapacağım ki burada! Ne dinleyeceğim şimdi!” Duvara dayanıp öylece . kaldı, düşündü, düşündü… Düşünmek için bol zamanı vardı, çünkü günler, gecelerce öyle kaldı. Yukarı hiç kimse çıkmadı, sonunda biri göründüyse de, o da büyük bir sandığı köşeye koymak için gelmişti. Ağaç büsbütün kenarda kaldı, nerdeyse tamamen unutulmuştu.<br />
“Şimdi dışarıda kış vardır!” diye düşündü ağaç. “Toprak serttir ve karla kaplıdır, insanlar . beni toprağa dikemezler; herhalde bu yüzden bahara kadar burada kalacağım. Ne kadar ince düşünüyorlar! Ne kadar iyi kalpli insanlar! Ama keşke bu kadar karanlık ve bu kadar ıssız olmasaydı burası! Küçük bir tavşan bile yok! Ormanda her yer karla kaplandığında, tavşan ne güzel zıplar geçerdi, üzerimden; ama o zamanlar ben bundan hiç hoşlanmazdım. Şimdi ne kadar da yalnızım burada.”<br />
Birden, “Ciyk, ciyk!” diye küçük bir fare başını çıkardı delikten, peşinden de bir ikincisi. Çam ağacını burunlarıyla yokladılar ve sonra dallarının arasına giriverdiler.<br />
“Korkunç soğuk!” dedi fareler. “Bu rası bayağı iyi! Öyle değil mi, yaşlı çam ağacı?”<br />
“Ben o kadar da . yaşlı değilim!” diye karşılık verdi çam ağacı. “Benden çok daha yaşlı olanlar var!”<br />
“Nerelisin sen?” diye sordu fareler. “Neler bilirsin?” Çok meraklıydılar. “Bize dünyanın güzel yerlerini anlatsana! Oralara gittin mi hiç? Hiç o kilerlerde bulundun mu, hani peynirler üst üste yığılı dururmuş, tavanlarda jambonlar asılıymış, içeri sıska girer şişko çıkarmışsın?”<br />
“Ben oraları hiç bilmem,” dedi ağaç, “ama güneşin pırıl pırıl parladığı, kuşların öttüğü ormanı bilirim!” Sonra gençliğini anlattı onlara, fareler hiç duymamışlardı böyle şeyleri, merakla dinlediler ve “Ne çok şey görmüşsün, ne kadar da mutluymuşsun!” dediler.<br />
“Ben mi!” diye karşılık verdi çam ağacı ve kendi anlattıklarını şöyle bir düşündü. “Evet, aslında çok güzel günlerdi!” dedi. Sonra, mumlarla, çöreklerle süslendiği o yılbaşı gecesini anlattı.<br />
“Oooo, ne kadar da mutluymuşsun sen yaşlı çam ağacı!” dedi fareler.<br />
“Ben hiç yaşlı değilim!” diye cevap verdi çam ağacı. “Ormandan daha bu kış geldim! En iyi yaşlarımdayım, yalnız pek iyi gelişmedim işte!”<br />
“Ne güzel anlatıyorsun!” dedi fareler ve ertesi gece, ağacın anlatacaklarını onlar da dinlesin diye, dört küçük fare daha getirdiler. Ağaç anlattıkça daha da iyi hatırlıyordu olanları ve düşünüyordu: “Ne güzel günlerdi! Ama geri gelirler, gelirler! Klumpe-Dumpe merdivenlerden düştüğü halde prensesle evlendi; belki ben de evlenebilirim bir prensesle!” Bunları düşünürken, ormandaki küçük kayın ağacı geldi . aklına, onun gözünde güzel mi güzel, gerçek bir prensesti o kayın ağacı…<br />
“Kimdir bu Klumpe-Dumpe?” diye sordu fareler. Bunun üzerine çam ağacı, her kelimesini hatırladığı masalı anlattı onlara ve fareler sevinçlerinden neredeyse ağacın tepesine fırlayacak gibi oldular. Ertesi gece daha çok fare toplandı, hatta pazar akşamı iki de büyük sıçan geldi. Ama sıçanlar, masalı hiç de eğlenceli bulmadıklarını söylediler. Bu görüş küçük fareleri çok üzdü, şimdi onlar da eskisi kadar beğenmiyorlardı masalı.<br />
“Siz bir tek bu masalı mı biliyorsunuz?” diye sordular sıçanlar.<br />
“Bir tek bunu biliyorum,” diye cevap verdi ağaç, “ben bunu hayatımın en mutlu akşamında dinlemiştim, ama o zamanlar, ne kadar mutlu olduğumun farkında değildim.”<br />
