Mayıs 16th, 2011 | in
Masal diyarı |
1 yorum

Çiçek
Evvel zaman içinde büyük bir ülkenin iyi kalpli, cömert ve insanları seven bir padişahı varmış. Bu padişah halkının problemleriyle ilgilenir ve onları hep korumaya çalışırmış. Ancak bu padişahın bir derdi varmış. Hiç çocuğu olmayan padişah son zamanlarda çokça düşünmeye başlamış. En büyük isteği kendisinden sonra yerine geçecek olan padişahın kendisi gibi halkı için yaşayan adil bir yönetici olması imiş.
Günlerce düşünmüş. Aylarca düşünmüş. Sonunda halkına duyurmuş:
“Ülkemde yaşayan bütün çocuklara bir çiçek tohumu verilecektir. Bu tohumu kim en güzel şekilde saksıya eker ve ona en güzel şekilde bakarsa o benim yerime bu ülkeye padişah olarak yetiştirilecektir.”
Ertesi sabah sarayın her tarafı çocuk dolmuş. Her çocuğa padişahın isteği üzerine bir çiçek tohumu verilmiş. Tohumunu alan çocuk hemen evine gidip saksıya özenle ekmiş.
Beklemişler. Beklemişler. Beklemişler.
Günler günleri kovalamış, haftalar haftaları. Bütün çocukların çiçekleri büyümüş. Mis kokulu, rengarenk çiçekler açmış. Saksılar evlerinin en güzel köşesini süslemeye başlamış. Aralarında bütün bu güzel çiçekleri görüp de kendi saksısında bir türlü büyümeyen tohumuna çok pek çok üzülen bir çocuk varmış.
Annesi onu teselli etmeye çalışmış. Demiş ki, “sen elinden geleni yaptın, onu korumaya çalıştın, onu sevdin, ama o büyümek istemedi.”
Çocuk “o gün ben ne söyleyeceğim padişahımıza?” demiş üzgün üzgün.
“Olanı söyleyeceksin” demiş annesi de. “Tohum çiçeğe durmadı diyeceksin.”
Bir süre sonra verilen zaman dolmuş ve bütün çocuklar sarayın bahçesini doldurmuşlar. Ellerinde saksıları, saksılarında enfes görünen çiçekleri varmış. Çocuk bu çiçekleri görünce daha bir üzülmüş, daha bir kendine kızmış. Ama artık yapabileceği bir şey de yokmuş.
Padişah bahçeyi dolduran çocukların çiçeklerine uzun uzun bakmış. Aralarında dolaşmış. Gelip tam saksısında çiçek olmayan çocuğun önünde durmuş. Çocuk çok heyecanlanmış ve çiçeği büyümediği için çok utanmış. “Özür dilerim” diye mırıldanmış.
Padişah ona, “neden senin saksında çiçek yok?” diye sormuş.
“Bilmiyorum” demiş çocuk. “Ona çok iyi baktım, ama büyümek istemedi.”
Padişah “çok mu üzüldün?” diye sormuş.
“Evet, üzüldüm” demiş çocuk. “Benim çiçeğim de onlarınki kadar güzel görünsün isterdim.”
Padişah gülümsemiş ona. Elini tutup onu bütün çocukların görebileceği yere çıkarmış. “İşte” demiş. “Benim yerime padişah olabilecek çocuk.” Herkes çok şaşırmış. “Ama onun çiçeği hiç büyümemiş” diye mırıltılar yükselmiş. Padişah devam etmiş. “Size verdiğim bütün tohumlar sıcak suya batırılmış tohumlardı. Hiçbirisinden çiçek büyümesi mümkün değildi. Bir tek bu çocuk doğru söyledi. Benim yerime geçecek, benim ülkemi en adil şekilde yönetebilecek çocuk budur. Artık yüreğim rahat olabilir. Çünkü benden sonra ülkem emin ellerde olacak.
Etiketler:çiçek, çiçek masalı, çocuk masalları, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal oku, masallar, seçme masallar, sesli masal, sesli masallar, Türk masalları
Temmuz 7th, 2009 | in
Türk masalları |
Yorum Yapin

Tuz
Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişahın üç oğlu varmış.
Padişah, aklı oldukça kıt bir adammış. Yaşına, padişahlığına yakışmayan hareketler yapar, herkesi kendine güldürürmüş. Devlet işleriyle hiç uğraşmazmış. Vaktini hep ava gitmekle, eğlenceler tertiplemekle geçirirmiş.
Günlerden bir gün, üç oğlunu da yanına çağırmış, onlara :
Söyleyin bakayım, diye sormuş, beni ne kadar seviyorsunuz?
Babalarının böyle tuhaf hallerine alışık olan şehzadeler, onun bu sorusunu hiç yadırgamamışlar. Fakat, onun, sorduğu bir şeye karşılık verilmediği zaman da ne kadar kızdığını bilirlermiş. Önce en büyük şehzade cevap vererek :
Babacığım, demiş, sizi altın kadar, elmas kadar, pırlanta kadar seviyorum.
Büyük oğlunun bu cevabı padişahın pek hoşuna gitmiş. Kahkahalarla güldükten sonra, ortanca oğluna bakmış :
Ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım? diye sormuş. O da :
Babacığım, demiş, ben sizi bal kadar, börek kadar, kadayıf kadar seviyorum.
Ortanca oğlunun cevabı da padişahın hoşuna gitmiş. Gene kahkahalarla gülmüş. Sonra en küçük şehzadeye dönerek:
Söyle benim küçük oğlum, demiş, ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım?
