Masal diyarı
Masallar diyarı

Son Yazılar

Reklamlar

 

Mart 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Şub    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Bağlantılar

Meta

 

Nisan 6th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

masal-diyarlari

Masal diyarı kurt ile kuzu`nun masalı

 

Masal masal içinde, Bilir misin bir çok gerçek var bu masalın içinde. Kim daha güçlüyse hep odur haklı. İnanmayan dinlesin bu masalı.
Kuzunun biri su içiyormuş, tertemiz pırıl pırıl bir dereden. Aç bir kurt yaklaşmış yanına, belikli av istemiş canı.
- Vaayy demiş, sinirle.Sen kim oluyorsun da suyumu bulandıruyorsun, şimdi gösteririm sana.
- – Aman efendim, demiş kuzu: Kızmayın bana ne olur. Hem bir bakın hele ben nerdeyim. Bulunduğum yerden suyunuzu nasıl bulandırabilirim. Hem bakın bakın, siz benden yukarıdasınız, bulandırsanız suyu siz bulandırırsınız.
Kurt doğruları biliyormuş da , bu doğrular işine gelmiyormuş. Üstüne yürümüş kuzucuğun.
- Onu bunu bilmem demiş canavar: Bulandırıyorsun işte o kadar.Hem dahası bile var. Sen bana geçen yıl küfretmiştin ya, nasıl unuturum ben onu ?
Kuzucuk itiraz etmiş;
- Efendim ben geçen yıl yoktum ki. Daha bu yıl doğdum inanın.
Kurt bozulmuş ya belli etmemiş. Sendeğilsen kardeşindir ukala demiş.
- Kardeşim yok ki küfretsin demiş kuzu.
Kurt ısrar etmiş;
- Seninkilerden biridir mutlaka. Benden iyi mi bileceksin.İşiniz gücünüz benimle uğraşmak,çobanlarınız ve köpekleriniz anlattılar bana. Sana ve senin gibilere haddini bildirme zamanı artık geldi. Kurt kapmış kuzuyu koşmuş ormana. Kuzucuğu gören olmamış bir daha…

La fontaine masalları

Etiketler:, , , , , , , , , , , ,

Mart 30th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin
masal3

Leylası olduğum

Zamanın birinde, hani sultanların tahtırevanlarda o yakadan bu yakaya sırtlarda taşındığı, kölelerin ard arda dizilende sonu üç dağ gerisine denk düştüğü, cariyelerin  alımlısının değil akıllısının sultan anası olduğu, akçenin altın gümüşe vurulduğu, kervanların ticareti sahiplendiği, haberin kuş ile kulaktan kulağa verildiği zamanın birinde;  güneşin sıcağı altında uçsuz bucaksız uzanan çölün vahalarından belki de en güzelinin etrafına kurulmuş, kurulduktan sonra büyüdükçe büyümüş, adı sanı memleketleri aşmış zengin mi zengin bir şehir varmış.

Şehrin her sokağı başka bir alımlı, her sokağın her evi başka bir endamlı, her evin her yaşayanı başka bir akıllı imiş. Kıvrım kıvrım dolanan, dolana dolana şehri dolaştıran bu sokakların birinde işte, göreni “ne diye gördüm de düşlerimi süsler oldu”  vahlanmalarına sürükleyen bembeyaz bir köşk boylu poslu dururmuş. Köşkte kırk odanın her birine kırk oda, kırk koridorun her birine de kırk koridor açılırmış. Giren yitermiş içinde, yittikçe de aklını yitirirmiş.

İşte bu yürekleri hoplatan cânım köşkte, bir de güzelliği dillere destan; saçı kara, gözü elâ; sağ ayak bileği herdaim gümüş halhallı, parmakları incikli boncuklu bir genç kız yaşarmış. Adı Şemîfem…

Şemîfem, herkesin hayran kaldığı köşkü ve içindekileri, bir seher vakti uykuda iken köşk ve şehir, öylece bırakıp sokaklara dalmış; yanında dillere destan güzelliği, gece karası saçı, elâ gözleri, bir de yerleri öpen fistanı varmış. Kapıdan dışarı bir tüy hafifliğinde bırakmış kendisini yel eşliğinde. Şemîfem gitmiş. Geride bir boşluk gezinmeye başlamış ondan kalan. Köşkte dev bir Şemîfem boşluğu… Şemîfem’in yatağı, boş. Şemîfem’in odası, boş. Şemîfem’in bastığı her yer, boş. Şemîfem’in dokunduğu her yer, boş. Bomboş bir köşk. Her güzelliği içinde yok eden bir boşluk karası doldurmuş köşkü. Derinden bir sirayet ediş. Sevinci yutmuş, tebessümü yutmuş, renkleri yutmuş, şatafatı yutmuş, serveti yutmuş, hareketi yutmuş, canlılığı yutmuş, hayalleri yutmuş… O cânım köşk tüm debdebesini kaybedip bir viraneye dönmüş.

Şemîfem bir başına, yıllarca içinden taşan cümleleri kovalamak adına, “olur da bir tanesini yakalarım” arzusuyla; kendisine takılan her göze “Leylası olduğuma…” bakışı uzatıyor, peşine düşen her adıma “Leylası olduğuma…” yönü çiziyor, her soruya “Leylası olduğuma…” cevabı veriyormuş. Ardında bıraktığı hayatın nasıl da yıkıldığını, her duvarın nasıl da çatladığını, boyaların dökülüp her köşeye tozun yerleştiğini; ritmin durduğunu, solukların yavaşladığını, her bir yüreğe dünya ağırlığın çöktüğünü bilmeden Şemîfem “Leylası olduğuma…” diye diye ötelere kaymış bir gölge misali.

Birgün bir eğri dala asa diye dayana dayana yürümeye çalışan, kınalı saçları yaşmağından taşan, gözlerinin feri dönmemek üzere çekilip yerini gölge oyunlarına bırakan, iki büklüm seksenlik nine titreye titreye Şemîfem’e bir el edip “kimdir şu Leylası olduğun” diye sorunca bütün alem duruvermiş sanki. Şemîfem şöyle bir sendelemiş ilkin, ardından sektelemiş. Hani her güzel sevilirmiş, hani her güzelin mecnûnu bol olurmuş, hani her güzel sevildiğini de bilirmiş… İşte Şemîfem mecnûnunu bulmaya çıkmışmış yola. Çölün birinde, altın kumların arasında beklemedeymiş mecnun onu. Nine kolundan tutup Şemîfem’i masmavi denizin dalgalarının serildiği uçsuz bucaksız bir kumsala götürmüş düşe kalka. O an nine buhar olup uçmuş. Şemîfem kalakalmış deniz, dalga, kumsal. Elâ gözlerini denize vurmuş.

Deniz sormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma…”

Deniz sormuş: “Mavi midir benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem mavi midir.”

Deniz sormuş: “Derin midir benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem derin midir.”

Deniz sormuş: “Sırlı mıdır benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem sırlı mıdır.”

Deniz şaşakalmış niye?

Şemîfem elâ gözlerini dalgalara vurmuş.

Dalga sormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma…”

Dalga sormuş: “Çok mudur benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem çok mudur.”

Dalga sormuş: “Hızlı mıdır benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem hızlı mıdır.”

Dalga sormuş: “Vurgun mudur benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem vurgun mudur.”

Dalga şaşakalmış niye?

Şemîfem elâ gözlerini kumsala vurmuş.

Kumsal sormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma…”

Kumsal sormuş: “Benim gibi sarı mıdır?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem sarı mıdır.”

Kumsal sormuş: “Benim gibi sıcak mıdır?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem sıcak mıdır.”

Kumsal sormuş: “Benim gibi vefalı mıdır?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem vefalı mıdır.”

Kumsal şaşakalmış niye?

Dalga demiş: “Bak denize, o olmasa ben olmaz idim.”

Kumsal demiş: “Bak dalgaya, o üstüme serilmese ben olmaz idim.”

Deniz demiş: “Dalga da kumsal da, ben hepsiyle bir denizim.”

Şemîfem kimin kime mecnûn, kimin kime leylâ olduğunu çözememiş. Sonra mecnûnsuz leylâ, kumlara bata çıka güneşe doğru yönelmiş. O ara denizden çıkagelmiş bir adam. Bir elinde altın kolye, bir elinde kılıç balığı… Şemîfem denizadama bakmış, denizadam Şemîfem’e… Sormuş denizadam. Sarı saçlarından deniz damlıyormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”

Sormuş denizadam, kılıç balığı çırpınıyormuş elinde: “Nerededir bilir misin?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem.”

Denizadam altın kolyeyi güzel boynuna geçirip Şemîfem’in, “yolunu çizsin” demiş. Ve yolların çizilebildiğini bir öğreten çıkmadığından belki, yollara daha önce hiç düşmediğinden belki, yolları yol yapanın yolcu olduğunu düşünmediğinden belki; bir kolyenin bu işi nasıl üstlenebileceğine akıl sır erdirememiş. Parmaklarıyla gerdanına sarkan sarı’yı yoklamış. Bembeyaz bir taş ışıl ışıl Şemîfem’in elâ gözlerini vadilerden aşırmış. Denizadam bir eli boş, bir elinde kılıç balığı kumsalın bir ucuna doğru ilerlemiş. Kılıç balığı kendisini mavi denizin sularına döndüremeyeceğini bile bile son çırpınışlarını yaparken Şemîfem bir kılıç balığının hikâyesine şahit olmuş böylece. Kumların sıcaklığı narin ayaklarını kavuruyormuş. Bakınmış etrafına. Kumsalın bir ucundaki sazların arasından geçip denizle buluşan ırmakla serinlemek geçmiş içinden. Koşmuş ona. Tatlı suyun tuzlu suya kavuşma noktasında basmış serinliğine.

Irmak sormuş: “Yüreğini nasıl serinleteceksin?”

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğumla…”

Irmak sormuş: “Kimdir?”

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğumdur.”

Irmak sormuş: “Nerededir?”

Demiş Şemîfem. “Bilmem nerededir.”

Irmak sormuş: “Belki denizdedir, bırak kendini maviye.”

Şemîfem ırmağın sığ sularının eşliğinde denize dalmış. Boş bir sandal yanaşıvermiş yanına sessiz sessiz.

Sandal sormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”

Sandal sormuş: “Herkesin ya mecnûnu, ya leylâsı vardır; yitmek için onda. Sen hangi demdesin?”

Demiş Şemîfem: “Demden deme geçmedeyim.”

Sonra sandala binmiş Şemîfem. Dalgaların eşliğinde sonu yokmuş gibi görünen maviliğe karışmışlar. Sandal Şemîfem’in sessizliğini dinlemiş, deniz de onların sessizliğini… Açılmışlar, açıldıkça açılmışlar, maviye boyanmışlar boydan boya. Güneş tepelerinde dans ederken Şemîfem dudaklarının kuruduğunu farkedip denizin suyunu avuçlamış eğilip sandaldan.

Deniz demiş: “Tuzluyumdur, yanarsın.”

Şemîfem içindeki yangınları söndüremediğini, her gün bu yangının bütün bedenini kapladığını, birgün gelip yangından arta kalacak olanın bir avuç külden ibaret olacağını, hiçkimsenin de bu külün bir vakitler bir insan sûretinde “aşk” diye diye gezmede kendini yitirdiğini bilemeyeceğini düşünüvermiş. Acımış biryerleri…

Sıcak arttıkça Şemîfem’in bakışları puslanmış. Güzel bir rüyaya uyandığında ise beyaz bir buluttan aşağıya düşmeye başlamış. Arkasında sarılar giymiş bir kadın onu tutmaya çalışırken bir yandan da avaz avaz bağırıyormuş, kime bu sesleniş bilinmeden: “Pazar yerinde… Pazar yerinde…”

Şemîfem’i sandalın içinde böyle uyur bulduklarında sarılar giyinmiş kadının “Pazar yerinde…” feryadını kimse duymamış. Uyuyormuş Şemîfem. Derin ve dingin. Serin suyla ince yüzünü silmişler, dudaklarından hayat suyunu damlatmışlar. Şemîfem elâ gözlerini aralamış binbir güçlükle. Güneş tüm gücünü toplamak için gecenin ardında kaybolmak üzere imiş.

Şemîfem üzerine eğilmiş bir yığın insan başını görünce “Pazar yerinde…” sözleri dökülmüş dilinden. Kahkahalar doluşmuş başucuna, niye? Anlamamış. Elinin tersiyle kahkahaları itip oturmuş. Bir dolu göz dikilmiş karşısına, “nereye böyle?” bakışıyla.

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”

Bir adam sormuş: “Kimdir, necidir, nerededir?”

Demiş Şemîfem: “Beni beklediği yerdedir; bilmem kimdir o, o bilir beni. Gördüğünde diyecektir bana, leylâ.”

Kimse bir şey anlamamış, “delidir” mırıltıları dillerinde dağılmışlar geminin dört yanına. Gemi büyük bir yelkenli imiş. Şemîfem yelkenliye ninni söylemiş. Ninniyi duyan deniz gece gece uyumaya gitmiş. Dalga gece gece uyumaya gitmiş. Mavi gece gece uyumaya gitmiş. Uyudukça her şey Şemîfem söylemiş. Söyledikçe ninni gece gece uyumaya gitmiş. Bir Şemîfem’in ızdırabı uyumamış. Izdırab her dokunduğunu kurutmuş, “ah” sesini duydukça güçlenmiş; ızdıraba ızdırab katıp ölümü tatlı göstermeye başlamış. Ölüm, allı yeşilli giyinip en işveli haliyle gezinmiş orta yerde: “Gel de kurtul, bitsin bu acı. Gel de alayım seni yanıma, dinsin bu acı. Gel bende kaybol. Gel bende durul.”

Sormuş Şemîfem: “Ölmek varmak mıdır?”

Sormuş ölüm: “İlle de varmalı mıdır?”

Sormuş Şemîfem: “Yok mudur yolun noktası?”

Sormuş ölüm: “Durmakla varılır mı?”