“Çok kötü bir masal bu! Şöyle jambonlu, sucuklu bir masal bilmiyor musunuz? Veya kilerler ve ambarlar hakkında bir masal?”<br />
“Hayır!” dedi ağaç.<br />
“Eh, peki teşekkürler o halde!” diye cevap verdi sıçanlar ve evlerine döndüler.<br />
Sonunda küçük fareler de uğramaz oldular… Ağaç iç çekti: “Minik fareler çevremde oturup anlattıklarımı dinlerken ne güzeldi her şey! Şimdi bu da geçti gitti! Ama beni buradan çıkaracakları günü düşünüp sevinebilirim yeniden!”<br />
Peki bu ne zaman oldu? Bir sabah vakti birileri geldi, çatı katında bir patırtıdır gitti. Sandıklar bir başka yere konuldu ve ağaç öne çekildi. Gerçi adamlar onu zemine biraz sertçe attılar, ama az sonra bir uşak gelip, ağacı çeke çeke gün ışığının görüldüğü merdivene götürdü.<br />
“İşte hayat tekrar başlıyor!” diye düşündü ağaç. Temiz havayı, gün ışığını hissetti. Dışarıda, avludaydı şimdi. Her şey çok hızlı gelişmiş, ağaç kendine şöyle bir göz atmayı bile unutmuştu. Çevresinde öyle çok yenilik vardı ki bakılacak. Avlu bir bahçeye bitişikti ve bahçede çiçekler açmıştı. Küçük bir çitin üzerinden taptaze, mis gibi kokan güller sarkıyordu, ıhlamur ağaçları çiçek açmıştı ve kırlangıçlar etrafta cıvıldayarak uçuşuyorlardı.<br />
“Artım yaşayacağım!” dedi ağaç sevinçle ve dallarını yaymaya çalıştı. Ah, ne yazık ki hepsi kurumuş, sararmıştı. Ve şimdi de ısırganlar ile otların üzerinde, bir köşede öylece yatıyordu. Tepesindeki altın yaldızlı yıldız, parlak gün ışığının altında ışıldıyordu.<br />
Avluda birkaç çocuk neşeyle oynuyorlardı, yılbaşı gecesi ağacın etrafında hoplayıp zıplayan, ağaca sevinen çocuklardan bazılarıydı bunlar. Çocukların en küçüğü koşarak geldi ve ağacın tepesindeki yıldızı çekip kopardı.<br />
“Bakın şu çirkin, kurumuş çamda ne buldum!” diye . bağırarak ağacın dalları üzerinde tepindi, dallar pabuçlarının altında çatırdadı.<br />
Ağaç, bahçedeki güzelim çiçeklere ve canlılığa baktı, sonra bir de kendine baktı ve “Keşke çatı katındaki karanlık köşemde olsaydım…” diye geçirdi içinden. Ormandaki taptaze gençlik günlerini düşündü, o neşeli yılbaşını ve Klumpe-Dumpe masalını keyifle dinleyen küçük fareleri…<br />
“Hepsi bitti! Geçti artık!” diye iç çekti zavallı ağaç. “Keşke zamanında değerini bilseydim bunların! Geçti artık hepsi!”<br />
Derken kâhya geldi, baltasıyla ağacı kesip küçük parçalara böldü. Tepeleme bir odun yığını duruyordu şimdi orada. Kocaman kazanın altında nasıl da yanıyorlardı. Ağaç derin derin inliyor, her inleyişi küçük bir patlamayı andırıyordu; dışarıda oynarken bu sesleri duyan çocuklar içeri koştular, ateşin önüne oturdular, ateşe bakıp bağrıştılar: “Pat! Pat!” Ama aslında derin bir inleme olan her çatırtıda ağaç, ormandaki bir pazar gününü, yıldızların parıldadığı bir kış gecesini hatırlıyordu. O yılbaşı gecesini, dinlediği ve anlatmayı bildiği tek masal olan Klumpe-Dumpe’yi hatırlıyordu. Sonunda yandı bitti kül oldu.<br />
Çocuklar avluda oynuyorlardı ve en küçükleri göğsünde, ağacın hayatının en mutlu gecesinde takmış olduğu yıldızı taşıyordu. Artık ağaç yoktu ve ağaçla birlikte onun masalı da bitmişti&#8230;</span></strong></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/cam-agaci/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