Küçük oğlan, birdenbire cevap verememiş. Biraz yutkunduktan sonra:
Babacığım, demiş, ben sizi tuz kadar seviyorum.
Küçük şehzadenin bu beklenmedik cevabı karşısında, ağabeyleri, kendilerini tutamayıp gülmüşler. Padişahın da suratı birden asılmış. Kaşlarını çatarak:
Ne dedin, ne dedin?! diye bağırmış. Beni tuz kadar seviyorsun ha? Seni utanmaz, hain evlat seni. Dünyada tuzdan daha kıymetli bir şey bulamadın mı?!
Sonra, hiddetle, yanındaki küçük bir sedef sandıktan iki kese altın çıkarmış. Birini büyük oğluna, ötekini de ortanca oğluna atmış. Onlara, eliyle dışarı çıkmalarını işaret etmiş. Her iki oğlu da âdeta yerleri öpüp geri geri giderlerken, padişah ellerini çırpmış. İçeri bir arap girince:
Çabuk bana cellatları çağırın! Diye bağırmış.
Arap uşak hemen dışarıya çıkmış. Kısa bir zaman sonra, iri boylu, yarı çıplak bir halde, korkunç iki arap cellatla içeri girmiş.
Padişah, küçük oğlunu göstererek:
Çabuk bunu alın! Kafasını uçurun! Diye bağırmış. Eğer emrimi yerine getirmezseniz, ikinizi de parça parça doğratırım…
Herkes gibi sarayda küçük şehzadeyi cellatlar da pek çok severlermiş. Padişahın bu emri üzerine, onu tutup sürükleyerek dışarıya çıkarmışlar. Hemen iki at hazırlatmışlar. Birisi küçük şehzadeyi yanına almış. Atları dağlara doğru sürüp gitmişler.
Saraydan oldukça uzak bir yerde, bir dağ başında durmuşlar.
Küçük şehzade pek üzüntülü imiş. Dokunsalar nerede ise ağlayacakmış. Cellatlar onun bu haline acımışlar. Bir tanesi:
Şehzadem, demiş, biz sana kıyamayacağız. Ama, padişahımızın emrini sen de kulaklarınla duydun. Bari gömleğini çıkarıp bize ver de, bir tavşan yakalayıp onun kanına bulayalım… “İşte şehzadeyi kestik” diye kanlı gömleği götürüp babanıza verelim. Sen de buralardan uzaklaş, bir daha memlekete dönme!
Şehzade, cellatların bu teklifine sevinmiş. Hemen soyunup gömleğini onlara vermiş. Hayatını bağışladıkları için her ikisine de teşekkür etmiş. Atın birini de onlardan alarak uzaklaşmış, gözden kaybolmuş.
Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş… Nihayet bir memlekete varmış. O kadar yorgunmuş ki, neredeyse, attan inerek yere uzanıp uyuyacakmış.
Şehre girerken, yol kenarındaki ilk evin kapısını çalmış. Kapıyı ihtiyar bir kadın açmış. Ona, şehzade olduğunu bildirmemiş, dünyada kimsesi bulanmadığını, bu memleketin de yabancısı olduğunu söyleyerek kendisini evlatlığa kabul etmesini rica etmiş. Zaten ihtiyar kadının da hiç kimsesi yokmuş. Zahmet çekmeden yetişmiş bir çocuk sahibi oldum diye sevinerek şehzadeyi evlatlığa kabul etmiş.
İhtiyar kadın, şehzadenin önüne yiyecek koymuş. Karnını doyuran şehzade, gidip çeşmede elini, yüzünü, ayaklarını güzelce yıkamış. Sonra atının da karnını doyurmuş. Bu işler bitince, kadının yaptığı yatağa kendini atarak derin bir uykuya dalmış.
Ertesi sabah uyandığı zaman, şehzade, pencereden halkın akın halinde bir tarafa doğru gittiğini görmüş, ihtiyar kadına:
Anacığım demiş, herkes böyle nereye gidiyor? Bayram filan mı var?
İhtiyar kadın:
Bayram değil ama oğlum, demiş, ondan daha önemli bir şey var. Bugün talih kuşunu uçuracaklar, padişahımızı seçecekler…
Bu sefer şehzade:
Ne olur anacığım, demiş, beni de götür. Hiç olmazsa seyrederiz.
İhtiyar kadın evlatlığını kıramamış. Kalkıp giyinerek sokağa çıkmışlar. Halkla beraber büyük meydana gitmişler.
Herkes toplandıktan sonra, talih kuşunu uçurmuşlar. Talih kuşu, kalabalığın üzerinde dolaşmaya başlamış. Kimisi, “acaba bana mı konacak?” diye heyecan geçiriyor, kimisi de, “benim başıma konsun” diye ayaklarının ucuna basarak boyunu yükseltiyormuş.
Ne ise, kuş, döne dolaşa gelip bizim küçük şehzadenin başına konmamış mı?
Buna hiç kimse razı olmamış. Her kafadan bir laf çıkıyor, kimisi de:
O yabancı, padişah olamaz! diye bağırıyormuş. Çaresiz seçimi bozmuşlar. Ertesi sabah tekrar toplanmaya karar vermişler.
Ertesi gün herkes gene meydanda toplanmış. Bu sefer de bir yanlışlık olur da, halkı kızdırırım diye, küçük şehzade, gidip yol kenarındaki mezarlıkta, bir taşın yanında oturmuş.