Şemîfem her an biraz daha tükendiğini, yolculuğun herdaim böyle sürüp gideceğini, aradığını ise ancak sonsuzlukta bulabileceğini azar azar duyar olmuş. O ara yıldızlar yağmış denize birer ikişer sağanak halinde. Uzatmış elini Şemîfem dokunmak için. Dokunup yıldız olmak için. Yıldız olup denizin sırlarına dalmak için. Belki sır olup huzur bulur, aradığının varlığında yok olmanın hazzını yaşar… belki eninde sonunda “aşk” oluşunu anlar… belki vazgeçip bu hep gitmelerden dillere destan güzelliğini yanına alıp geri, o yürekleri hoplatan köşke döner, her şey aynı tatlı yaşantılarda olduğu haline bürünür… Lakin bir gidildi mi, gidilmiştir. Geri dönüldüğünde gitmişliği hiçbir şey değiştiremez. Ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

Şemîfem yağan yıldızların altında otururken simurg çıkagelmiş. Zümrüd-ü anka… Öyle güzelmiş ki, öyle canlıymış ki Şemîfem hayran hayran tüylerini okşamış.

Sormuş Şemîfem: “Nereye böyle?”

Anka demiş: “Senin gittiğin yere.”

Sormuş Şemîfem: “Ben nereye?”

Anka demiş: “Leylâsı olduğuna…”

Sormuş Şemîfem: “Leylâsı olduğum nerede?”

Anka demiş: “Gideceğin yerde.”

Şemîfem karmakarışık oluvermiş. Gözlerinden iki damla koştura koştura yanaklarını bir yalayıp düşmüşler yere. O an Anka Şemîfem’i sırtına alıp havalanmış.

Sormuş Şemîfem: “Nereye böyle?”

Demiş Anka: “Kaf dağı’na.”

Susmuş Şemîfem. Bir Anka sırtında uçarken gözlerine önce güneş dolmuş, ardından kuşlar pır pır etmişler başının üzerinde, gökyüzü açılmış önünde.

Sormuş Şemîfem kendi kendine: “Kaf dağı nerede?”

Bir ses içinde demiş: “Kaf dağı hayallerinin ötesinde.”

Şemîfem hayallerini düşünmüş. Bir tek hayal çıkmış karşısına hayat çizgisini değiştirdiği: “Leylâsı olduğum.” Kim vermiş ona bu hayali, kim demiş “bul onu”, kim demiş “aşksız olmuyor”, kim demiş “aşk ile yürümeli, aşk ile bilmeli, aşkı dinlemeli”, kim demiş “aşk… yine aşk… ve dahi yine aşk…” Şemîfem bütün bunlardan bihaber acıyan yerini unutmaya çalışmış hep.

Anka alçalmış yere doğru birden. Sormuş Şemîfem: “Dağ nerede?”

Demiş Anka: “Dağ dediğin erişilmeyen.”

Naz Ferniba

Etiketler:, , , , , , , , ,

Mart 30th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

masal5

BAŞKA  BAYRAM

Bir bayram sabahı imiş. Günlerden Cuma, aylardan kasım, mevsimlerden de sonbaharmış. Havada yağmur bulutları geziyormuş. Herkes ve her şey bayram olduğu için çok mutluymuş.

O sabah Efil erkenden uyanmış. Akşamdan hazırladığı bayramlıklarını sandalyenin üzerinden özenle almış. Beyaz çorabını, kırmızı çiçekli pantolonunu, pembe çizgili kazağını önce okşamış, sonra da giymiş. Yeşil fiyonklu ayakkabılarını da unutmamış. Hemen aynanın karşısına geçip saçını taramış. Ortasında kocaman bir gül olan tokasını takıp kendisine gülümsemiş. “Merhaba Efil” demiş hefifçe öne eğilerek. “Bayramın kutlu olsun.”

Efil neşeyle etrafında dönmüş. Kendisini bayramlıkları gibi yepyeni hissetmiş. Sonra odasına göz gezdirmiş. Bayram için odasına astıkları rengarenk balonları tek tek saymış. “Tam otuz-yedi balon” demiş heyecanla. Pencereye doğru koşup yavaşça perdeleri çekmiş. Vakit çok erken olduğu için gökyüzü çok aydınlık değilmiş. Bir de yağmur bulutları griye boyamış gökyüzünü.

Efil gri yağmur bulutlarının bayramını da kutlamış. Pencerenin önünde duran çiçeklerine “günaydın” dedikten sonra onların da bayramını kutlamış. Bu sırada Efil odasında bazı fısıldaşmalar duymuş. Dikkatle dinleyince odada bulunan her şeyin bayramlaştığını görüvermiş. O da bu bayramlaşmaya katılmış. Odadakiler Efil’in etrafında dönmüşler, dönmüşler, dönmüşler. “Bayramın kutlu olsun Efil” demişler. Sonunda hepsi de çok yorulmuş. Halının üzerine uzanıp dinlenmişler. Efil masasının başına geçip “bir bayram sabahı” resmi çizmeye başlamış. Efil resmini çizerken içeriden gelen sesleri duymuş. “Uyandılar, uyandılar” diye bağırmış ve koşa koşa annesiyle babasının yanına gitmiş. Önce babasına sarılmış, elinden öpüp “Bayramın kutlu olsun babacığım” demiş. Sonra da annesine sarılıp onun da elini öpmüş.

Efil’e bayram parası vermişler. Efil parasını hemen kumbarasına atmış. Babası Efil’e “Ben eve dönünce hep beraber bir yere gideceğiz” demiş. “Orada bir sürü çocuk var. Onların bayramını kutlayacağız. Yanımızda onlar için hediyeler de götürürsek iyi olur. Sen de düşün ve verebileceğin hediyeler varsa hazırla.”

Efil babasının dönüşünü beklerken odasında oturup uzun uzun düşünmüş. Ama bir türlü ne verebileceğini bulamamış. Bir ara yeleklerinden turuncu olanı raftan atlayıp “beni versene” demiş. “Bayramda bir çocuğu sevindirmek ne güzel olur.” Birden odada bir kargaşa olmuş. Herkes “beni de, beni de” diyerek zıplıyormuş. Efil şaşakalmış. Bütün oyuncaklarını büyük bir çantaya doldurmuş. Masal kitaplarını, küçük gelen kıyafetlerini, tokalarını, şapkalarını da başka bir çantaya koymuş. Babası geldiğinde Efil hediyeleriyle birlikte hazır bekliyormuş.

Kahvaltıdan sonra hiç zaman kaybetmeden Efil annesi ve babasıyla bereber kimsesiz çocukların kaldığı yere gitmişler. Orada o kadar çok çocuk varmış ki Efil hayret etmiş. Ne diyeceğini bilememiş. Bu sırada içinden bir ses ona “Hadi onların bayramını kutla” demiş. O an Efil getirdiği çantaları açıp her çocuğa bir hediye vermiş.

O gün Efil çok farklı bir bayram görmüş. Bayramların başka başka yaşandığını, herkesin bayramının değişik olduğunu anlamış. Böyle bir bayramdan sonra Efil kıyafetlerini daha temiz giymeye, oyuncaklarıyla daha dikkatli oynamaya başlamış. Çünkü onlara ihtiyacı olan sayısız çocuk olduğunu artık biliyormuş…

Naz Ferniba

Etiketler:, , , , , , , , , ,

Mart 30th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

fide-cali

Fide Çalı

Ayşeda birgün bahçede oynarken çalıların arkasından bir ses duymuş. Sanki bir fare kaçmış. Sanki minik bir kedi koşmuş. Sanki bir serçe havalanmış. Bir hışırtı duymuş yani. Merak etmiş Ayşeda. “Bu sesi kim çıkardı?” diye düşünüp yavaşça çalılara doğru yürümüş.

Bahçe duvarı olmayan tarafta öbek öbek çalı varmış. O çalıların gerisinde de kocaman bir çam ormanı başlıyormuş. Ayşeda daha önce ablası Nurşim ile ormana birkaç kez gitmiş gitmesine de tek başına ağaçların arasında hiç dolaşmamış. Bu yüzden çalıların yanına gelince uzun süre ormana doğru bakmış. Biraz korkmuş. Karanlıkmış. Ağaçların dalları sallandıkça garip gölgeler çıkıyormuş ortaya.

Onun korktuğunu gören çalılar aralarında fısıldaşmaya başlamışlar. “Daha çok küçük” demiş kısa boylu olan. “Bu görevi yerine getiremez” demiş onun yanındaki. “Yine de söylemeden bunu bilemeyiz” diye fikrini söylemiş başka bir çalı. Sonunda en büyük çalı “Şşşşşt” diyerek bütün fısıldaşmaları durdurmuş. “Önce ona sormalıyız” demiş.

Çalılar kendilerine çeki düzen vermişler. Hiç kımıldamadan Ayşeda’ya doğru bakmışlar. Büyük çalı iki öksürdükten sonra “Senden bir isteğimiz var” demiş. Ayşeda daha önce çalıların kendisiyle hiç konuşmadığını düşünmüş biraz. “Konuşmak için neden bu kadar beklediniz?” diye sormuş bu yüzden. “Çok meşguldük” demiş büyük çalı. Sonra da “duyduk ki, bu ormanın bittiği yerdeki köyde hiç çalı kalmamış. Sana bizden bir fide versek. Oraya götürüp diker misin?” diye soruvermiş.

Ayşeda sevinçle çığlık atmış durduğu yerde. “Yaparım. Hemen gider, oraya dikerim fidenizi” demiş. Çalılar birbirlerine sarılmışlar. Ayşeda’nın bu görevi başaracağından emin olduklarını söylemişler. Bir uğultu yükselmiş gökyüzüne doğru. Büyük çalı yine “Şşşşşt” diyerek sessizliği sağlamış. Ayşeda’ya Fide çalı’yı uzatırken de “ona dikkat et, yolunuz açık olsun” demiş. Ayşeda zaman kaybetmeden ormana girmiş. O an aklına korkmak gelmemiş. Nurşim’i çağırmayı düşünmemiş. Bir başına, elinde Fide çalı ile yavaş yavaş yürümeye başlamış. Toprağa her basışında, her adımında “hışırt hışırt” diye ses çıkması bile onu gitmekten vazgeçirmemiş. Bütün çalılar onların arkasından bakıp Ayşeda’nın ne kadar cesur bir kız olduğunu birbirlerine söylemeden edememişler.

Ayşeda gitmesi gereken köyü nasıl bulacağını düşünmeden ağaçlar arasında ilerlemiş. Bazen şarkı söylemiş, bazen şiir okumuş bağıra bağıra. Bazen de susmuş. Ama susunca yalnız başına ormanda yürüdüğü aklına geldiği için, her an bir hayaletle ya da yeşil gözlü canavarla karşılaşmaktan korktuğu için yeniden şarkı söylemeye başlamış.

“Ben bir balığım, ben bir balığım

Yüzmeyi severim

Pullarım var sırtımda, bir de yüzgeçlerim

Ben bir arıyım, ben bir arıyım

Çiçekere konarım

Bol bol bal yapar, kovanda yaşarım”

Her şarkıdan sonra ağaçlar Ayşeda’yı alkışlamışlar. Taşlar zıp zıp zıplamışlar. “Bir daha, bir daha” diye de ondan yeni şarkılar istemişler. Ayşeda da onları kırmamaya çalışmış. Ama bir süre sonra ne yürüyecek ne de şarkı söyleyecek hali kalmış. Yorgunluktan bacakları titreyip dizleri sızım sızım sızlamış. Daha fazla dayanamamış ve “yoruldum” diye mırıldanarak büyük bir çam ağacına sırtını dayayıp oturmuş. Fide çalı’yı da hemen yanıbaşına koymuş. Taşlar onu seyretmişler. Rüzgarda hışırdayan yapraklar, daldan dala atlayan sincap, kuyruğunu kaybeden kertenkele de Ayşeda’ya uzun süre bakmışlar. Orada öylece uyuyakalmış Ayşeda. Önünden bir tavşan atlaya hoplaya geçmiş. Görmemiş Ayşeda. Kara karga dala konup gak gak gaklamış. Duymamış Ayşeda. Bir kelebek uça uça saçına gelip konmuş. Hissetmemiş Ayşeda.

Güneş yavaş yavaş uzaklaşmış. Aydınlık yavaş yavaş karanlığa dönmüş. Yıldızlar bir bir parlamaya başlamışlar gökyüzünde. Bütün hayvanlar da yuvalarına dönmüşler. Ayşeda gözlerini açtığında hiçbir şey görememiş. Karanlıktan korkmuş biraz. “Neredeyim acaba?” diye sormuş kendi kendine. Birisi “ormandasın” demiş. Ayşeda’nın korkusu çoğaldakçı çoğalmış. Ağacın gövdesine daha bir sokulup Fide çalı’yı kucağına yerleştirmiş. Bu sırada aynı ses “Ben orman’ım, korkma” demiş Ayşeda’ya. Orman’ın kalın mı kalın, borazan gibi sesi varmış. “Beş başlıklı ejderha” masalındaki boz ayının sesini hatırlamış. Boz ayı çok çok kısa boylu olduğu için utanan bir ayı imiş. Kimse görmesin diye gündüzleri küçük ininden hiç çıkmaz, güneş battıktan sonra karnını doyurmak için gezinirmiş. Gece gece karşısına biri çıkarsa da bir ağacın arkasına saklanıp konuşurmuş. Sesi kalın ve gür olduğu için de kim duyarsa korkudan kaçacak delik ararmış. Ayşeda orman’ın da ağacın arkasından konuştuğunu sanmış.

Kendisini tutamayıp ağlamaya başlamış. “Eve gitmek istiyorum ben. Acıktım. Üşüdüm. Annemi, babamı, Nurşim’i, kedimi, yatağımı özledim” diyerek hıçkırıklara boğulmuş. Orman onun ne kadar üzgün olduğunu görünce “o zaman daha fazla geç kalmadan evin yolunu tut, gece yarısı burası daha da ürkütücü olur. Bir an önce  gitmelisin” demiş. Ayşeda Fide çalı’yı sımsıkı tutarak ayağa kalkmış. Durup etrafına bakmış. Ama hiçbir şey görememiş. “Ben ne taraftan geldim acaba?” diye sormuş. Orman “geldiğin taraftan geldin güzel kız” demiş. Ayşeda’nın aklı karışmış. Bir adım atmış durmuş. Bir adım daha atmış durmuş. “Ben geldiğim tarafın neresi olduğunu da bilmiyorum ki” demiş kısık sesle. Orman kahkaha atmış. “Hah hah haa… O halde evini bulman çok zor” demiş. Ayşeda kaşlarını çatmış. Dudaklarını sarkıtmış. Aklından orman’ın dedesi gibi güldüğünü geçirmiş. O böyle düşünürken orman “yardım istesen, belki yolu bilen biri vardır” diye fikrini söylemiş.

