Masal diyarı
Masallar diyarı

Son Yazılar

Facebook Sayfamız

 

Nisan 16th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

coban

Akıllı çoban

Eski çağlarda Şahimerdan isimli bir hân yaşarmış. Hân, bir gün bütün halkı toplamış ve onlara şöyle bir vazife vermiş:
-Şu soruların cevabını en kısa zamanda bulun: Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor? Bu iki sorunun cevabını üç gün içinde bulamazsanız hepinizin boynunu vururum!..
Hânın fermanına uymak lâzım, yoksa sonunda ölüm var. Ahali, üç gün düşünmüş taşınmış; fakat soruların cevabını bulamamış. Verilen üç gün bittikten sonra cellatlar, halkı sorgu alanına toplamışlar. Fakat, hânın sorularının cevabını hiç kimse bilmiyormuş. Yüce dağın eteklerinde koyun güden bir çoban, ahalinin müşkül hâlini görmüş. Yoldan geçen bir atlıya ne olup bittiğini sormuş. Yolcu şöyle demiş:
- Hân, halkına ‘Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor?’ diye iki soru sordu. Soruların cevabını bulmak için de üç gün mühlet verdi. Bugün belirlenen vakit bitti. Fakat, henüz hiç kimse soruların cevabını bulabilmiş değil. Halkın böyle yorgun, bitkin ve üzgün olmasının sebebi ise ölüm korkusu…
Çoban, bu üzücü durumu öğrendikten sonra atın terkisine binmiş ve ahalinin toplandığı sorgu alanına gelmiş. Bütün halk toplandıktan sonra hân, tahtına oturmuş:
- Sorularımın cevabını bulan huzuruma gelip cevap versin. diye buyruk vermiş.
Meydana toplananların başları öne eğilmiş, ödleri kopmuş korkudan. Herkes ‘Sonumuz geldi.’ diye düşünürken, üstünde ak kaftanı, başında eski püskü başlığı ile bir genç, kalabalığı yara yara öne çıkmış:
-Hakanım, sorularınızın cevabını ben buldum, diyerek hânın huzuruna varmış. Bu durumu gören ahali, şaşkınlıktan âdeta donakalmış.
-Sorulara doğru cevap veremediğin takdirde başını alacağımı biliyorsun, değil mi?” diye sormuş hân, sert bir tavırla.
- Biliyorum, sultanım…
- Öyle ise söyle bakalım: Doğu ile batının arası kaç günlük yol?
- Yalnızca bir günlük yol, hakanım.
- Nereden biliyorsun öyle olduğunu?
- Eğer doğu ile batının arası iki günlük yol olsaydı, güneş yarı yolda kalırdı. Fakat öyle olmuyor; güneş sabahleyin doğudan doğuyor, akşamleyin de batıdan batıyor. Demek ki bu mesafe sadece bir günlük yol…
Bundan sonra hân;
-Allah şu anda ne yapıyor?” diyerek ikinci sorusuna geçmiş. Çoban bu sefer şöyle cevap vermiş:
- Hakanım, tahttan inerek yerinizi bana verin. Yerinize geçerek cevap vermek istiyorum.
Hân, çobanın bu ricasını kabul etmiş; yerinden kalkarak aşağı inmiş. Delikanlı, tahtın üstüne çıkarak ahalinin de işiteceği şekilde şöyle demiş:
- Yüce Allah, şu anda çobanı hânlığa, hânı da çobanlığa tayin ediyor.
Hân, delikanlının bu cevabını da kabul etmiş. “Böyle hazırcevap olana baskı yapılmaz, demiş ve meydana toplanan halkı da dağıtmış.
O günden sonra halk, çobana büyük saygı göstermeğe başlamış. Bir müşkülü olan ondan akıl sorar olmuş.

Masal diyarı..

Etiketler:, , , , , , , , , ,

Mart 30th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin
masal3

Leylası olduğum

Zamanın birinde, hani sultanların tahtırevanlarda o yakadan bu yakaya sırtlarda taşındığı, kölelerin ard arda dizilende sonu üç dağ gerisine denk düştüğü, cariyelerin  alımlısının değil akıllısının sultan anası olduğu, akçenin altın gümüşe vurulduğu, kervanların ticareti sahiplendiği, haberin kuş ile kulaktan kulağa verildiği zamanın birinde;  güneşin sıcağı altında uçsuz bucaksız uzanan çölün vahalarından belki de en güzelinin etrafına kurulmuş, kurulduktan sonra büyüdükçe büyümüş, adı sanı memleketleri aşmış zengin mi zengin bir şehir varmış.

Şehrin her sokağı başka bir alımlı, her sokağın her evi başka bir endamlı, her evin her yaşayanı başka bir akıllı imiş. Kıvrım kıvrım dolanan, dolana dolana şehri dolaştıran bu sokakların birinde işte, göreni “ne diye gördüm de düşlerimi süsler oldu”  vahlanmalarına sürükleyen bembeyaz bir köşk boylu poslu dururmuş. Köşkte kırk odanın her birine kırk oda, kırk koridorun her birine de kırk koridor açılırmış. Giren yitermiş içinde, yittikçe de aklını yitirirmiş.