Talih kuşunu uçurmuşlar. Halk heyecandan kırılıyormuş. Ama kimsede de ses seda yokmuş. Gözler hep havada kuşun uçuşunu dikkatle takip ediyormuş.
Talih kuşu, döne dolaşa gidip bu sefer de mezarlık kenarında oturan şehzadenin başına konmamış mı?
Halk gene kıyameti koparmış. Bir taraftan da:
Olmadı, olmadı, Türk’ün şartı üçtür; diye bağıranlar olmuş. Çaresiz bu seçimi de bozmuşlar. Yeniden toplanmaya karar vermişler.
Ertesi sabah, halk meydanda çok erkenden toplanmış. Şehzade ile ihtiyar kadın evlerinden henüz çıkmış, meydana doğru gelirlerken, talih kuşu uçurulmuş.
Kuş gene kalabalığın üzerinde birkaç defa dönmüş. Sonra oradan hızla uzaklaşarak, gidip meydana doğru yeni gelmekte olan şehzadenin başına üçüncü defa konmuş. Bu sefer hiç kimse itiraz edememiş. Bizim küçük şehzade de padişah olarak o memleketin idaresini eline almış. Akıllı çocuk olduğu için, kısa zamanda halka kendini sevdirmiş. Birçok işler yapmış. Memleketi gül gibi idare etmeye başlamış.
Aradan yıllar geçmiş. Genç padişah, kendisini bildirmeden, babasına bir mektup göndererek, memleketine dâvet etmiş. Babası, komşu bir memleket padişahından gelen dâveti kabul etmiş. Gezip eğlenmeye bayıldığı için, bir tabur askerle birlikte hemen gelmiş.
Genç padişah, çok güzel yemekler hazırlatmış. Fakat hiç birine tuz koydurmamış.
Genç padişah bıyık ve sakal bıraktığı için, ilk karşılaştıkları zaman babasının tanımadığını hissedince, pek sevinmiş.
Ne ise, akşam yemeğini yemişler. Misafir padişah yemekleri çok beğenmiş ama, tuzsuz oluşuna hayret etmiş. İçine baygınlıklar geldiği halde, hiçbir şey söylememiş.
Ertesi gün, askerlerini dolaşmış. Hatırlarını sormuş. Onlar da yemeklerin tuzsuz oluşundan şikâyet etmişler.
O gün öğle yemeğini yerlerken, misafir padişah:
Kuzum, sizin memlekette tuz bulunmaz mı? diye sormuş. Genç padişah, gülerek:
Vardır padişahım, diye cevap vermiş. Hem o kadar çoktur ki, bütün dünyaya tuz buradan gider.
Bu cevaba büsbütün şaşıran padişah:
İyi ama, demiş, bütün yemekleriniz tuzsuz. Sebebi nedir?
Genç padişah bu sefer:
Sizin tuzu hiç sevmediğinizi, yemeklerinize koydurmadığınızı söylediler de, demiş, onun için koydurmadım.
Padişah, derhal atılmış:
Katiyen efendim, demiş, yanlış söylemişler. Tuzsuz hayat mı olurmuş? Ben tuzu çok severim.
O zaman, genç padişah, gülerek:
Ama, demiş, küçük oğlunuz size: “Ben seni tuz kadar severim” dediği zaman, onu cellatlara teslim etmiştiniz?
Bu söz üzerine, padişah, kendine gelmiş. Karşısındaki genç padişaha dikkatle bakınca, oğlunu tanımış. Arkasından da gözlerinden iki damla yaş yuvarlanmaya başlamış.
Baba, oğul hemen kucaklaşmışlar. Sevinçleri görülecek şeymiş. Onlar ermiş muradına…
Etiketler:masal, Masal diyarı, masal diyarları, masal oku

Sihirli tavşan
Masal masal matitas.. Kalaylandı bakır tas… çukura düştü çıkamaz… Pır pır eder uçamaz. Var varanın, sür sürenin… Habersiz bağa girenin, hali yaman demişler… Masaldır bunun adı… Söylemekle çıkar tadı… Her kim dinlemezse bunu, hakkından gelsin kambur dadı… Bir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir padişahın üç oğlu ile bir küçük kızı varmış. Küçük kız bir gün bahçede oynarken ortadan yok olmuş. Aramışlar, taramışlar, etrafa atlılar salmışlar, yok… yok… Yer yarılıp yere mi girdi, gök alçalıp göğe mi uçtu? Bilen, anlayan olmamış… Öldüğüne dair bir işaret de bulunmadığı için, padişah babası ile sultan annesi : Sihirli bir el değmiş, kızımızı alıp götürmüşler, bir gün çıkagelir elbet! diyerek üzüntülerini azaltmaya çalışmışlar. Sarayın bahçesinde çok değerli bir elma ağacı varmış. Fakat bu ağaç, senede bir tek elmadan başka elma vermezmiş, vermezmiş ama, bu elmanın renginin güzelliğine de başka elmalarda rastlanmaz, hele tadına hiç doyum olmazmış. Onun için, padişah, elmayı her sene törenle kopartır, küçük küçük doğratarak hoşaf kaynattırır, bütün saray halkına birer yudum içirtirmiş. Kimsenin gönlü kalsın istemezmiş. O yıl elma yine olmuş. Elmayı kopartmak için tören günü bahçede toplanıldığı zaman ağaçta yapraklardan başka bir şey görememişler. Saray halkından hiç kimse elmayı koparmayacağı için, bu işi dışardan biri yapmıştır, diye düşünmüşler. Ertesi