Bunun üzerine Ayşeda var gücüyle “bana yardım edin” diye bağırmış. Orman bir daha gülmüş dedesi gibi. “Hah hah haa…”

“Kimse yok işte” demiş Ayşeda. Orman bu sefer “ben varım, neden benden yardım istemiyorsun?” diye sormuş. Ayşeda çok mutlu olmuş. “Hemen bana yardım eder misin orman?” diye sormuş. “Tamam” demiş orman. Ayşeda Fide çalı’yı düşmesin diye daha sıkı tutmuş.

Birden çam ağacı eğilerek kocaman dallarıyla Ayşeda’yı tutmuş ve havaya kaldırmış. Yanıbaşındaki çam ağacının dallarına bırakmış yavaşça. Böylece Ayşeda çam’dan çam’a atlaya atlaya evine kadar gidecekmişti ki aniden “Durun” diye bağırmış. Orman “ne oldu?” diye sormuş. Ayşeda elindeki Fide çalı’ya bakmış. “Ben çalılara söz verdim. Ormanın bittiği yerdeki köye Fide çalı’yı götürmeliyim. Onların bana ihtiyacı var” demiş. Bütün ağaçlar Ayşeda’yı sözlerinden dolayı alkışlamışlar. Hiç zaman kaybetmeden çam’dan çam’a ormanın bittiği yerdeki köye kadar taşımışlar onu. Bütün  korkularını unutmuş Ayşeda. Aklında sadece Fide çalı’yı gitmesi gereken yere götürmek varmış.

Kısa sürede ormanın bittiği yerdeki köye varmış Fide çalı ile birlikte. Ağaçların üzerinden yere iner inmez Fide çalı’yı toprağın ellerine bırakmış. Toprak onu sarıp sarmalamış korumak için. Ayşeda Fide çalı’ya “bir an önce büyü de bir sürü çalı arkadaşın olsun” diye fısıldamış. Sonra da geldiği gibi çam ağaçlarının dalları arasında evine kadar gitmiş.

Tam bu sırada herkes bahçede onu arıyormuş. Annesi, babası, Nurşim, kedisi… Ayşeda çalıların arkasından “buradayım” diyerek çıkmış. Annesi Ayşeda’ya sımsıkı sarılıp “bir daha izin almadan evden ayrılma, çok merak ettik” demiş. Ayşeda annesine söz vermiş. “Karanlıkta hiç  oynamayacağım” diyerek Fide çalı’dan kimseye bahsetmeme kararı almış.

Ertesi gün bütün çalılar Fide çalı’nın ormanın bittiği yerdeki köye ulaştığını, orada mutlu bir şekilde yaşayacağını öğrenmişler. Hepsi Ayşeda’ya bir bir teşekkür etmiş. Ormanın bittiği yerdeki köy de kısa sürede çalılarla kaplanmış. Bu yüzden kuşlar çoğalmış, kuş sesleri de bütün köyü mutlu etmiş…

Naz Ferniba


Etiketler:, , , , , , , , , , ,

Mart 30th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

KIRKBİRİNCİ’NİN MASALI

Eşikler;

varacak yeri,

gidecek yuvası olanlar,

yüreğinde sıla hasreti taşıyanlar için yapılmıştı.

Pinhan

 

Bir ülke ki, adı sanı duyulmamış; bir ülke ki, kitaplarda adına hiiiiç rastlanmamış; bir ülke ki, ninnilerde ona yer verilmemiş; bir ülke ki, masallar bile onu tanıtamamış…

Bir ülke ki, onu bir kişi dilemiş…

Bir ülke ki, adını o bir kişi vermiş: Çonkazat…

 

Çonkazat, yazı kışı bembeyaz karlarla kaplı dağlarla çevrili, büyük bir ovada kurulu bir ülke imiş. Dağlar geçitvermez; sur misali korurmuş ne minik, ne de koccaman olan bu ülkeyi. Ova yemyeşil çayırlarla kaplanırmış yazda, kışta da dağların beyazlığına bürünürmüş.

 

Bir yaz başı, etrafta çiçek kokusu ağaçların, saraydan çıkmış padişah. Orta boylu, üzerinde gök mavisi bir kaftan… Önce bir bakınmış şöyle bir dağlara, ‘çok şükür’ demiş. Sonra bir bakınmış şöyle bir ırmağa, ‘çok şükür’ demiş.  Bir de ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, bakmış, ‘çok şükür’ demiş. Dönmüş saraydan içeri girmiş. Birden çocuk çığlıkları doldurmuş havayı: “masalımızı isteriz… isteriz, isteriz, masalımızı isteriz!!”

Tok ama sevecen bir ses başlamış hergünkü masalı baştan sona anlatmaya:

“Bir varmış, bir yokmuş; yokların az, varların çok olduğu topraklarda birbirlerinden ayrı ayrı yolculuk yapan kırk tane adam varmış. Her birinin geldiği yön başka, geldiği ülke başka, geçmişi başka başka, dinleri başka başka, giysileri başka başkaymış. Sırtlarında minik heybeleri yürür de yürürlermiş sabah akşam. Kaç şehir geçmişler, kaç ülkeyi geride bırakmışlar, kaç kişi onları görmüş de konuşmamışlar… ‘yabancının biri geçti buradan’ diye başlayan cümleyle kaç kişiye onları anlatmışlar bilinmez, bilinmez ama her gören bir diyecek bulmuş işte.

 

Günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları kovalamış. Birgün bu kırk kişiden biri, bir ilkbahar sabahı o mis kokulu ağaçlar arasından kıvrıla kıvrıla akan ırmağın kenarında, bu kırk kişiden birini otururken görmüş. Usulca yanaşmış yanına, ‘gecen haleli, günün güneşli olsun’ demiş. Hiç yüzünü çevirmeden karşılık vermiş adam, ‘her günün anlamlı, evin çatılı olsun’ demiş. Irmağın kenarına o da oturmuş, suyun akışını seyre dalmış.

Bu kırk kişiden üçüncüsü yaklaşmış ırmağa ve onları böyle otururken görmüş kenarda. ‘sofranız beraketli, ağacınız çiçekli olsun’ demiş. Kırk kişinin birincisi, ‘dostun çok, yolun tek olsun’ diye karşılık vermiş. Kırk kişinin ikincisi de, ‘kulakların çok işitsin, dilin az söylesin’ demiş. Kırk kişinin üçüncüsü onları dinledikten sonra ırmağın kenarında bir yer seçip oturmuş, suyun akışına kapılmış. 

 

Kırk kişinin dördüncüsü yanaşmış bu sefer oturanların yanına. ‘kapınız açık, geleniniz çok olsun’ demiş. Birinci, ‘baharın uzun, ömrün bahar olsun’ diye karşılık vermiş. İkincisi, ‘bülbülün şen, gülün al al olsun’ demiş. Ücüncüsü, ‘güneşin sıcak, bulutların yağmurlu olsun’ demiş. Dördüncü de geçmiş oturmuş ırmağın kenarına.

Kırk kişinin beşincisi bu dört kişiyi görüp yanaşmış yanlarına. ‘kavganız az, bileğiniz güçlü olsun’ demiş. Birinci, ‘yolun doğru, suyun arı olsun’ diye karşılık vermiş. İkincisi, ‘kaderin güzel, yüreğin temiz olsun’ demiş. İkincisi, ‘ağacın küçük, kökü sağlam olsun’ demiş. Üçüncüsü, ‘evin sıcak, düşmanın ırak olsun’ demiş. Dördüncüsü, ‘işin rahat, çocukların sağlıklı olsun’ demiş. Beşinci de dinledikten sonra çekilmiş ırmağın kenarına oturmuş.

 

Bu kırk kişinin beşi böyle karşılaşmış bir ırmak kenarında. Bir süre sonra birinci azığını alıp, ‘ötelerden davet var, yola koyulma zamanı’ demiş ve yürümeye başlamış. İkinci de peşisıra doğrulmuş, ‘yol çeker, yel savura savura katar önüne’ demiş birincinin ardına düşmüş. Üçüncü davranmış bu kez, ‘kimi kim bekler bilinmez, o bilinmeze varmak gerek’ demiş ikincinin peşinden gitmiş. Dördüncü kalkarken yerinden ‘gün ola yolculuk bitmeye’ diyerek üçüncünün arkasından yürümüş. Beşinci de ‘gitmelerde bir sır gizli bulmak gerek’ demiş ve dördüncünün ardına takılmış.

Yürümüşler, yürümüşler gün batmış, ay aydan aydınlık salınmış semada, seher vakti ötmüş bir bülbül, devam etmişler yollarına. Beşi peşpeşe böyle giderken bu kırk kişinin altıncısı görmüş onları. Koşmuş yetişmiş. ‘yolunuz düz, adımlarınız sağlam olsun’ demiş. Ses çıkarmamış beşin beşi de. Oluvermişler altı kişi. Köyün birinden geçerken ard arda, pazar yerinde kırmızı güller satan yaşlı bir adam çıkmış karşılarına. Durmamışlar. Önünden usul usul geçerlerken önce birinciye, ‘bir hırkan olsun kırmızı’ diyerek güllerden birini vermiş. İkinciye, ‘bir halın olsun kırmızı’; üçüncüye, ‘bir şalın olsun kırmızı’; dördüncüye, ‘bir perden olsun kırmızı’; beşinciye, ‘bir yorganın olsun kırmızı’; altıncıya, ‘bir elbisen olsun kırmızı’ demiş ve herbirine kırmızı güllerinden birer tane uzatmış. Altısı, ellerinde kırmızı güller hiç ses çıkarmadan devam etmişler yollarına.

Bu kırk kişinin yedincisi güllü adamları görünce sokulmuş usulca yanlarına. ‘gül kokulu sevdalarınız olsun’ demiş ve onlarla yürüyüşüne devam etmiş.

 

Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler büyük bir gölün kıyısına gelmişler. Birinci durmuş önce, elindeki gülü, ‘hırkamı sana hediye ediyorum’ diyerek atmış göle. İkinci, ‘halımı sana hediye ediyorum’demiş; üçüncü, ‘şalımı sana hediye ediyorum’ demiş; dördüncü, ‘perdemi sana hediye ediyorum’ demiş; beşinci, ‘yorganımı sana hediye ediyorum’ demiş; altıncı da, ‘elbisemi sana hediye ediyorum’ demiş… yedinci de eline bakmış boş, ‘ben de tüm kırmızı gülleri senin için diliyorum’ demiş. Kan kırmızı boyanmış göl, gül rengine.

 

Oturmuşlar gölün kıyısına. Bu kırk kişinin sekizincisi uzaktan görmüş bu yedi kişiyi. Yaklaşmış yavaş yavaş. ‘dileğiniz gerçek olsun’ diyerek oturmuş yanlarına.

Birinci, ‘göz var yürek fetheder, yürek var dünyayı besler’ demiş

İkinci, ‘dağı taşı dilsiz belleme, ne der kim bile’ demiş

Üçüncü, ‘bitmeyecek sanma, her şey yiter birgün’ demiş

Dördüncü, ‘kar üstünde iz bırakmak kolay, sen yürekte bırakmaya bak’ demiş

Beşinci, ‘yavaş olsa da işin, doğru olsun sözün’ demiş

Altıncı, ‘ümidini kırma hiçkimsenin, dinle ve sus’ demiş

Yedinci, ‘kapılar kapalı olabilir, sanma içeride biri yok’ demiş…

Sekizinci de oturmuş, gölü seyre dalmış. Onlar böyle göl kıyısında tefekkür ederlerken dokuzuncu çıkagelmiş. ‘vardır her şeyin bir sebebi, sorusuz cevap olur mu’ diyerek oturmuş. Gölde dalga, güneşte ışık, ağaçta meyve, yerde toprak varmış. Onlar yüreklerinde olanı aramaya devam ederlerken böyle, onuncu çıkagelmiş. ‘hükümdar ola adil, etmeye zulüm’ demiş.

Birinci, ‘zulüm odur, yakar kavurur’ demiş

İkinci, ‘ısılık oddadır, sacda değildir’ demiş

Üçüncü, ‘od’un nerede olduğu bilinmez, bazı bazı yürektedir’ demiş

Dördüncü, ‘kimi yürekler dünyayı alır, kimi yüreğe incir çekirdeği sığmaz’ demiş

Beşinci, ‘dünya bir yoldur, her gelen bu yoldan geçer’ demiş

Altıncı, ‘yolun cok kolu vardır, kısa olan değildir her zaman doğru’ demiş

Yedinci, ‘bir doğru var, ya nereden gidile’ demiş

Sekizinci, ‘gitmek kolay, zor olan kalmak’ demiş

Dokuzuncu, ‘zor deyip kaçma, kolay ne var ki’ demiş

Onuncu, ‘her işte var bir hayır’ diyerek oturmuş gölün kenarına. Tam arkalarında yükselen ağacın ardından bir ses duymuşlar. Dönüp bakmışlar, bakmışlar ama kimsecikleri görememişler. Bir-iki dakika ya geçmiş ya geçmemiş aynı sesi tekrar duymuşlar. Onuncu, ağaca daha yakın olduğu için merak içinde ağaca yaklaşmış. Sağına bakmış, soluna bakmış; önüne bakmış, arkasına bakmış; bir de üstüne bakmış… Nafile, kimsecikler yok. Tam geri dönecekmişti ki, aynı sesi işitmiş: ‘ruzba dey  londi, fers binal şöy bek’…

 

Onuncu şaşkın şaşkın bakınmış yine. Yok, hiçbir şey yok. ‘ruzba dey londi, fers binal şöy bek’… Aklından bunun ne anlama gelebileceğini düşünürken, dokuzuncu yaklaşmış arkasından, ‘güneşin battığı yer, yönünüz olsun’ diyor, demiş

Sekizinci, ‘aceleye gerek yok, yakındır’ diyor, demiş

Yedinci, ‘vakit hızla ilerliyor, durmayın’ diyor, demiş

Altıncı, ‘karanlık çökmeden, gölden uzaklaşın’ diyor, demiş

Beşinci, ‘göl taştı, topraklar kayboldu’ diyor, demiş

Dördüncü, ‘orası doğuda, onu bulun’ diyor, demiş

Üçüncü, ‘hangi dağın eteklerinde mavi, orada’ diyor, demiş

İkinci, ‘kırmızıyı boşver, yeşilde her şey’ diyor, demiş

Birinci, ‘siz beni anlayamazsınız; zor,  cok zor’ diyor, demiş arkasını dönüp azığını almış yola koyulmuş.