yıl elma yine olmuş. Birisi koparmasın diye, elmanın iyice olacağı güne kadar ağacın dibinde nöbet bekletmeye karar verilmiş. Padişahın büyük oğlu : Baba, demiş, nöbeti ben beklemek istiyorum… Babası, büyük şehzadenin bu düşüncesine hayır dememiş. Büyük şehzade, ağacın dibine oturmuş, beklemeye başlamış. İlk gece uyku bastırdığı halde uyumamış, sabahı dar etmiş. Elma yerinde duruyormuş. İkince gece uyku daha çok bastırdığı halde, büyük şehzade, o gece de uyumamış. Üçüncü gece yorgunluğu artmış olan büyük şehzade, göz kapaklarının kapanmasını engel olamamış, kendini tatlı uykunun derinliklerine farkında olmadan bırakmış. Sabahleyin güneşin ilk ışıklarıyla gözlerini açan büyük şehzade, bir de başını kaldırmış bakmış ki, elma yerinde yok… Yüreği hoplamış, aklı başından gitmiş ama, elden ne gelir? Koşa koşa gidip babasını bulmuş, durumu anlatmış, üzüntüsünü belirtmiş. Ertesi yıl ortanca şehzade nöbet tutmuş. O da ağabeysi gibi iki yıl gece uykusuzluğa dayanabilmiş. Üçüncü gece uyuyakalınca elma yok oluvermiş… Daha ertesi yıl nöbet sırası küçük şehzadeye gelmiş. Birinci, ikinci geceler o da uyumamış. Üçüncü gece uyuya kalmamak için elinin küçük parmağını bir yerinden kesmiş, üzerine de tuz bastırmış. Acısından gözüne uyku girmek şöyle dursun, aklına bile gelmemiş. Hiç kıpırdamadan bekleye dururken, tam gece yarısında bir kanat sesi işitmiş. Ay ışığı etrafı epeyce aydınlattığından, kocaman bir kuşun gelip elma ağacına konduğunu görmüş. Kuş hemen elmayı kapmış. Kaçarken şehzade bir ok atmış. Ok kuşa değmiş ama, onu öldürmemiş, kanadından bir tüyü yere düşürmüş, o kadar… kuş uçup gitmiş, gözden yok olmuş. Küçük şehzade, sabahı beklemeden tüyü almış; hemen yukarı çıkarak babasını uyandırmış, ona göstermiş, olanları bir bir anlatmış. Kuşun tüyü o kadar güzel, renkleri o kadar çok, hem de o kadar göz alıcı imiş ki, padişah da, sultan da şehzadeler de hayran kalmışlar. Büyük şehzade : Babacığım, demiş, tüyü bu kadar güzel olan kuşun kim bilir kendisi ne kadar güzeldir? Ben bu kuşu arayıp bulacağım. Padişah bu tüyden kendisine bir kalem yaptırmış, kullanmaya başlamış. Büyük oğluna da bu altın kuşu bulması için izin vermiş. Büyük şehzade, sarayın ceylan gibi koşan bir atına binmiş. Heybelerine altın doldurmuş. Üstüne de demir bir elbise geçirerek yola düşmüş. “Bir aya kadar dönmezsem beni ararsınız” diye de tenbih etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Altı ay bir güz gitmiş. Yorulmuş, bir pınar başında atından inmiş. Eliyle pınardan su içerken, karşısına kar gibi beyaz, sevimli bir tavşan çıkmış. Bir insan gibi dile gelerek şehzadeye sormuş : Ünlü şehzadem, böyle nereden gelip nereye gidiyorsun? Şehzade, tavşanın insan gibi konuşmasına hem şaşırmış, hem de sevinmiş. Derdini dökmeye başlamış : Altın kuşu bulmaya gidiyorum Pamuk Tavşan. O, dört yıldan beri bizim sarayın bahçesindeki elmayı çalıp kaçıyor. Onu her ne pahasına olursa olsun bulmam gerek… Ne olur, sen onun bulunduğu yeri biliyorsan bana gösterir misin? Pamuk Tavşan, uzun bıyıklarını oynata oynata güldükten sonra : Mademki onu ele geçirmek için bu kadar yoldan geliyorsun, demiş, ben de sana onun bulunduğu yeri söyleyeyim : Şu karşıki dağı aştıktan sonra önüne uzun bir yol çıkacak. Bu yolun ortasında karşılıklı iki han vardır. Hanlardan birinde yatmak için çok para verilir… Ötekinde ise az para alırlar. Birinci handa her türlü içki eğlence, oyun vardır. İkinci handa hiçbir şey yoktur. İkinci hana girersen altın kuşun bulunduğu yeri öğrenebilirsin! Haydi güle güle! Pamuk Tavşan şehzadeyi kulakları ile selamlamış. Oda başıyla karşılık vererek dağın yolunu tutmuş. Git gitmez misin… Git gitmez misin… Geceler gündüz olmuş, gündüzler de gece… Şehzade bir hafta sonra dağı aşmış, yola ulaşmış. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmış. Bakmış ki, hanın biri saraya benziyor. Öteki ise bir kulübe gibi, hem de pis… Tavşanın sözlerini unutarak o saray gibi olan hana girmiş. Çok geçmeden içkiye, eğlenceye dalmış, altın kuşu da, elmayı da unutmuş… Günler günleri, günler de haftaları doldurmuş, aradan bir ay geçtiği halde büyük şehzade saraya dönmemiş. Padişah da, sultan da oğullarını merak etmişler. Ortanca şehzade : Bari ben gideyim de, demiş, hem altın kuşu bulayım, hem de ağabeyimi arayıp bularak getireyim. Padişah ortanca oğluna da izin vermiş. Şehzade, sarayın kuş gibi uçan bir atını seçmiş. Heybelerine altın doldurmuş, kendisi de bir demir elbise giyerek : Eğer bir aya kadar dönmezsem beni de ararsınız! demiş, yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş… Konarak, göçerek, tam bir güz gitmiş. Bir de arkasına dönüp bakmış ki, daha arpa boyu kadar bir yol gitmiş. Tekrar yola koyulmuş. Gide gide yorulmuş. Bir su başında attan inmiş. Yüzünü yıkarken karşısına o sihirli tavşan çıkmış. Tavşan buna da altın kuşun nerede bulunacağını söylemiş, hanları tarif etmiş. Ortanca şehzade, atını kuş gibi uçurarak günlerce sonra hanların bulunduğu yere gelmiş. O da ağabeysi gibi ucuz hanı beğenmeyip öteki hana girmiş. Orada ağabeyisi ile birleşmiş. Beraber içkiye, eğlenceye dalmışlar. Altın kuş onun da aklından çıkmış, gitmiş… Ortanca şehzade gittikten sonra da bir ay olmuş. Çocuklarının ikisi de gidip gelmeyince, padişahı bir merak sarmış. Kendi kendisine “Bunda bir iş var ya, elbet anlaşılır” demiş. Bu sefer de küçük oğlan : İzin verirseniz babacığım, demiş, gidip hem ağabeylerimi bulayım, hem de altın kuşu ele geçirip getireyim. Padişah : Hayır, diye karşılık vermiş, onlar gitti, gelmedi. Öldürdüler mi, kaldılar mı, bilmiyoruz. Sen de gidip dönmezsen sonra ne yaparız? Küçük şehzade, babasına yalvarmış, yakarmış, ağabeyleri uyuyakaldıkları halde altın kuşu kendisinin vurduğunu söyleyerek : Kuşu yine ben ele geçireceğim, demiş. Hem göreceksiniz, ağabeylerimi de bulup getireceğim… Padişah, küçük oğlunun ağabeylerinden daha akıllı olduğunu hatırlamış. Onun bu işi de başarabileceğini düşünerek gitmesine izin vermiş. Küçük şehzade,
sarayın rüzgâr gibi giden atlarından birini seçmiş. Heybelere altın doldurmuş. Sırtına da bir demir elbise geçirerek yola düşmüş. Rüzgâr gibi giden at, onu bir anda su başına ulaştırmış. Atı su içerken kendisi de yüzünü yıkamaya başlamış. O sırada yanında Sihirli Tavşan belirmiş. Tavşan dile gelip, ona da nereye gittiğini sormuş. Şehzade, altın kuşu yakalamaya, ağabeylerini bulmaya gittiğini söyleyince, Sihirli Tavşan, buna da dağı gösterip hanların yolunu tarif etmiş. Sakın yanlış yere gitmeyesin, diye de ilave etmiş. Küçük şehzade, Sihirli Tavşana teşekkür ederek yanından ayrılmış. Rüzgâr gibi giden atını dört nala sürmüş. Dereler, tepeler, dağlar, atının ayakları altında uçuyormuş sanki… Çok geçmeden, Sihirli Tavşanın gösterdiği dağı aşmış, uzun yola ulaşmış. Gide gide hanların yanına varmış. Hanlardan biri pek göz alıcı imiş. Öteki ise, tersine, bir kulübeye benziyormuş. Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sözlerini hatırlayarak o gözalıcı hana girmemiş, doğruca gidip ucuz hana yerleşmiş. Akşam olduğundan, karnını doyurup bir tahta üzerine uzanmış. Kendi kendine, “acaba altın kuşu ne zaman görebileceğim” diye düşünüyor, gözüne uyku girmiyormuş. Gece yarısından sonra, bir aralık kulağına bir ses gelmiş. Birisi : Geleyim mi?! Geleyim mi?! diye sesleniyormuş. Şehzade, bu sesi tanımadığı için karşılık vermemiş. Hem kendisine seslendikleri ne malûm? Olduğu yerde daha çok büzülmüş, sesini çıkarmamış. Sabah olmuş. Biraz hava almak için hanın kapısına çıkmış. Bir aşağı, bir yukarı dolaşırken, Sihirli Tavşan görünmez mi? Zıplaya zıplaya küçük şehzadenin önüne gelerek : Akşam seslendim, seslendim, karşılık vermedin, demiş. Karşılık verseydin işimiz daha kolay olacaktı. Ama şimdi biraz yorulacaksın. Haydi atla sırtıma! Küçük şehzade hemen tavşanın sırtına binmiş. Tavşan hem koşuyor, hem de şehzadeye şunları söylüyormuş : Seni şimdi altın kuşun bulunduğu saraya götürüyorum. Bu saray kuşlar padişahının sarayıdır. Sarayın bahçe kapısı önünde seni indireceğim. Bahçede iki kapı vardır. Birisi açık, öteki kapalıdır. Açık kapıyı kapayacak, kapalı kapıyı açacaksın. İçerde bir arslanla bir at karşılıklı otururlar. Arslanın önünde ot, atın önünde et vardır. Eti arslanın önüne koyacak, otu ata vereceksin. Altın kuş ortadaki gül ağacında oturur. İki