İkinci, ses çıkarmadan ardına düşmüş birincinin; üçüncü ikincinin, dördüncü üçüncünün, beşinci dördüncünün, altıncı beşincinin, yedinci altıncının, sekizinci yedincinin, dokuzuncu sekizincinin ve onuncu da dokuzuncunun peşisıra yürümeye başlamış. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bir ince dereden geçip, bir dağın yamacısıra ilerlemişler. Kırkın onu, onu bir yerde büyük şehirleri geride bırakıp küçük köylerde konaklamışlar. Hangi hana ayak bastılarsa söz etmemişler; kelamı unutmuş gibi olanı biteni, geleni geçeni dilsiz seyretmişler.

 

Birgün böyle yollarının vardığı bir yerde, küçük bir hana girmişler. Köşelerde bir yerde duran masaya birinci yanaşıp oturmuş, ‘her bir lokmanın şükrünü unutma’ diyerek.

İkinci, ‘şükür etmekten bir an bile vazgeçme’ demiş

 

Üçüncü, ‘sen bilmezsen kıymet vermeyi, halin nice olur düşün’ demiş

Dördüncü, ‘bereketin nerede gizli olduğu bilinmez, dikkatli ol’ demiş

Beşinci, ‘bilmediğin neyse peşinden git’ demiş

Altıncı, ‘zorluklar olmadan kolaylığı anlayamazsın’ demiş

Yedinci, ‘kolayı iyi sanma yanılırsın’ demiş

Sekizinci, ‘yanılmak ne cok hayatta, sen yanılmamaya bak’ demiş

Dokuzuncu, ‘güvenme herkese, önce kişiyi oku’ demiş

Onuncu, ‘kişi özü sözü doğru olmalı’ demiş.

Onlar böyle otururlarken, uzaktan kırkın onbiri onları seyrediyormuş. Yaklaşmış ve ‘en güzeli dostça yaşamak, kavga niye’ diyerek onuncunun yanına oturmuş. Hancı herbirinin önüne birer kase sıcak çorba koyarken, ‘niye yaşar insanoğlu yemek-içmek için’ demiş.

Birinci, ‘mâna var, çözemediğim’ demiş

İkinci, ‘aşk var, yandığım’ demiş

Üçüncü, ‘ölüm var, anlayamadığım’ demiş

Dördüncü, ‘dost var, aradığım’ demiş

Beşinci, ‘yâr var, yüreğime sığdıramadığım’ demiş

Altıncı, ‘kulluk var, yapamadığım’ demiş

Yedinci, ‘âhir var, evvelini göremediğim’ demiş

Sekizinci, ‘şükür var, edemediğim’ demiş

Dokuzuncu, ‘dua var, avuç açamadığım’ demiş

Onuncu, ‘gözyaşı var, dökemediğim’ demiş

Onbirinci, ‘son var, korktuğum’ demiş. Hancı, ‘la havle…’ diyerek işinin başına dönmüş.

 

Kırkın onbiri sıcak çorbalarını sessiz sakin içmişler. Birinci, ‘verdiğin nimetlere…’ deyip heybesinden çıkardığı ak benekli siyah bir boncuğu bırakmış kasenin yanına, doğrulmuş yerinde. İkinci, ‘verdiğin her bir parmağa…’ demiş, kızıl taşlı bir yüzük bırakmış.

Üçüncü, ‘verdiğin yüreğe…’ demiş, küt burunlu bir bıçak bırakmış.

Dördüncü, ‘verdiğin dile…’ demiş, küçük bir şişe bırakmış.

Beşinci, ‘verdiğin akla…’ demiş, gümüş rengi bir kağıt bırakmış.

Altıncı, ‘verdiğin aşka…’ demiş, mavi işlemeli bir mendil bırakmış.

Yedinci, ‘verdiğin varlığa…’ demiş, bir küçük ahşap kutu bırakmış.

Sekizinci, ‘verdiğin zamana…’ demiş, bir küçük torba kum bırakmış.

Dokuzuncu, ‘verdiğin imana…’ demiş, bir kuru dal bırakmış.

Onuncu, ‘verdiğin merhamete…’ demiş, bir toprak kase bırakmış.

Onbirinci, ‘verdiğin küll’e…’ demiş, pamuklu küçük bir kumaş parçası bırakmış ve kırkın onunun ardına düşmüş. Gün bitmiş, ay aydan aydın salınmış semada. Yıldızlar pervane, kandil misali geceye ışık tutmuş. Yollar patika olmuş, çayır olmuş, bozkır olmuş, ova olmuş. Yürümüşler, yürümüşler bir değirmenin yanına varmışlar. Kuyusundan su çekip içmişler. Birinci, ‘su var yaşatır, su var boğar’ diyerek kuyunun yanına oturmuş.

İkinci, ‘su var akar, su var dalgalanır’ demiş

Üçüncü, ‘su var tatlı, su var acı’ demiş

Dördüncü, ‘su var renkli, su var berrak’ demiş

Beşinci, ‘su var kayar, su var damlar’ demiş

Altıncı, ‘su var uçar, su var kalır’ demiş

Yedinci, ‘su var yıkar, su var yakar’ demiş

Sekizinci, ‘su var taşar, su var düşer’ demiş

Dokuzuncu, ‘su var bakar, su var çeker’ demiş

Onuncu, ‘su var sazlı, su var çiçekli’ demiş

Onbirinci, ‘su var kokulu, su var tuzlu’ demiş ve herbiri kuyunun etrafına dizilmiş.

Değirmenden bir adam onları seyretmiş uzaktan uzaktan. Varmış yanlarına, ‘içtiğiniz su, helal olsun’ demiş. O da oturmuş kırkın onbirinin yanına. Olmuşlar oniki. Uzakta bir yerlerde güneş gizlenmiş dağların ardına, uzakta bir yerlerde güneş doğmuş tüm ihtişamıyla.

Birinci kalkmış ayağa ilk, ‘bulmalı insan aradığını’ diyerek.

İkinci ardısıra doğrulurken, ‘bir de ne aradığını bilse’ demiş

Üçüncü, ‘bir de aradığının nerede olduğunu bilse’ demiş

Dördüncü, ‘öyle çok bilinmeyen var ki, hangisinden başlamalı’ demiş

Beşinci, ‘dağa çarpan yürek, iflah olmaz’ demiş

Altıncı, ‘sevda sevda dolandı yürek, mecnuna döndü’ demiş

Yedinci, ‘boş yürekte fesat gezinir’ demiş

Sekizinci, ‘verme sevgini bir değmeze’ demiş

Dokuzuncu, ‘ağla gönlüm, yırtıl yüreğim, ne çare’ demiş

Onuncu, ‘her yerde, her şeyde bir son mutlaka var’ demiş

Onbirinci, ‘azda karar kıl, ne istediğini bil’ demiş

Onikinci, ‘işle yüreğini, gören hayran olsun’ demiş ve kırkın onbirinin arkasından yürümeye koyulmus. Üç çam ormanını boydan boya geçmişler. Ara ara sincaplarla karşılaşmışlar, ara ara tavşanlar kaçmış önlerinden. Durmamışlar. Ormancının biri görmüş onları böyle ard arda yürürlerken. ‘ırak yoldan gelir gibisiniz; yolunuz düz, yokuşunuz iniş olsun’ demiş.

Birinci, ‘o yerler ırak değil, artık dönüşsüz’ demiş

İkinci, ‘hangi yana baksam, çaresiz’ demiş

Üçüncü, ‘ileride olan biten, belirsiz’ demiş

Dördüncü, ‘bir yol ki, bitimsiz’ demiş

Beşinci, ‘gördüğüm işler, biçimsiz’ demiş

Altıncı, ‘var mıdır sevda, çilesiz’ demiş

Yedinci, ‘varamaz kimse, aşksız’ demiş

Sekizinci, ‘aşk olmadan bu dizler, dermansız’ demiş

Dokuzuncu, ‘hiçbir lezzet, lezzet değil, acısız’ demiş

Onuncu, ‘dost var mıdır, dostsuz’ demiş

Onbirinci, ‘yürek yürek değildir, sevdasız’ demiş

Onikinci, ‘nice ölümler var, figansız’ demiş. Ormancı şöyle bir bakmış kırkın onikisine, önünden bir bir geçerlerken. ‘Allah Allah, bu ne iştir anlamadım’ demiş ve işine dönmüş.

 

Ağaçların arasında dolanmışlar, dolanmışlar; sonunda bir minik derenin yanına çökmüşler. Birinci, ‘bu güzellikler bir yansımadır’ demiş

İkinci, ‘asl olana bu gözler dayanmaz’ demiş

Üçüncü, ‘görünen, bir hayal dünyasıdır’ demiş

Dördüncü, ‘yoklar gerçekten yok mudur’ demiş

Beşinci, ‘ya varlar, varlar gerçekten var mıdır’ demiş

Altıncı, ‘akıl boş levhaydı, dileyen dilediğini yazdı’ demiş

Yedinci, ‘bir de ötelerin ötesi var, bilmediğim’ demiş

Sekizinci, ‘yükü öyle ağır ki yürek dayanamıyor’ demiş

Dokuzuncu, ‘sözün bittiği yerde gerçek dil konuşur’ demiş

Onuncu, ‘evreni oku, onda neler gizli’ demiş

Onbirinci, ‘ya şu gök, direkleri nerededir’ demiş

Onikinci, ‘yeraltı başka alem, yerüstü başka…’ demiş dalıp gitmiş suyun şırıltısına. Bir kuş gelip konmuş ağacın dalına, bir kuş uçmuş gitmiş başka ağaçlara. Mevsimin rengi yeşilmiş, sevdanın belli değil…

Onikinci kalkmış ilk ayağa, ‘susturamıyorum şu yüreği’ diyerek

Onbirinci, ‘ben sevdamı bilmem, o da beni bilmez’ demiş

Onuncu, ‘sesin nereden geleceği belli olmaz’ demiş

Dokuzuncu, ‘suda yürü batma, ateşe bas yanma’ demiş

Sekizinci, ‘yanarsan bir şeye yan, gerisi yalan’ demiş

Yedinci, ‘tacım olsa neye yarar, tahtım olmayınca’ demiş

Altıncı, ‘her şey bir avuç toprak’ demiş

Beşinci, ‘incinmeye yürek, incitmeye’ demiş

Dördüncü, ‘dalga dalga kıyıya vursam, kum olup aksam’ demiş

Üçüncü, ‘aktı bu gönül, kim durdura’ demiş

İkinci, ‘gönlü hoş eyleyeni, yedi kat gök tanır’ demiş

Birinci, ‘ilim olsa gerek kazmakla dibi görünmez’ demiş ve ard arda, önde kırkın onikincisi, arkada kırkın birincisi ayaklar nereye çekerse oraya yürümeye koyulmuşlar yine. Kulübeler çıkmış karşılarına, yayla kulubeleri. Al yanaklı çocuklar durup bakmışlar bu oniki garip insana, fısıldaşmışlar. Biri, ‘bunlar o masaldaki oniki asker’ demiş

Diğeri, ‘yok yok ne askeri, bunlar olsa olsa doğunun oniki dervişidir’ demiş

Bir diğeri, ‘ne asker, ne derviş bunlar bozkırın oniki dilencisi’ demiş

Başka biri, ‘hayır, bunlar o büyük devletin oniki elçisi’ demiş

Diğer biri, ‘bunlar oniki ayın oniki ismi’ demiş. Kırkın onikisi tepenin ardında kaybolana kadar seyretmişler çocuklar onları bir şeyler hayal ederek onlara dair ve dalmışlar oyuna, çarçabuk unutmuşlar gördüklerini.

 

Bir gençkız çıkmış karşılarına kırkın onikisinin. Elinde bir kova su varmış. Merak etmiş isimlerini, soruvermiş. ‘deyiverin adınız nedir?’

Onikinci, ‘sabır’ diyerek geçmiş kızın önünden

Onbirinci, ‘tevekkül’ demiş geçmiş

Onuncu, ‘rıza’ demiş geçmiş

Dokuzuncu, ‘niyet’ demiş geçmiş

Sekizinci, ‘remz’ demiş geçmiş

Yedinci, ‘itaat’ demiş geçmiş

Altıncı, ‘alamet’ demiş geçmiş

Beşinci, ‘lutf’ demiş geçmiş

Dördüncü, ‘idrak’ demiş geçmiş

Üçüncü, ‘karar’ demiş geçmiş

İkinci, ‘nimet’ demiş geçmiş

Birinci, ‘muhabbet’ demiş geçmiş. Kız bakakalmış arkalarından. Ne nedir anlayamamış. İsimlerin garipliğine mi takılmiş, isimlerin anlamına mı… kimse bilememiş.

 

Tepeleri bir bir geçmiş kırkın onikisi, bastıkları her yer yol olmuş onlara. Kırkın onüçüncüsü, kırkın onikisini böyle tepe tepe aşarken görmüş. Birincinin ardından ilerlemiş. Olmuşlar kırkın onüçü. Günler geçmiş, toprak bir kızıllaşmış, bir sararmış. Bir otlanmış, bir çoraklaşmış… Çorak topraklardan kırkın ondördüncüsü onüçüncünün ardına takılmış. Olmuşlar kırkın ondördü. Günlerce ne ses çıkmış birinden, ne bir kelime.

Yürümüşler, yürümüşler. Kırkın ondördü boncuk gibi dizilmişler. Köyler geçmişler, şehirler geçmişler. İnsanlar onları görmüşler, onlar insanları görmemişler. Lal olmuş gibi hallerinden, insanlar tedirgin olmuşlar. Şehrin birinde, bir meydandan geçerlerken insanların yüksekçe bir yerin çevresinde toplandığını farketmişler. Topluluk arasından, sırayla birilerinin o yüksek yere çıkıp bir şeyler söylediğine, sonra sırayı başkasına bırakarak aşağı indiğine şahit olmuşlar. Durmuşlar. Uzaktan seyretmeye başlamış kırkın ondördü.