tarafında iki kafes asılıdır. Kafesin biri tahtadan, diğeri altındır. Kuşu alır, tahta kafesin içine koyarak dışarı çıkarsın, sakın altın kafese koyayım demeyesin, kuşlar padişahı seni yakalatır, zindana attırır, sonra karışmam. Sihirli Tavşan zıplaya zıplaya koşuyor, yokuşlar çıkıyor, tepeler aşıyormuş. Nihayet yüksekliği minare boyunda duvarlarla çevrili, büyük bahçe içinde bir sarayın önünde durmuş, şehzadeyi sırtından indirmiş, gözden kaybolmuş. Şehzade, duvarların ortasındaki açık büyük kapıdan içeriye girmiş, kapıyı güç halde kapatmış. Biraz ötede kapalı bir kapı varmış. Bütün vücuduyla yüklenip kapıyı açmış, içeriye girmiş. Hemen koşup arslanın önündeki otu alarak ata götürmüş. Atın önündeki eti de arslana vermiş. Her ikisi de önlerine konan şeyleri iştahlı iştahlı yerlerken doğruca gül ağacına koşmuş. Altın kuş güneşin altın ışıkları altında pırıl pırıl yanan rengiyle sağa, sola dönüyor, gagasını gül yaprakları arasına sokuyormuş. Şehzade onu incitmemek için yavaş yavaş elini uzatmış, daldan almış kuşun güzelliği karşısında âdeta kendinden geçmiş, herşeyi unutmuş. Kuşu elinden götürürken üzmemek için kafese koymaya karar vermiş. Bakmış ki, tahta kafes pek kötü, halbuki altın kafes hem çok güzel işlemeli, hem de pırıl pırıl yanıyormuş… Gönlü ona kaymış. Gidip yerinden alarak altın kuşu içine koymuş. Altın kuş, kafese o kadar yakışmış, o kadar yakışmış ki, küçük şehzade onlara hayran hayran bakmaktan kendini alamamış. Kafesi eline alıp kapıya doğru yürümüş. Yürümüş ama, kapının önünde, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte kocaman iki arap görünce, aklı başına gelmiş. Araplar bunu kolundan tuttukları gibi Kuşlar Padişahının karşısına çıkarmışlar. Padişah, altın kuşu çaldığından dolayı bunun zindana atılmasını emretmiş. Fakat Padişahın karısı : Yazık bu delikanlıya, demiş. Eğer bize altın kızı getirirse altın kuşu ona veririz. Hem de zindandan kurtulmuş olur. Padişah, karısının bu düşüncesini yerinde bulmuş, küçük şehzadeyi bırakmışlar. Şehzade dışarı çıktığı zaman Sihirli Tavşanla karşılaşmış. İçerde gördüklerini, yaptıklarını, başına gelenleri tavşana anlatmış. Tavşan söz dinlemediği için buna kulakları ile bir güzel dayak atmış. Sonra : Haydi bin sırtıma, gidelim! demiş. Şehzadeyi sırtına alarak yola koyulmuş. Az gitmişler… Uz gitmişler… Dere tepe düz, dağ, ova dümdüz gitmişler, dik kayaların ortasında çok yüksek bir sarayın önünde durmuşlar. Sihirli Tavşan : İşte burası Kızlar Padişahının sarayıdır, demiş. İçeri girerken bir zorluğa uğramayacaksın. Bahçenin ortasında büyük bir havuz var. Havuzun etrafı türlü türlü çiçeklerle süslüdür. Çiçeklerin arasında geniş yapraklı bir çınar ağacı göreceksiniz. Ağaca çıkıp saklanırsın. Çok geçmeden altın kız gelip havuza girerek banyo yapar. Havuzdan çıktığı zaman gitmesine meydan vermeden yakalarsın. Alıp dışarı çıkabilirsin. Eğer elbiselerini giyerse, Kızlar Padişahı seni yakalar, hapse attırır. Haydi yolun açık olsun! Küçük şehzade, sözlerini tutacağına dair tavşana başını sallamış, sarayın bahçe kapısından içeriye girmiş. Bahçenin ortasında fıskiyelerinden sular akan mermer bir havuz varmış. Suyun şırıltısına türlü türlü kuş sesleri karışıyor, havuzun etrafındaki çiçeklerin kokuları, insana yeniden hayat veriyormuş. Şehzade, doğruca çınar ağacının yanına gitmiş, üstüne çıkıp yapraklar arasına saklanmış. Dalın birine yaslanıp havuzda sularla güneşin oynaşmasını seyrederken, uzaklardan kulağına genç kız gülüşmeleri, kahkahalar gelmiş. Geriye dönmüş bakmış ki ince beyaz entariler içinde birçok genç kız, saçlarını rüzgârda uçura uçura havuza doğru koşuyorlar. Olduğu yerde biraz daha büzülmüş. Ağacın geniş yapraklarını kendisine siper edip saklanmış. Kızlar koşa koşa gelip havuzun etrafına dizilmişler. Biraz sonra, tül elbiseler içinde, güneş kadar parlak sarı saçlı, ayın ondördü, günün onbeşi gibi güzel altın kız gelmiş, havuza girmiş. O, havuzda yıkanırken dışardaki kızlar da, şarkı söylüyor, ellerini çırpıyorlarmış. Altın kızın yıkanması çabuk sona ermiş. Bir el işareti ile dışardaki kızları uzaklaştırmış. Kendisi havuzdan çıkmış. Elbiselerini giyerken, küçük