 

Yaşlıca bir adam çıkmış, ‘gerçek vardır bilinmez, gerçek vardır gizlenir’ demiş

Bir kadın, ‘gerçeklere kim set çeke, sonu acı’ demiş

Bir çocuk, ‘benim gerçeğim oyun sopamın ucunda’ demiş

Bir gençkız, ‘gerçeğin bilinmesine hizmet et’ demiş

Bir nine, ‘gerçek belki çiçeğin kokusunda, belki kuşun kanadında’ demiş

Bir adam, ‘gerçek hangi ağacın meyvesi, hangi toprağın rengi’ demiş

Birinci kalkmış ayağa ilkin, ‘her bilinen gerçek midir’ demiş yürümeye başlamış

İkinci, ‘set ol kötülüğe, set ol zulme’ demiş birincinin ardına düşmüş

Üçüncü, ‘zulüm gerçeği örten en acı giysidir’ demiş

Dördüncü, ‘öyle bir giysi seç ki kendine hesabı kolay olsun’ demiş

Beşinci, ‘hesabı nasıl kaldırır yürek’ demiş

Altıncı, ‘yürek hassastır, lakin gücü de vardır’ demiş

Yedinci, ‘güç doğru yerde kullanılmalı’ demiş

Sekizinci, ‘doğruyu bulmak içindir akıl’ demiş

Dokuzuncu, ‘akıl herkeste var, lakin kullanan az’ demiş

Onuncu, ‘azda bereket gizli olabilir’ demiş

Onbirinci, ‘bereket toprakta, toprak her şeyi temizler’ demiş

Onikinci, ‘toprak ne söyler, anlayana her şey’ demiş

Onüçüncü, ‘anlam bir gizli sır’ demiş

Ondördüncü, ‘sır öyle çok ki bu alemde, alemin sırrı da bir başka’ demiş ve kırkın ondördü yine ard arda dizilmişler.

 

Meydandaki topluluk onları hayret içinde ve sessizce dinlemişler. Birden aralarından on kişinin öne çıktığını görmüşler. Bu on kişinin birincisi, ‘yolum ardınızda belki, bir de sizinle söyleşelim’ demiş kırkın onbeşincisi olarak ondördüncünün arkasından yürümeye başlamış. İkinci, ‘buralarda değil belki aradığım, bir de uzakları denemeli’ demiş ilerlemiş kırkın onaltıncısı olarak.

Üçüncü, ‘bulana dek dönmek yok’ demiş, onyedinci olmuş.

Dördüncü, ‘zaman geçiyor, ben hala tedirginliğimi çözemedim’ demiş, onsekizinci olmuş.

Beşinci, ‘gece ile gündüzün var mı anlamını bilen’ demiş, ondokuzuncu olmuş.

Altıncı, ‘ya göklerin direklerini gören var mı’ demiş, yirminci olmuş.

Yedinci, ‘ya nehirlerin nereye aktığını bilen var mı’ demiş, yirmibirinci olmuş.

Sekizinci, ‘ya yıldızlar neden süslerler göğü’ demiş, yirmiikinci olmuş.

Dokuzuncu, ‘sora sora mı öğrenir insan, göre göre mi’ demiş, yirmiüçüncü olmuş.

Onuncu, ‘hakikat nerede gizlidir ki, bulan var mıdır’ demiş ve kırkın yirmidördüncüsü olmuş.

 

Kırkın yirmidördü yavaş yavaş uzaklaşırken, meydandaki insanlar anlamamışlar bu on kişinin neden diğerlerinin peşinden gittiklerini. Bir adam, ‘kalmak mı çözüm, gitmek mi’ demiş başını sallaya sallaya uzaklaşmış oradan. Bir dede ellerinin titremesini durdurmaya çalışırken, ‘bir ömür geçti işte yeryüzünde, sırtımda bir kambur var, defterimse dolu’ demiş ve bastonuna tutuna tutuna sokaklardan birine yönelmiş. Bir kadın, ‘ağladım çokça, ne işe yaradı dövünmek, böyle geçiyor ömür’ demiş bir çocuğu kucağına alıp gitmiş oradan. Herkes dönüp konuşma taşına bakmış. Bir gençkız, ‘konuşmak iyi, fakat bir dinleyen olmalı, bir anlayan olmalı’ demiş koşarak uzaklaşmış. Sonra bir bir dağılmışlar meydandakiler, başları eğik. Biri mırıldanmış kendi kendine, ‘sora sora mı bulur insan, yoksa sora sora mı kaybolur’…

 

Günler geçmiş, kırkın yirmidördü hangi yöne yöneldiklerine bile bakmadan ilerlemişler ağır ağır. Bir gölge ardlarından ilerliyormuş çok zamandır, farketmemişler ya da farketmişler de ilgilenmemişler gölgenin sahibiyle. Yürümüşler, yürümüşler. Bir saray çıkmış karşılarına. Bahçe duvarları dimdik uzanıyormuş göğe. Kapılar kapalıymış. Kimsecikler görünmüyormuş etrafta. Oturmuşlar saray bahçesinin duvarlarından birinin önüne. Ağaçların gölgesi serin, güneş sıcakmış. Nereden geldiği bilinmeyen biri geçmiş karşılarına oturmuş, ‘Dünya yürümekle bitmez’ diyerek. Birinci, ‘her şeyin bitmesi gerekir mi’ demiş. İkinci, ‘ölüm müdür bitim, yoksa ölüm müdür başlangıç’ demiş. Üçüncü, ‘başı sonu belli olmayan bir yerde miyiz’ demiş. Dördüncü, ‘yer yurt neye gerek, yürek huzur bulmadıktan sonra’ demiş. Beşinci, ‘yurt var çeker kendine, yurt var iter dışarı’ demiş. Altıncı, ‘içte bin olmak, dışta bir’ demiş. Yedinci, ‘bir olsa yürekler, kalır mı zulüm’ demiş. Sekizinci, ‘zulme kapı aralayanın vay haline’ demiş. Dokuzuncu, ‘kapılar çok, hangisini açacağın önemli’ demiş. Onuncu, ‘hangi kapıdan girersen gir, yüreğin çıkacaktır karşına’ demiş. Onbirinci, ‘yürekten kaçarbilir mi insan’ demiş. Onikinci, ‘kaçmak çözüm müdür ya’ demiş. Onüçüncü, ‘her çözüm başka bir karmaşa değil midir’ demiş. Ondördüncü, ‘en büyük karmaşayı yürek yaşar, ya kimdir onu karıştıran’ demiş.

 

Bir başkası çıka gelmiş o ara. Geçmiş karşılarına oturmuş, diğerinin yanına, ‘sözleri iyi seçmeli insan’ diyerek. Onbeşinci, ‘söz var uçar, söz var dolaşır dilden dile’ demiş. Onaltıncı, ‘dil var acı, dil var tatlı’ demiş. Onyedinci, ‘dil var sessiz, dil var feryat feryat’ demiş. Onsekizinci, ‘dil var yakar, dil var söndürür’ demiş. Ondokozuncu, ‘dil var sürükler, dil var boğar’ demiş. Yirminci, ‘dil bilmezden uzak ola insan’ demiş. Bir başkası çıkagelmiş, ikisinin yanına oturmuş, ‘dilin söylediğini duymalı kulak’ diyerek. Yirmibirinci, ‘dili anlayan var, dili duyan bir de’ demiş. Yirmiikinci, ‘kulak duysun, dil söylemesin’ demiş. Yirmiüçüncü, ‘dokuzuncu boğumda durmalı söz’ demiş. Yirmidiördüncü, ‘söz var dünya peşinden gider, söz var bir kulaktan girer bir kulaktan çıkar’ demiş. Bir başkası gelmiş üçünün yanına oturmuş, ‘insan hangi sözün ardına düşeceğini iyi bilmeli’ demiş. Susmuşlar. Susmuşlar. Önce birinci doğrulmuş yerinden. Yürümüş. Hepsi bir olmuşlar yürümede. Kırkın yirmidördü olmuş kırkın yirmisekizi. Sarayın kapısına gelmişler. Kapı o sıra açılıvermiş. Kimseleri görememişler, lakin bu kapının açılmasını bir davet saymışlar. Hep bir olup kırkın yirmisekizi sarayın muhteşem behçesinde buluvermişler kendilerini. Kelam az gele bu bahçeyi tarife. Susmuşlar. Bakmışlar bir, o kadar.

 

Yürümüşler yürümüşler bir başka kapı daha onlar varmadan usul usul açılmaya başlamış. Bu kapı da bir başka bahçenin kapısıyımış. İlk bahçenin rengi koyu yeşil, kokusu çam kokusunu andırırmış. İkinci bahçe kızıl renkte, meyveli ağaçlarla doluymuş. Yürümüşler. Koku insanı başka alemlere götürür gibiymiş. Yürümüşler. ‘Dünya mıdır insanı büyüleyen böyle’ diye düşünmüşler. Kırkın yirmisekizi hayran mı şaşkın mı belli değil.

Bir başka kapının yanına varmışlar, ama bu kapı açılmamış nedense diğer iki kapı gibi. Bakmışlar bakmışlar bakmışlar… Açan olmamış kapıyı. Davetsiz yere girmekte ısrara ne gerek demiş duvar dibine oturmuşlar. Biri, nereden geldiği belli olmayan biri yanlarına yanaşmış. ‘Hazır olun, gücünüzü toplayın, zor olandan kaçmayın, direnin’ demiş ve birden kanatlanıp kuş olmup uçmuş gökyüzüne. Kırkın yirmisekizi sus pus ne düşüneceklerini bile şaşırmışlar.

 

Aradan epey bir zaman geçmiş, gün batmak üzereyken kapının açıldığını farketmişler. Kırkın yirmisekizi vakit geldi demek diye düşünerek kalkmışlar oturdukları yerden. Bu sefer kapıdan geçer geçmez kendilerini bekleyen bir dizi askerin olduğunu görmüşler. Selam vermiş askerler kırkın yirmisekizine. Selam almış kırkın yirmisekizi de. ‘buyrun’ diyerek yol göstermiş askerler. Kimse sormamış, kimse de soru beklemiyormuş zaten.

 

Bahçenin çimlerine yerleştirilmiş yuvarlak taşların üzerine basa basa ağaçların arasında ilerlemişler askerler ve kırkın yirmisekizi. Bir süre sonra dev bir saray görünür olmuş yaprak aralarından. Durmamış kimse binaya doğru yürümeye devam etmişler. Dev basamaklardan bir bir-bir bir çıkarak saraya girmişler. Padişah onları bekliyormuş. Tez haber uçuranları varmış meğer.

 

Hemen huzura alınmışlar. Padişah hemen konuya girmiş. ‘Elimizde on iki cümle var. Her cümlenin yarısı var, yarısı yok. Tamamı eksik cümleler. Bu cümlelerin tamamlanıp büyük sırrın çözülmesi gerekiyor. Bu sır çözülmezse kızım Nerva asla mutlu olamayacak. Sarayımızda bu iş için bulunan oniki kişi var. Her birine bir cümle düşüyor. Fakat üç aydır bir cümleyi bile tamamlayan olmadı. Vakit azalıyor. Nerva onsekiz yaşına bastığı gün bu cümlelerin tamamlanmış olması gerekiyor. Sizin bize yardımcı olabileceğinizi düşünüyoruz. Bu yüzden buradasınız. Dilerim yapabilirsiniz.’

 

Kırkın yirmisekizi pek olandan bir şey anlamasa da yardım edebilmeyi ümid etmiş. Emriyle padişahın yarım bırakılmış cümleler bir bir okunmuş. Ne yaprak oynamış, ne kuş uçmuş bir yerden bir yere. Ta ki oniki eksik cümle söylenene dek.

 

1- Halka, bir nokta idi başlangıçta

2- Nokta dediğin ısırılmamış, dişlenmemiş bir elma

3- Hafıza elmayı hikaye eder kuytularda

4- Nasılsa karışacak ten türaba

5- Vuslatın yolu nedir bir de biz bilelim dersen

6- Ne kadar çok yürek varsa çarpan

7- Halka dediğin tepeden tırnağa aşktır

8- Madem ki alem adem, adem de alem içindedir

9- La-mekanız, bi-mekanız

10- Adem manaya derler

11- Hızlanır nokta

12- Kül oluruz yana yana

Bir sessizlik, noktası olmuş eksik cümlelerin. Oniki cümlede varsa bir sır çözülmelidir. Varsa bu sırrın bir çözümü bulunmalıdır. Sır dediğin çözülmek içindir. Her sırrın olmalıdır bir anahtarı. Anahtar belki her kapıyı açmaz. Ama her kapının vardır bir anahtarı. Bulunmalıdır.

 

Kırkın yirmisekizi askerlerin gösterdiği geniş bir salona meyletmişler usul usul. Yüzlerce kişinin rahatlıkla konuk edilebileceği bu salonda herkes bir köşe seçmiş yerleşmiş. Ardından oniki kişi girmiş salona. Olmuşlar kırk kişi. Her kişinin elinde cümleler, düşünmeye koyulmuşlar.

 

İlkin kırkın birincisi; ‘Halka, bir nokta idi başlangıçta, ne küçüktü ne büyük’ demiş.

İkinci, ‘ne yerdeydi ne arşta çünkü sadece o vardı’ demiş

Üçüncü, ‘Nokta dediğin ısırılmamış, dişlenmemiş bir elma; elma diri, elma sulu ve kan kırmızıydı’ demiş

Dördüncü, ‘ne zaman ki diş geçirildi elmaya, ne zaman ki o kırmızı cevher oldu ikipare’ demiş

Beşinci, ‘ben, sen davası çıktı ortaya ayrı düştük gayrı düştük’ demiş

Altıncı, ‘vakit yitirmeden dönelim dersen sılaya, bir iken çok olduk’ demiş

Yedinci, ‘çok iken bir olalım dersen hatırla’ demiş

Sekizinci, ‘Hafıza elmayı hikaye eder kuytularda, kuytularda işimiz ne varalım meydana’ demiş

Dokuzuncu, ‘varalım dersen meydana, varıp da konuşturalım dili olmayan kitabı’ demiş

Onuncu, ‘bil ki dervişlik dediğin ne hırkadadır ne taçta’ demiş

Onbirinci, ‘inci sedef lal u gevher beri dursun’ demiş

Onikinci, ‘Nasılsa karışacak ten türaba, yeter ki sen seni bil sen seni’ demiş

Onüçüncü, ‘ne de olsa derya ummandır balığa, kendinde gör onsekizbin alemi’ demiş

Ondördüncü, ‘fehmeylemekse maksadın bu sırrı, bedehu duralım dara’ demiş

Onbeşinci, ‘Vuslatın yolu nedir bir de biz bilelim dersen, lüzum yoktur yola yordama’ demiş

Onaltıncı, ‘Ne kadar çok yürek varsa çarpan, ne kadar çok gönül gözü varsa dost cemaline müptela’ demiş

Onyedinci, ‘o kadar çok yol yordam var demektir’ demiş

Onsekizinci, ‘var kendin hesapla’ demiş

Ondokuzuncu, ‘kimileri hesap kimileri feryat ederken, döner durur halka’ demiş

Yirminci, ‘Halka dediğin tepeden tırnağa aşktır, orada yer yoktur gazaba’ demiş

Yirmibirinci, ‘ben dönerim o döner halka döner’ demiş

Yirmiikinci, ‘öyle bir halkadır ki bu kimsecikleri bırakmaz dışında’ demiş

Yirmiüçüncü, ‘haber salın börtü böceğe, kurda kuşa, yedi iklim, köşe bucağa ve burnumuzun dibinde gizlenen Kaf dağına’ demiş

Yirmidördüncü, ‘kardeşiz cümle mahluka’ demiş

Yirmibeşinci, ‘Madem ki alem adem, adem de alem içindedir, yetmiş iki millete bakarız aynı nazarla’ demiş

Yirmialtıncı, ‘ballar balını bulmak için, kolkola girip bir öne bir arkaya’ demiş

Yirmiyedinci, ‘kovanımızı yağma etmek için, ‘hu’ çekmek her nefes alışta’ demiş

Yirmisekizinci, ‘La-mekanız, bi-mekanız, kah orada kah burada’ demiş

Yirmidokuzuncu, ‘el, ayak, baş, suret ile kaş değil’ demiş

Otuzuncu, ‘Adem manaya derler, mana ki noktada saklıdır’ demiş

Otuzbirinci, ‘nokta ki kadrince kadirdir’ demiş

Otuzikinci, ‘ve dahi dört kitabın elifbasıdır’ demiş

Otuzüçüncü, ‘dervişlik davası güdene, rıza lokmasını zoraki sindirene bir çift lafımız vardır’ demiş

Otuzdördüncü, ‘Hızlanır nokta, döner nokta’ demiş

Otuzbeşinci, ‘bir feryat kopar bağrından’ demiş

Otuzaltıncı, ‘Kül oluruz yana yana, ben sen gider’ demiş
Otuzyedinci, ‘can canan gider’ demiş
Otuzsekizinci, ‘aşık maşuk biter’ demiş
Otuzdokuzuncu, ‘nokta halkaya devreder’ demiş
Kırkıncı, ‘öyleyse ne başlangıç, ne son’ demiş

Sözler tamamlanmış böylece. O sırada kapı açılmış biri girmiş koccaman salona. Bakınmadan sağa sola, ‘sadece bir orta nokta’ demiş ve bir kenara oturmuş. Olmuşlar kırkbir kişi. Söylenenler katiplerce kaleme alınıp doğruca padişaha sunulmuş.

Nerva ol mekanda mutlu mesud, padişah mutmain yolcu etmişler kırkbir kişiyi saraydan. Demişler ‘sarayımız büyük, herdaim burada yaşayın’

 

Kabul görmemiş bu talep. ‘bir karşılık vermemiz lazım, dileyin’ demişler. Kırkın kırkı susmuş, kırkın kırkbirincisi bir adım öne çıkmış. ‘affedin ama şu geniş topraklarınızda küçücük bir toprak parçası bahşetseniz de bir ülke kursak kırkbirimiz bir yerde’

 

Kırkbirincinin bu isteği hayret ki kabul edilmiş.

Dervişlere verilen ülke…

Bir ülke ki, adı sanı duyulmamış; bir ülke ki, kitaplarda adına hiiiiç rastlanmamış; bir ülke ki, ninnilerde ona yer verilmemiş; bir ülke ki, masallar bile onu tanıtamamış…

Bir ülke ki, onu bir kişi dilemiş, kırkbir kişiye mesken olmuş…

Bir ülke ki, adını kırkbirinci kişi vermiş: Çonkazat…

 

Bu masal da burada bitmiş

Az gitmiş, uz gitmiş

Dünya alem gezinmiş

Dilden dile geçmiş….

 

Naz Ferniba

 

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , ,

Mart 30th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

masal13

Üç  Arkadaşın Hazinesi

           Bugün seni özledim sevgili aynacık. Hemen akşam olsun istedim. Çünkü benim için hazırladığın güzel masalları özlemiştim. Çağırdım çağırdım, gelmedin. Şöyler misin, masallar hep gece olunca mı okunmalı?

 

            Ve aynacık ay gökyüzüne çıkar-çıkmaz, soluğu padişah kızı’nın yanında almış. Masalı anlatmaya başlamadan önce ona şunları söylemiş: Masallar gecenin karanlığında yaşar. Hem uyumadan önce anlatılsın ki güzel rüyalar göresin. Haydi şimdi dinlemeye başla…

 

            Baratis adındaki bir ülkede kış mevsimi çok uzun geçermiş. Öyle soğuk olurmuş ki; ilkbahar hiç gelmeyecek sanılırmış. Artık insanlar soğuk gecelerden sıkılırlarmış. Dua ederlermiş. Sıcak günlerin gelmesini isterlermiş.

 

            Bahar gelir-gelmez de insanlar kendilerini sokağa atarlarmuş. Kırlarda gezintiye çıkarlar, çiçek toplarlarmış. Çocuklar bütün kış boyunca dışarıda oynauamadıkları oyunların tadını doya doya çıkarırlarmış.

 

            Kışın donan nehirler, gürül gürül aköaya başlarmış. Boyunlarını büken ağaçlar gökyüzüne doğru uzanırlarmış. Yani ilkbahar tüm güzelliğiyle gelirmiş insanların arasına.

 

            İşte bu ülkede uzun kış mevsiminin ardından bu güzel baharlardan birisi çıkagelmiş. Çoluk-çocuk insanlar kendilerini sokaklara atmışlar. Bu insanlar arasında üç tane can-ciğer arkadaş varmış. Bunlar da tabîatın tadını çıkarmak için yemyeşil dağlara tırmanmaya başlamışlar. Konuşa konuşa yürüyorlar, ağır ağır ormanın derinliklerine dalıyorlarmış.

 

            Bir süre sonra yorgunluk hisseden bu üç arkadaş kocaman bir çam ağacının gölgesine oturmuşlar. Az ileride usulca akan bir derenin şırıltısını duyuyorlarmış. Bahar yeli yaprakları hafif hafif sarsıyormuş.

 

            Bu üç arkadaş sohbet ederken, birisinin eline çiviye benzer bir şey batmış. Elini kanatan şeyi merak eden adam toprağı sıvazlarken birden demir bir kapak yerinden oynamış İyice meraklanan adam kapağın altında ne olduğunu öğrenmek istemiş ve kapağı kaldırmış. Bir de ne görsünler, içeriye doğru uzanan karanlık mı karanlık daracık bir yol çıkmış ortaya. Önce ürkmüşler karanlıktan. İçeri girmekten çekinmilşer. Fakat bir cesaret gelivermiş üzerlerine başlamışlar yürümeye.

 

            Yirmi adım ancak yürümüşler, birden jarşılarına üç adam boyunda bir kapı çıkmış. Korkarak itmişler kapıyı. Bu kapı, büyük bir odaya açılıyormuş. Üç arkadaş hayretler içinde kalmışlar. Sanki odanın içinde güneşten bir parça varmış. Parıl parıl parlıyormuş oda. Çil çil altınlar, küme küme duruyorlarmış yerlerde. Yakutlar, elmaslar, inciler…

 

            Çılgına dönen adamlar öücevherlerin içine atmışlar kendilerini. “Zengin olduk, zengin olduk” diye bağırıyorlarmış. Bir süre sonra yorulmuşlar ve bir köşeye oturmuşlar. Birisi;

 

            — Bu mücevherleri nasıl taşıyacağız, diye sormuş.

 

            Diğeri ibir fikir atmış ortaya:

 

            — Ben şehre gideyim. Siz burada bekleyin. Atları alıp hemen dönerim. Sonra da hep beraber yola koyuluruz.

 

            Bu fikir kabul edilmiş. İkisi beklemeye başlamışlar, üçüncüsü şehre doğru yola çıkmış. Giderken aklına öyle kötü düşünceler girmiş ki; arkadaşlarını öldürmeye karar vermiş. Şöyle düşünmüş:

 

            — Neden o kadar parayı üçe böleyim ki? Paranın tamamı benim olabilir.

 

            Bu düşünceden bir türlü vazgeçemiyormuş. Eve varınca karısına;

 

            — Artık çok zengin olacağız, demiş. Hemen tencereler dolusu yemek hazırla. Arkadaşlarım acıkmıştır. Onlara götüreceğim. Ben çarşıya gidiyorum, almam gerekenler var.

 

            Adam evden çıkmış, tanıdığı ne kadar kişi varsa bir bir ziyaret etmiş. Atlarını bir süre için ödünç almış. Eve dönerken kuvvetli bir zehir satın almayı da unutmamış. Heyecanla eve gelmiş, karısının yemekleri hazırladığını görünce daha bir heyecan kaplamış yüreğini.

            Karısı görmeden cebindeki zehiri çıkarmış, yemeklere koyup bir güzel karıştırmış. Daha fazla zaman kaybetmeden yemekleri yanına almış ve atlarla yola çıkmış. Giderken de düşüncelere dalmış:

 

            — Şimdi arkadaşlarım ne çok meraklanmışlardır. Pek de acıkmışlardır. Kimbilir nasıl da yiyecekler bu lezzetli yemekleri. Ben de onları seyredeceğim. Yaşasın hazinenin tamamı benim olacak. İkisini de öldüreceğim.

 

            Fakat hazinenin yanında kalan iki arkadaşı da boş durmamışlar. Onların da akıllarında kötü düşünceler gezinmekteymiş. Aralarında şöyle konuşmuşlar:

 

            — Gelir-gelmez onu öldürmeliyiz. Neden hazineyi üçe bölelim ki? İkiye böleriz daha çok paramız olur.

 

            Heyecanla bekliyorlarmış. Biri kapının sağ köşesine, diğeri kapının sol köşesine yerleşmiş. Saatler geçmiş aradan ve nihayet atların nal seslerini duymuşlar. Adam da arkadaşlarına seslene seslene geliyormuş:

 

            — Ben geldim. Güzel güzel yemekler getirdim size.

 

            İçeriden sevinç çığlıkları yükselmiş, fakat yerlerinden kımışdamamışlar:

 

            — Hoşgeldin, sevgili dostumuz. Gözümüz yollarda kaldı. Nerelerdeydin? Bizi merakta bırakman hiç doğru değil.

 

            Adam yavaş yavaş odaya doğru yürümüş. Tam kapının ağzına gelmiş ki; ikisi birden adamın üzerine atlamışlar. Bir çırpıda öldürüvermişler arkadaşlarını. Hiç de üzülmemişler bunu yaptıkları için. Güle-oynaya yemekleri önlerine çekmişler. Başlamışlar afiyetle yemeye. Fakat pek kısa bir aradan sonra zehir etkisini göstermiş. İkisi de ne olduğunu anlayamadan son nefeslerini vermişler.

 

            Böylece hazineye üçü de sahib olamamış. Açgözlülükleri yüzünden hazinenin tamamını kaybetmişler. Paylaşmanın ne kadar güzel, insanları sevmenin ne kadar yüce bir duygu olduğunu hiçbir zaman öğrenemedikleri için canlarından olmuşlar. Bu hayatta paradan güzel öyle çok şey var ki….

Naz Ferniba

Etiketler:, , , , , , , , , , ,

Mart 30th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

KAYBOLAN HAZİNELER

             Sevgili aynacık gecelerden bir gece o güzel masallarından birisini seçerek padişah kızının yanına gelmiş: Ey padişah kızı, bu gece sana uzun bir masal anlatacağım. İyi dinle. Gözlerini hemencecik uykuya teslim etme.

 

             Uzun zaman önce; belki bin yıl, belki iki-bin yıl önce bir padişah varmış. Bu padişah çok uzak memleketlerin birisinde yaşıyormuş. Bu ülke öyle uzakmış ki, oraya varmak için yüz tane dağ, elli tane ova, beş-yüz tane de ırmak geçmek gerekiyormuş. İşte ben sana bu ülkede geçen bir olayı anlatacağım bu gece.

 

             Birgün ülkenin padişahı veziri ile beraber şehri dolaşmaya çıkmış. Herkes kendi işiyle ilgileniyor, bir koşturmacadır devam ediyormuş. Her sabah olduğu gibi bu sabah da dükkanlar bir bir açılmış. Padişah, halkının böylesine çalışkan olmasından büyük bir memnunluk duyuyormuş.

 

             Yürürken karşılarına bir demirci dükkanı çıkmış. Demirci, ikidebir örsün başına geliyor ve ağlıyormuş. Öyle bir ağlıyormuş ki, görenin merak etmemesi mümkün değilmiş. Bütün gün bunu yaptığı için hiç müşterisi kalmamış zavallı adamın. Çünkü ağlamaktan iş yapamıyormuş. Tabiî ki durumu gören padişah da meraklanmış.

 

            -­­ Çok garip, demiş içinden. Ne ola ki bu adamın derdi? Bilebilsek de bir yardımımız dokunsa.

 

             Hemen vezirine emir vermiş:

 

            – Tez öğrenin bu adamın derdini, bana haber verin.

 

             Yürümeye devam etmişler. O sokak senin, bu sokak benim dolaşıyorlarmış. Padişah halkının durumunu merak ettiği için her şeyi inceliyormuş.

 

            Karşılarına bir bahçe çıkmış. Bahçede çeşit çeşit ağaç varmış. Birden gördükleri şeye inanamamışlar. Bahçıvan kocaman bir elma ağacının yanında bekliyor, birden ağacın başında bir şey görmüş gibi sevinçle ağaca tırmanmaya başlıyor, fakat ağlaya ağlaya geri iniyormuş. Padişah hiçbir anlam verememiş adamın bu davranışına:

 

            – Acep bu bahçıvanın derdi ne ki?

 

             Vezirine dönmüş ve;

 

            – Bu adam neden böyle yapmaktadır öğrenesin, demiş.

 

            Padişah vezirle beraber yine yoluna devam etmiş. Hava öyle güzelmiş ki, yürüdükçe yürümek istiyorlarmış. Her taraf yemyeşilmiş. Rengarenk çiçeklerin kokusu insanı sevince boğuyormuş. Neşeyle biraz daha yürümüşler. Bu sefer de karşılarına bir dilenci çıkmış. Bu dilencinin gözleri görmüyormuş. Fakat garip olan, yoldan gelip-geçen insanlar bu dilencinin ensesine bir tokat indirip avucuna para bırakıyorlarmış. Dilenci her tokat yiyişinde;

 

            – Sağolun, eksik olmayın; diyormuş.