şehzade ağaçtan atlayıp bileğine yapışmış, kızı dışarıya sürüklemeye başlamış. Bu beklenmedik durum karşısında şaşkına dönen altın kız, elbiselerini giymek için şehzadeden izin istiyor, şehzade olmaz dedikçe altın kız yalvarıyormuş. Böylece kapıya kadar geldiği halde, şahzade, altın kızın yalvarmalarına dayanamamış, elbiselerini giymesi için onu bırakmış. Kız havuz başına koşup elbiselerini giydikten sonra, ellerini çırpmış. Ellerini çırpmasıyla beraber, küçük şehzadenin yanında dev gibi iki adam görünmez mi? Şehzade, bunlar nereden geldiler diye araştırırken, adamlar onu kolundan yakaladıkları gibi bir hamlede saraya götürüp Kızlar Padişahının karşısına çıkarmışlar. Kızlar Padişahı : Söyle bakalım delikanlı, demiş, sen ne cesaretle benim sarayıma giriyorsun? Hele havuz başında saklanıp kızlarımı yıkanırken seyretmeye utanmadın mı? Altın kızın bu sarayın inci
si olduğunu bilmiyor musun? Cezan ölümdür. Sonra elini çırpmış, içeriye giren harem ağasına : Şunu cellatlara götürün! diye emir vermiş. Küçük şehzade, korkusundan tir tir titrerken, Kızlar Padişahını ihtiyar lalası söze karışmış : Ünlü Padişahım, demiş izniniz olursa, bu delikanlı bize altın atı getirsin. Eğer getiremezse, o zaman başını kestirirsiniz. Ama getirecek olursa, altın kızı ona veririz, alır, gider… Kızlar Padişahı, ihtiyar lalanın bu düşüncesini yerinde bulmuş, altın atı bulup getirmek şartıyla şehzadeyi salıvermiş. Neye uğradığını bilemeyen şehzade, şaşkın bir halde kendisini sokağa dar atmış. Sihirli Tavşan, şehzadeyi bir kaya dibinde bekliyormuş. Şehzadenin anlattıklarını dinledikten sonra, sözünü tutmadığı için kulakları ile onu bir kere daha dövmüş. Sırtına dönerek : Haydi atla! demiş. Nedir bu senden çektiğim? Sözümü tutmuş olsaydın altın kuşu çoktan ele geçirmiş, saraya dönmüştük… Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sırtına binmiş. Derelerden tepelerden geçerek, dağlardan, taşlardan aşarak, bir ovaya varmışlar. Bu uçsuz bucaksız ovanın ortasında, etrafı alçak duvarlarla çevrili, gayet büyük bir bahçe varmış. Bahçenin tam ortasında küçük, fakat şirin bir köşk göze çarpıyormuş. Bahçenin her tarafı yemyeşil gür otlarla çevrili imiş. Sihirli Tavşan, bahçenin önünde durarak : İşte, demiş, Atlar Padişahının sarayına geldik. Altın at, Atlar Padişahının biricik oğludur. Çok uysal bir hayvandır. Bahçe kapısından içeriye girdiğin zaman etrafına bakmadan doğruca yürüyeceksin. Atlar Padişahının sarayının arka tarafında küçük bir köşk vardır. Altın at orada bulunur. Kapısı açıktır. İçeriye girip korkmadan yanına yaklaşacaksın. “Sırma yeleli, altın nallı, altın atım, seni görmeye geldim, yüzünü öpmeye geldim” diyeceksin. Eğer sözlerinden hoşlanırsa, keyifli keyifli kişner. O zaman gümüş dizginlerini tut; o senin arkandan kendiliğinden gelir. Ama, kişnemez de sessiz sedasız durursa, anla ki senden hoşlanmadı. Arkana bakmadan uçar gibi koşarak kaç, yoksa Atlar Padişahı seni yakalatır, atların ayakları altında çiğnetir… Küçük şehzade, bahçe kapısından içeriye girmiş ama yüreği de hop hop ediyormuş. Bahçe o kadar güzel, otlar o kadar canlı, o kadar yeşilmiş ki, küçük şehzadenin, etrafına doya doya bakınmak için içi gidiyormuş… Fakat, Sihirli Tavşanın sözleri de kulağında çınladığından sağa sola bakmadan yürümüş, yürümüş… Atlar Padişahının sarayının arka tarafına geçmiş, küçük köşkle karşılaşmış. Köşkün kapısı açıkmış. Ayaklarının ucuna basarak içeriye girmiş ki, gözlerine inanamamış: Altın at o güne kadar gördüğü atların, hatta hayvanların en güzeli imiş. Gözleri ışıl ışıl parlıyor, altın tellere benzeyen yelesi, ata bir gelin güzelliği veriyormuş. İnce yüksek bacakları yerinde duramıyor, bırakılsa kuş gibi uçacakmış hissini veriyormuş. Derisinin parlaklığı, düzgünlüğü hiçbir hayvanda yokmuş… Küçük şehzade, altın atı böyle hayran hayran seyrederken, birden Sihirli Tavşanın sözleri hatırına gelmiş. Altın atın yanına iyice yaklaşıp: Sırma yeleli, altın nallı, altın atım, demiş, seni görmeye geldim. Yüzünü öpmeye geldim… Küçük şehzade daha sözünü bitirmemiş ki, altın at keyifli keyifli kişnemeye başlamış. At kişneyince, şehzadenin de yüreğine su