 

            Padişah hayretler içinde kalmış. “Acaba bu insanlar delirmiş de benim mi haberim yok”, diye kendi kendine sorar olmuş. Bir yandan da kızıyormuş:

 

            – Şu devletin padişahıyım. Bu insanların bir derdi olmalı ki böyle garip davranıyorlar. Ve ben bütün bunlardan habersizim. Kimbilir daha kaç kişi böyle acı çekiyor.

 

            Vezirine;

 

            – Bu dilencinin de derdini dinleyin, demiş. Hepsinin başına ne geldiğini tez öğrenmek isterim.

   

             Padişah ile vezir saraya dönmüşler. Fakat padişah huzursuz, bütün gördüklerinden şaşkına dönmüş.

 

             Vezir hemen ertesi gün bu üç adamı saraya çağırtmış. Demirci, bahçıvan ve dilenci biraz korkmuşlar. Fakat emir padişahtan, gitmek zorundaymışlar. Endişeli endişeli sarayın yolunu tutmuşlar. Önce demirci başlamış başından geçenleri anlatmaya:

 

            – Birgün dükkanımın önünden tavuk satan bir adam geçiyordu. Onu hemen durdurup iki tane tavuk satın aldım. Çırağımla bu tavukları eve gönderdim. Çırağa, “Hemen ikisini de pişirsinler. Birini kendileri yesin, diğerini de bana göndersinler. İşim çok. Bütün gece çalışabilirim.” dedim. Akşam vakti çırak tavuğu getirdi bana. Öyle acıkmışım ki, ocağın başına soframı kurdum. Oturdum bir güzel tavuğu yemeye başladım. O sırada örsün yanında bir kedi ortaya çıktı. Nereden geldiğini görmemiştim. Yediğim tavuktan istediği açıktı. Miyavlayıp duruyordu. Fakat ne kadar yalvardıysa tek bir lokma dahi vermedim kediye. Tavuğun bir budu bir de kanadı kalmıştı geriye. Tam kanadı yiyecekken kedi konuşmaya başladı: “Bana o kanadı verirsen, karşılığında sana yüz tane altın veririm.” Kedinin konuşması beni şaşırtmıştı, ama onu dinlemedim. Kanadı da afiyetle yedim. Tavuğun budunu elime almıştım ki, kedi yine konuşmaya başladı: “Budu yeme. Bana ver. Buna karşılık sana bir hazine veririm.” Ben kediyi kovaladım. Ve budu da bir güzel yedim. Budu tam bitirmiştim ki kedinin birden ortadan kaybolduğunu farkettim. Nereye gitmişti anlamadım. Fakat kedinin bulunduğu yerde bir parıltı vardı. Yaklaştım, bir de ne göreyim. Bir delik ve bu delikten bir hazine görünüyor. Elimi uzattım. Ama elimi her uzatışımda hazine kayboldu. Çıldıracaktım. Uzaklaşıyordum, hazine ortaya çıkıyordu. Yaklaşıyordum, kayboluyordu. Bunun için o günden beri örse yaklaşıp yaklaşıp ağlıyorum.

 

             Demircinin hikayesini dinledikten sonra sıra bahçıvana gelmiş. O da başına gelenleri şöyle anlatmış:

 

            – Bir sabah meyveleri toplamak için bahçeye girdim. Elma ağacının başına çıkmış bir bir meyveleri topluyordum. Bu sırada tam karşımda duran çok güzel bir kuş gözüme çarptı. Daha önce böylesine güzel bir kuşu hiç görmemiştim. Kuşu yakalamak için elimi uzattım, fakat o daha hızlı davrandı ve beni yakaladığı gibi havalandı. Bir süre uçtuktan sonra kocaman bir gül bahçesine indik. Daha önce bu kadar güzel bir gül bahçesi de görmemiştim. Güller öyle güzel açmıştı ki, o renkte güllerin varlığını bile bilmiyordum. Akılım başımdan uçtu gitti. Bahçede deli-divane gezinirken bir ihtiyar çıktı karşıma. Beraberce bir köşeye oturduk. Benimle konuşmaya başladı: “O kuşu sana ben gönderdim. Seni alıp getirmesini ben istedim ondan. Seni oğlum olarak seçtim.” Bunları söyledikten sonra bahçenin ortasında bulunan muhteşem bir saraya gittik. Sarayda bir hazinesi vardı ve bu hazineyi bana gösterdi. Bu kadar çeşit mücevheri bir arada görmek benim için sadece rüyalarda mümkün olabilirdi. İhtiyar bana; “Yaşlandım, yakında öleceğim. Oğlum olmayı kabul edersen bütün bu gördüklerin senin olacak.” dedi. Teklifi sevinçle kabul ettim tabiî ki. İhtiyar adam bir ara dışarıya çıktı. Ben de onun gidişinden faydalanmak istedim ve bir yüzüğü cebime attım. Adam geri geldiğinde yüzündeki ifade değişmişti. Kuşu çağırdı, “Bu adamı nereden getirdiysen oraya götür. Ben böyle bir evlat istemiyorum.” dedi. Kuş beni yakaladığı gibi elma ağacının başına getirdi. Şimdi aşağıda olduğum zaman kuşu aynı yerde görüyorum. Hemen ağaca tırmanıyorum. Fakat kuş kaybolmuş oluyor. Ağlayarak tekrar iniyorum.

 

             Bahçıvanın hikayesi de böyleymiş. Hayretle dinliyorlarmış bu garip adamların başından geçenleri. Sıra dilenciye gelmiş. Onun da hikayesini ilgiyle dinlememek mümkün değilmiş:

 

            – Ben sapasağlam bir insandım. Gözlerim görüyordu. Bir işim vardı. Mutluydum. Yetmiş tane atım vardı benim. Onlarla yük taşırdım. İşim iyiydi. Kimseye muhtaç değildim. Fakat açgözlülüğüm yüzünden her şeyimi kaybettim. Birgün bir tüccar atlarımı kiraladı. Bütün yükü güzelce yerleştirdik ve beraber yola çıktık. Konuşa konuşa yolumuza devam ediyorduk. Bir ara adam yükün tamamının altın olduğunu söyleyiverdi. Bir anda aklıma olmadık kötülükler gelmeye başladı. Zengin olabilirdim. İçimdeki ses tüccarı öldürmemi söyleyip duruyordu. Issız bir yerden geçiyorduk. Ben atları durdurdum. Tüccar karşı çıktı: “İşim çok acele, durmadan devam etmeliyiz.” Fakat ben onu dinlemiyordum. “Seni öldüreceğim ve bütün altınlar benim olacak.” diyordum  adama. Adam altınların yarısını teklif etti, ama kabul etmedim. İlle de hepsi olacak diye tutturmuştum. Hem adamı bırakırsam beni şikayet etmesinden korkuyordum. Öldürmeliydim. Gözüm hiçbir şey görmüyordu. Bu kadar kötü kalpli olduğumu ben de bilmiyordum. Meğer öyleymiş. Demek ki para, insanı bu kadar değiştirebiliyormuş. Tam elimdeki bıçağı saplayacaktım ki, adam beni durdurdu. “Dur” dedi. “Bende bir sürme var. Göze sürüldüğü zaman toprak altında ne kadar hazine varsa hepsi görülüyor.” Bıçağı çektim. “Sür de görelim”, dedim. Keşke demeseydim. Sürmeyi cebinden çıkardı ve tek gözüme sürdü. Gerçekten de dediği doğruydu. Toprak altındaki hazineleri görebiliyordum. Bu sefer de öteki gözüme sürmesini istedim. “Olmaz” dedi. “Eğer iki gözüne sürersem kör olursun ve bir daha hiçbir şey göremezsin.” İnanmadım. Diğer gözüme de sürme çektirdim. Ve bir anda her taraf karardı. Artık hiçbir şey görmüyordum. Tüccar atlarımı da alarak kaçtı. Yaptıklarımın cezasını enseme tokat attırarak ödemeye çalışıyorum. Akılsızlığıma yanıyorum.

 

            Padişah hikayelerin hepsini dikkatle dinlemiş, adamlara acımış. Hemen onlara hazineden para verdirmiş. Ve sarayda görevlendirmiş onları. İnsanlara başlarından geçen olayları anlatacaklarmış. Anlatacaklarmış ki hiçkimse böyle açgözlü olmasın… 

Naz Ferniba

 

Etiketler:, , , , , , , , , , ,

Mart 30th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

SIĞINAK ARAYAN ÇOCUK

 

            Güneş batmış, ay gökyüzünde gezinmeye çıkmış. Gecelerden bir gece sevgili aynacık bakın neler anlatmaya başlamış…

 

            Uzak memleketlerin birisinde tahtına düşkün, zengin mi zengin bir padişah yaşarmış. Adil olmasına adilmiş ama, burnu kanasa bütün ülkeyi ayağa kaldırırmış.

 

            Birgün öyle hastalanmış, öyle hastalanmış ki; ayağa kalkamaz, sarayının bahçelerinde zevkle gezinemez olmuş. Ülkede ne kadar iyi doktor varsa çağırmışlar. Ne kadar ilaç varsa denemişler, ama bir türlü padişahın hastalığına çare bulamamışlar.

 

            Yaz gelmiş, çiçekler açmış, kuşlar cıvıldaşmaya başlamış. Güneş parıldıyor, herkesi evinden dışarıya çağırıyormuş. Fakat padişahımız, iyileşemediği için bu güzellikleri pencereden seyretmekle yetinmek zorunda kalıyormuş.

 

            Birgün bütün doktorlar bir araya gelerek padişahın hastalığını konuşmaya başlamışlar. Artık onlar da sıkılmış bu olaydan. Çünkü padişah hergün onlara kızıyor, bağırıyormuş:

 

            – Siz ne biçim doktorsunuz. Hepinizi astırmak lazım. Zindanlarda süründürmek lazım. Kafanızı uçurmak lazım…

 

            Doktorlar korkuya kapılmaya başlamışlar bu tehditler karşısında. En kısa zamanda padişahın hastalığına bir çare bulamazlarsa başlarının derde gireceğini seziyorlarmış. Nihayet içlerinden biri meydana çıkarak;

 

            – Arkadaşlar, demiş. Buradan çok çok uzakta bir memleket var. Adı Sevilenya… Orası ilimde ilerlemiş bir memlekettir. Bütün alimler mutlaka oraya gider ve ilmine ilim katarmış. İşte o memlekette yaşayan bir doktorun ünü dünyaya yayılmış. İyileştiremediği hasta, çaresini bulamadığı hastalık yokmuş. Padişahımıza söyleyelim haber salsın çağırtsın onu. Biz de rahatlayalım.

 

            Doktorların hepsi bu fikre katılmışlar ve içlerinden birisini sözcü seçerek padişaha göndermişler. Padişah anlatılanları dinledikten sonra hemen emir vermiş:

 

            – Derhal hazırlıklar başlasın. Yarın sabah yola çıkacak bir birlik oluşturulsun.

 

            En güzel hediyeler, kese kese altınlar doktora verilmek üzere hazırlanmış. Ve ertesi sabah bilinmeyen ülkeye doğru yolculuk başlamış.

 

            Akrep yelkovanı, gece gündüzü, ilkbahar kışı kovalamış yaz gelmiş. Padişahımız her sabah heyecanla uyanır sorar olmuş:

 

            – Geldiler mi?

 

            Çevresindekiler çekinerek cevap verirlermiş:

 

            – Henüz gelmediler padişahımız.

 

            Birgün güneş yüzünü dağların ardından göstermeden, ay yıldızlarla gökten çekilmeden nal sesleri şehrin sokaklarını inletmeye başlamış. Saray kapısı açılmış, muhafızlar hemen doktorlara haber vermişler:

 

            – Birlik geri dönmüştür.

 

            Doktorlar, padişahın hastalığına derman olacak doktorun gelip-gelmediğini öğrenmek için bahçeye inmişler. Arabadan, siz deyin çınar boyunda, ben diyeyim kavak boyunda bir adam inmiş. Bir ân ürkmüşler. Bakışlarında bir baykuş keskinliği varmış. Hürmette kusur etmeden odasını göstermişler, dinlenmesi için. Fakat kabul etmemiş:

 

            – Hastamız nerededir? Bir insan acı çekerken ben nasıl dinlenebilirim!

 

            Doktorlar şaşkın şaşkın padişaha haber salmışlar. Padişah haberi alır-almaz;

 

            – Aman hemen gelsin. Kaç zamandır gözlerime uyku girmez. Acıdan yüreğim duracak sanırım. Hemen gelsin hemen, demiş.

 

            Bu, adı daha önce hiç duyulmamış ülkeden gelen doktor, elindeki ufak çantayla padişahın huzuruna çıkmış. Padişahın ağrıyan bacağını saatlerce incelemiş ve sonra şunları söylemiş:

 

            – Dokuz yaşında bir erkek çocuk bulunmalı. Bu çocuk kesilecek ve midesi bacağınıza sarılacak. Üç gün içinde hiçbir şeyiniz kalmaz, ayağa kalkarsınız.

 

            Padişah, askerlerini böyle bir çocuk bulmaları için göndermiş. Bütün okullar, bütün evler araştırılmış. Ve nihayet dokuz yaşında, çok güzel bir erkek çocuğu bulunmuş.

 

            Askerler çocuğun annesiyle, babasıyla konuşmuşlar, durumu anlatmışlar. Zaten bütün halk padişahın hastalığından haberdarmış. Ama anne ve baba çocuklarının kesileceğine çok üzülmüşler. Ağlamış, sızlanmışlar. Yalvarmışlar. Ama kimse onları dinlememiş. Çocuğun babası vezire gelerek;

 

            – Oğluma kıymayın, demiş. Onun yerine beni öldürün. O benim tek çocuğum. Beni ondan ayırmayın. Ne olur yapmayın bunu!

 

            Vezir, çocuğun babasını karşısına oturtmuş ve şunları söylemiş:

 

            – Sen bir çocuğun mu, yoksa bir padişahın mı ölmesini istersin? Eğer padişahımız ölürse hâlimiz nice olur hiç düşünmüyor musun? Düşmanlarımız memleketimizi istilâ ederler. Bu daha mı iyi? Akılsızlık etme. Sana bin altın veriyorum. Hiç oğlun olmadığını düşün.