serpilmiş. Hemen atın gümüş dizginlerini tutmuş, öne düşmüş. O gitmiş, at gelmiş, o gitmiş, at gelmiş, bahçe kapısından dışarıya çıkmışlar. Sihirli Tavşan orada bekliyormuş. Tavşan, şehzadeye: Bin atın sırtına! demiş. Şehzade, altın ata sıçramış. Tavşan da bir zıplamada şehzadenin arkasına oturmuş, elleriyle şehzadenin omuzlarından tutmuş. Şehzade gümüş dizginlere yapışır yapışmaz, altın at bir ok gibi fırlamış. Hayvan görülmemiş bir hızla gidiyor, şehzadenin âdeta başı dönüyormuş. Dağlar, tepeler bir anda arkada kalıyor, rüzgâr bile altın ata yetişemiyormuş. Gözü açıp kapayıncaya kadar, altın at, Kızlar Padişahının sarayına varmış. Küçük şehzade, atın üzerinden inip saraya girmiş, Kızlar Padişahının karşısına çıkarak altın atı getirdiğini bildirmiş. İzni olursa altın kızı alıp götüreceğini söylemiş. Kızlar Padişahı, bu küçük delikanlının cesaretine, yılmazlığına hayran kalmış. Altın kızı verdiği gibi, altın atı da ona bırakmış. Küçük şehzade, altın kızı alıp saraydan çıkmış. Kızı altın ata bindirmiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, hemen yola koyulmuşlar. Kuşlar gibi uçup, rüzgârlar gibi eserek Kuşlar Padişahının sarayına varmışlar. Küçük şehzade, altın atla Sihirli Tavşanı kapıda bırakmış. Altın kızı yanına alarak içeriye girmiş. Doğruca Kuşlar Padişahının karşısına çıkmış. Yerlere kadar eğilip selam verdikten sonra: Ünlü padişahım, demiş, emrinizi yerine getirdim. İşte istediğiniz altın kız… Kuşlar Padişahı yerinden kalkıp şehzadenin yanına gelmiş. Onun sırtını okşadıktan sonra demiş ki: Aferin delikanlı, cesur ve yılmaz bir genç olduğunu ispat ettin. Bu kadar güç şeyleri başardıktan sonra bir gün gelip altın kuşu da ele geçirebileceğini anlamıştım. Onun için altın kuşu ben sana kendi elimle veriyorum. Altın kız da senin olsun. Haydi güle güle gidiniz! Küçük şehzade, Kuşlar Padişahını selamlamış. Altın kuşu almış, altın kız da yanında olduğu halde dışarıya çıkmış. Altın kızı altın atın üzerine bindirmiş. Altın kuşu eline vermiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sihirli Tavşanın şehzadeleri karşıladığı su başına varmışlar. Tavşan orada durmuş: Ünlü şehzadem, demiş, ben burada kalıyorum. Yalnız senden bir dileğim var. Okunu eline al ve beni öldür! Tavşanın bu sözleri karşısında, şehzade hayrete düşmüş: Nasıl olur Pamuk Tavşan, demiş, ben senden gördüğüm iyiliğimi şimdiye kadar hiç kimseden görmedim, seni öldürmeye ellerim nasıl varır ki? Sihirli Tavşan: İyiliğimi istiyorsan beni öldürmen lazım, demiş. Ama mademki bunu yapamayacaksın, hiç olmazsa söylediklerimi dinle: Sakın bir kuyu başında oturma, sonra pişman olursun! Küçük şehzade, bunca zamandır beraber gezip dolaştığı Sihirli Tavşandan ayrılacağı için gözleri yaşarmış. Tavşan, kulaklarını dikip sallayarak bunları selamlamış. Hoplaya sıçraya gidip gözden kaybolmuş. Küçük şehzade altın atın arkasına atlamış. Yola düzülmüşler. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmışlar. Küçük şehzade, ağabeylerini handa bulmuş. Bulmuş ama, onlar hana geldikleri günden beri kumar masasından kalkmadıkları için bütün altınlarını, hatta elbiselerini, atlarını, herşeylerini kaybetmişler. Birisi gelir de bizi kurtarır elbet diye perişan bir halde bekliyorlarmış. Küçük şehzade, altın atın semerini hancıya vererek ağabeylerinin borçlarını ödemiş, handan çıkmışlar. Hep beraber oradan uzaklaşmışlar. Yolda giderlerken, küçük şehzade bütün başından geçenleri anlatmış. Ağabeyleri, bunun yaptıklarını kıskanmışlar. Kendi kendilerine: “Babamız onun başardığı işleri öğrenince bizi ayıplayacak. Biz saraya hangi yüzle gideceğiz. Bari şuna bir oyun edelim de kızı, kuşu, atı alıp saraya biz götürelim” demişler. Karınlarının acıktığını bahane ederek bir su başında oturmak istediklerini söylemişler. Görünürlerde su başı yokmuş. Uzaklarda bir kuyu varmış. Oraya gidip yanına oturmuşlar. Biraz yiyecek yemişler. En büyükleri: Susadım, demiş, şu kuyudan biraz su alsak. En küçüğümüzün kuyuya inip yukarıya su göndermesi lazım! Küçük şehzadenin aklına bir fenalık gelmedi
Etiketler:Masal diyarı, masal diyarları, masallar diyarı, sihirli tavşan, türk masalı, Türk masalları