 

            Çocuğun babası o kadar altını daha önce birarada hiç görmediği için heyecana kapılmış ve razı olmuş:

 

            – Varsın padişah yoluna öldürülsün benim oğlum, demiş.

 

            Oğlunun karşılığı olarak aldığı altınlarla eve dönmüş. Çocuk, babasına sarılıp ağlamış.

 

            – Beni öldürmeyecekler değil mi, diye sormuş babasına.

 

            Adam oğluna diyecek bir söz bulamamış, susmuş kalmış. Ertesi gün de çocuğun annesi vezirin yanına gitmiş. Yalvarmış, yakarmış. Ama vezir ona da bin altın vererek bu işe rıza göstermesini sağlamış. Çocuğun annesi ağlamayı bırakarak;

 

            – Eh, madem ki hayırlı bir iş için ölecek, ne yapalım ölsün, demiş.

 

            Padişah, anne ve babadan izin aldıktan sonra devrin bilginlerini yanına çağırtmış. Bir de onlardan izin almak istiyormuş. Bazıları bunun yanlış olduğunu söylemişler, bazıları padişahın ölümünden daha hayırlıdır demişler. Sonunda çocuğun kesilmesinde bir sakınca olmadığı kararına varmışlar.

 

            Bütün ülkeye bu olay duyurulmuş. Herkesin dilinde kesilecek çocuk varmış. Kimileri duyduklarına inanamıyor, kimileri çocuğa acıyor, kimileri de padişah iyileşecek diye seviniyormuş.

 

            Kısa zamanda şehrin meydanı hazırlanmış. Halk merasimi seyretmek için meydana toplanmış. Çocuğun annesiyle babası halkın önünde çocuklarının kesilmesine izin verdiklerini, bilginler de çocuğun hayırlı bir iş için öldürüldüğünü söylemişler.

 

            Zavallı çocuk hiçbir şey yapamıyormuş. Kesileceği yere çıkarılmış. Herkese bir bir bakmış ve babasına dönerek konuşmaya başlamış:

 

            – Babacığım, hani ben senin tek çocuğundum. Hani beni çok severdin. Şimdi bensiz ne yapacaksın? O altınlar benim yerimi tutabilir mi?

 

            Çocuk sonra da annesine dönerek konuşmuş:

 

            – Ya sen anneciğim, nasıl izin verebildin biricik oğlunun öldürülmesine! Demek ki beni gerçekten hiç sevmedin. Üzülmeyecek misin?

 

            – Peki siz, sevgili bilginler. Dokuz yaşındaki bir çocuğun öldürülmesinin yanlış olmadığını nasıl söylersiniz? Ben kimsenin canını acıtmadım ki. Padişahımızın hastalığının sebebi de ben değilim. Kimseyi de öldürmedim.

 

            Son olarak padişaha dönmüş:

 

            – Padişahım, iyileşmek için beni öldürüyorsun. Oysa biz seni sığınak kabul ediyorduk. Senin ülkende bunun için yaşıyoruz. Bizi koruduğun için… Demek ki ülkemize bir şey olsa hiçkimse sana sığınamayacak, demiş.

 

            Çocuk bakmış kimse yardım etmeyecek, başını gökyüzüne kaldırmış ve dudaklarını kıpırdatmaya başlamış. Padişah onun bu hâlini görünce sormuş:

 

            – Şimdi ne yapıyorsun?

 

            Islanmış gözlerini padişaha çeviren çocuk, ağlamaklı bir sesle cevap vermiş:

 

            – Sen annemi, babamı, bilginleri razı etmişsin. Bana da sığınabileceğim tek bir yer kalıyor. Yalvarıyorum ki beni kurtarsın. Siz beni anlamıyorsunuz.

 

            Padişah bu sözleri duyunca şaşırıp kalmış ve hatasını farkedivermiş:

 

            – Bırakın çocuğu, demiş. Benim ölümüm bu bacaktan olacaksa olsun.

 

            Bu olaydan sonra padişahın bacağı nedense hiç ağrımamış. Ve padişah çocuğu yanına alarak beraberce güzel bir hayat geçirmişler. .

Naz Ferniba

Etiketler:, , , , , , , , , , ,

Mart 28th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

masalci

Bilge dede ve mucize kız

Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berberlik yaparmış. Sen ninenin beşiğini tıngır mıngır sallarken sizi gören melekler gıpta ile bakarmış…

Ülkelerin birinde bilge bir insan yaşarmış. Varlığından haberdar olan herkesin fikirlerine saygı gösterdiği, hayatın devamı için tavsiyeler istediği, karşılaştıkları olayları yorumlatıp gelecekle ilgili görüşlerini aldıkları bu bilge adamın tatlı mı tatlı bir dili, herkesi kendine hayran bırakan hoş sohbeti, kimseyi kırmayan sımsıcak bir yüreği varmış.

Bilge Dede, yüce bir dağın yamacında, bahçe içinde, bizzat kendisinin yaptığı söylenen bir evde yaşarmış. Bahçesinin içinden akan şirin bir dere, dere kenarında gelincikler, karanfiller, kır çiçekleri, güller renk harmanı gibi karşılarmış geleni. Güllere konan kuşlar, bülbüller, derenin şırıltısı Bilge Dede’ye gelen konukları, hemen büyülermiş zaten.

 

Bilge Dede’nin evinde gelen konuklara meleklerin hizmet ettiği, yemek yaptığı, ortalığı temizlediği anlatılırmış o ülkede. Her gelen konuk, istediği kadar kalabilir ve her istediğini sorabilirmiş Bilge Dede’ye…

 

Bilge Dede’nin en önemli özelliği, hiç kimseye hiçbir soru sormamasıymış. Zaten kapısının üstünde de şu cümle yazılı imiş:

 

“Burada herkesin sorusuna cevap verilir, hiç kimseye hiçbir soru sorulmaz…”

 

Bilge Dede’nin inanılmaz bir huyu da kimseden hiçbir şey kabul etmemesi, istememesi ve beklememesi imiş… Kaynağını kimsenin bilmediği ve herkesin hayran olduğu bir paylaşımcıymış Bilge Dede… Her gelen konuğuna bir şeyler ikram eder, sofrası hep açık olur, özellikle çocukları çok sevindirirmiş…

 

Bilge Dede çok okurmuş. Geçmişte çok gezdiği de söylenirmiş çevrede. “Görmediği yer yok!” diye herkes birbirine anlatırmış hep. Nasihatlerinden faydalanan insan sayısı öyle çokmuş ki Bilge Dede’nin, ünü bütün ülkede hatta civar ülkelerde de duyulmuş.

 

Yaşlı, genç, kadın, erkek, fakir, zengin herkes, başı sıkıştığında Bilge Dede’ye koşarmış. O da herkesi büyük bir sabırla dinler, biraz düşünür, sonra da fikirlerini söylermiş. Sesi öylesine yumuşakmış ve öylesine işlermiş ki insanın içine, sanki herkes karşısında erirmiş Bilge Dede’nin.

 

İnsanın gözlerinin içine bakarmış konuşurken. Kapkara gözlerinin içine alırmış karşısındaki insanı âdeta. Gözlerinde eritirmiş baktıklarını. Sonra yine o gözleri ile tebessüm eder ve yine o gözleri ile konuşurmuş…

 

Konuklarına yaşanmış öyküler anlatırmış Bilge Dede, örnekler verirmiş yaşanmışlıklardan.

 

Gel zaman, git zaman günün birinde uzak ülkelerin birinden bir genç kız çıkagelmiş Bilge Dede’ye. Güzel mi güzel, tatlı mı tatlı bir kızmış. Başak sarısı saçları varmış, bal gibi gözleri.

 

Bilge Dede’nin bu tatlı konuğu, birkaç gün kalmasına rağmen bir türlü anlatamamış anlatmak istediklerini ve soramamış Bilge Dede’ye soracaklarını.

 

Bilge Dede ise hiçbir konuğuna soru sormadığı için “Bir derdin mi var kızım, sormak istediğini neden sormuyorsun?” dememiş konuğuna. Günler böyle akıp gitmeye, konuklar da bu güzel kıza şaşkınlıkla bakıp durmaya devam etmiş…

 

Güzel ve tatlı kız giderek evin kızı gibi olmuş. Gelenlere hizmet etmeye, evi temizlemeye başlamış. Konuklar da kıza çok ısınmışlar. Hatta zamanla aralarında “Allah herhâlde Bilge Dede’ye bir melek yolladı gökyüzünden!” diye düşünmeye başlamışlar.

 

Bilge Dede’nin evi daha da şenlenmiş sanki yeni konukla. Bu Bilge Dede’yi de mutlu etmiş. Günler geçtikçe birbirlerini daha çok sever olmuşlar. Tatlı kız da soru sormadan Bilge Dede’den hayat dersleri alıyormuş sanki. Onun konuklarına verdiği örnekleri can kulağı ile dinliyor ve nasihatlerini not ediyormuş akıl ve yürek defterine her gün.

 

Bilge Dede, bu konuğuna kendince bir isim bulmuş ve ona “Bundan sonra senin adın Mucize Kız olsun” demiş. Çünkü herkes de böyle olduğuna inanıyormuş zaten. Tatlı konuk kızın adı Mucize Kız olmuş o günden sonra.

 

Bilge Dede, adını koyduktan sonra Mucize Kız’a her gün bir hayat dersi vermeye başlamış, tabii yine ona hiçbir şey sormadan. İlk günkü nasihati şu olmuş Bilge Dede’nin:

 

“Ömrünü yaşadığın an bileceksin kızım…

O anı da bir ömür gibi yaşayacaksın…”

Sonra, Mucize Kız’ın tatlı gözleriyle kapkara gözlerine bakıp bu dersi biraz daha ayrıntılandırmasını beklediğini hissedince devam etmiş Bilge Dede:

 

“Sevgini, mutluluklarını, yüreğinin sıcaklığını ertelemeyeceksin kızım. O yaşadığın an, senin ömründür. Bir an sonrası olmayabilir yaşamında. Eğer yaşamazsan o an hissettiklerini, sonra bunun için pişmanlık duyabilir ve ‘bilseydim ertelemezdim yaşamak istediğimi’ dersin…”

 

Mucize Kız’ın gözleri bulutlanmış, çok ötelere gitmiş bakışları. Sanki geçmişte birilerini, bir şeyleri arıyormuş. Yaşayamadıkları, ertelediği düşleri, belki bir gün diyerek yapmadıkları, yapamadıkları gözlerinin önünden geçmiş birer birer.

 

Bilge Dede, tüm olup bitenleri biliyormuş gibi devam etmiş sözlerine:

 

“BİR GÜN kelimesi, dağarcığında BUGÜN, BU AN, HEMEN kelimelerinin yerini almamalı kızım. Bir şey, eğer görmeye, duymaya veya yapmaya değerse, onu şimdi görmeli, bugün duymalı ve hemen yapmalısın Mucize Kız’ım.”

 

Bilge Dede, gökyüzü gibi gözlerinden yağmur damlaları gibi yaşlar dökülmeye başlayan Mucize Kız’ın başını dizlerine yatırmış. Saçlarını okşamış. Şefkatle silmiş gözyaşlarını ve ilk günkü yaşam dersini şu nasihat ile noktalamış:

 

“Hiçbir şeyini özel bir gün için saklama kızım; çünkü yaşadığın her gün özeldir ve Allah’ın sana vermiş olduğu en güzel armağandır. Sakladığın ve o anda özel bildiğin şeyi yaşayamazsan sonra özelliğini yitirebilir ve dönüp o günkü güzelliği ile yaşama fırsatı bulamayabilirsin Mucize Kız’ım!”

 

Mucize Kız, Bilge Dede’sine sarılmış ağlayarak. Dakikalarca öylece kalmışlar. Bilge Dede’nin beyninden, yüreğinden, ellerinden, gözlerinden âdeta yüksek gerilimli bir elektrik akıyor gibi olmuş Mucize Kız’ın ruhuna, yüreğine, beynine, ellerine, gözlerine. Bu akış bitince ayrılmışlar. Mucize Kız, Bilge Dede’nin yanaklarından öpmüş, gözlerinden ve ellerinden; ikisi de mutluluğun son noktasındaymışlar o an…

 

O günden sonra da devam etmiş Bilge Dede ile Mucize Kız’ın hayat dersleri sonsuza kadar. Ama Mucize Kız, artık “ömrünü yaşadığı an biliyormuş” ve hiçbir şeyini “bir gün” diyerek saklamıyor, yaşadığı her günü özel bir gün, kıymetli bir armağan olarak algılayıp mutluluğun tadını çıkarıyormuş.

 

Masalımız da burada sona ermiş.

Her masaldan sonra gökten düşen üç elma yine düşmüş başımıza.

Biri benim başıma, biri senin başına, üçüncüsü de “biz”im başımıza…
 
 
Osman Güzelgöz

Etiketler:, , , , , , , , , , ,

Mart 28th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

masallim

Pupsy

Pupsy aileye geldiğinde küçücük bir yavru köpekmiş. Annesi ve babası onu büyütürken, evde yaşamayı öğretmek için çok emek ve zaman harcamışlar. Aile bireyleri, Pupsy eve gelinceye kadar hiç köpek yavrusu beslememiş olduklarından, pek deneyimli de değilmişler. Ama sonunda Pupsy insanların, özellikle annesinin her dediğini anlar olmuş. Yani insanlarla evde yaşamaya alışmış. Pupsy yaşça büyümüş ama, türü küçük olduğu için kendi pek büyümemiş. Kafasını kaldırıp annesine ve babasına baktığında, gözüne dev gibi görünüyormuşlar.

Bir gün annesi Pupsy’i evde yalnız bırakıp dışarı çıkmak zorunda kalmış. Hiç yapmazmış bunu. Pupsy, evde kemirmedik sandalye bacağı bırakmamış. Aklınca annesine öfkeleniyor, onu cezalandırıyormuş. Annesi döndüğünde ona çok kızmış. Bir daha yaramazlık yaparsa onu başkasına vereceğini söylemiş. Onları çok sevdiği için Pupsy bir daha bu tür yaramazlıklar yapmamış..

 

http://www.dostyakasi.com

Etiketler:, , , , , , , , , , , ,

Sitemiz Google aramalarında : Masal dinle, Masal diyarı , Masal, Masallar ve Sesli masal kelimelerince öncülük etmektedir. Oyun sitemiz Oyun