İşte bu yürekleri hoplatan cânım köşkte, bir de güzelliği dillere destan; saçı kara, gözü elâ; sağ ayak bileği herdaim gümüş halhallı, parmakları incikli boncuklu bir genç kız yaşarmış. Adı Şemîfem…

Şemîfem, herkesin hayran kaldığı köşkü ve içindekileri, bir seher vakti uykuda iken köşk ve şehir, öylece bırakıp sokaklara dalmış; yanında dillere destan güzelliği, gece karası saçı, elâ gözleri, bir de yerleri öpen fistanı varmış. Kapıdan dışarı bir tüy hafifliğinde bırakmış kendisini yel eşliğinde. Şemîfem gitmiş. Geride bir boşluk gezinmeye başlamış ondan kalan. Köşkte dev bir Şemîfem boşluğu… Şemîfem’in yatağı, boş. Şemîfem’in odası, boş. Şemîfem’in bastığı her yer, boş. Şemîfem’in dokunduğu her yer, boş. Bomboş bir köşk. Her güzelliği içinde yok eden bir boşluk karası doldurmuş köşkü. Derinden bir sirayet ediş. Sevinci yutmuş, tebessümü yutmuş, renkleri yutmuş, şatafatı yutmuş, serveti yutmuş, hareketi yutmuş, canlılığı yutmuş, hayalleri yutmuş… O cânım köşk tüm debdebesini kaybedip bir viraneye dönmüş.

Şemîfem bir başına, yıllarca içinden taşan cümleleri kovalamak adına, “olur da bir tanesini yakalarım” arzusuyla; kendisine takılan her göze “Leylası olduğuma…” bakışı uzatıyor, peşine düşen her adıma “Leylası olduğuma…” yönü çiziyor, her soruya “Leylası olduğuma…” cevabı veriyormuş. Ardında bıraktığı hayatın nasıl da yıkıldığını, her duvarın nasıl da çatladığını, boyaların dökülüp her köşeye tozun yerleştiğini; ritmin durduğunu, solukların yavaşladığını, her bir yüreğe dünya ağırlığın çöktüğünü bilmeden Şemîfem “Leylası olduğuma…” diye diye ötelere kaymış bir gölge misali.

Birgün bir eğri dala asa diye dayana dayana yürümeye çalışan, kınalı saçları yaşmağından taşan, gözlerinin feri dönmemek üzere çekilip yerini gölge oyunlarına bırakan, iki büklüm seksenlik nine titreye titreye Şemîfem’e bir el edip “kimdir şu Leylası olduğun” diye sorunca bütün alem duruvermiş sanki. Şemîfem şöyle bir sendelemiş ilkin, ardından sektelemiş. Hani her güzel sevilirmiş, hani her güzelin mecnûnu bol olurmuş, hani her güzel sevildiğini de bilirmiş… İşte Şemîfem mecnûnunu bulmaya çıkmışmış yola. Çölün birinde, altın kumların arasında beklemedeymiş mecnun onu. Nine kolundan tutup Şemîfem’i masmavi denizin dalgalarının serildiği uçsuz bucaksız bir kumsala götürmüş düşe kalka. O an nine buhar olup uçmuş. Şemîfem kalakalmış deniz, dalga, kumsal. Elâ gözlerini denize vurmuş.

Deniz sormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma…”

Deniz sormuş: “Mavi midir benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem mavi midir.”

Deniz sormuş: “Derin midir benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem derin midir.”

Deniz sormuş: “Sırlı mıdır benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem sırlı mıdır.”

Deniz şaşakalmış niye?

Şemîfem elâ gözlerini dalgalara vurmuş.

Dalga sormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma…”

Dalga sormuş: “Çok mudur benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem çok mudur.”

Dalga sormuş: “Hızlı mıdır benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem hızlı mıdır.”

Dalga sormuş: “Vurgun mudur benim gibi?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem vurgun mudur.”

Dalga şaşakalmış niye?

Şemîfem elâ gözlerini kumsala vurmuş.

Kumsal sormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma…”

Kumsal sormuş: “Benim gibi sarı mıdır?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem sarı mıdır.”

Kumsal sormuş: “Benim gibi sıcak mıdır?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem sıcak mıdır.”

Kumsal sormuş: “Benim gibi vefalı mıdır?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem vefalı mıdır.”

Kumsal şaşakalmış niye?

Dalga demiş: “Bak denize, o olmasa ben olmaz idim.”

Kumsal demiş: “Bak dalgaya, o üstüme serilmese ben olmaz idim.”

Deniz demiş: “Dalga da kumsal da, ben hepsiyle bir denizim.”

Şemîfem kimin kime mecnûn, kimin kime leylâ olduğunu çözememiş. Sonra mecnûnsuz leylâ, kumlara bata çıka güneşe doğru yönelmiş. O ara denizden çıkagelmiş bir adam. Bir elinde altın kolye, bir elinde kılıç balığı… Şemîfem denizadama bakmış, denizadam Şemîfem’e… Sormuş denizadam. Sarı saçlarından deniz damlıyormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”

Sormuş denizadam, kılıç balığı çırpınıyormuş elinde: “Nerededir bilir misin?”

Demiş Şemîfem: “Bilmem.”

Denizadam altın kolyeyi güzel boynuna geçirip Şemîfem’in, “yolunu çizsin” demiş. Ve yolların çizilebildiğini bir öğreten çıkmadığından belki, yollara daha önce hiç düşmediğinden belki, yolları yol yapanın yolcu olduğunu düşünmediğinden belki; bir kolyenin bu işi nasıl üstlenebileceğine akıl sır erdirememiş. Parmaklarıyla gerdanına sarkan sarı’yı yoklamış. Bembeyaz bir taş ışıl ışıl Şemîfem’in elâ gözlerini vadilerden aşırmış. Denizadam bir eli boş, bir elinde kılıç balığı kumsalın bir ucuna doğru ilerlemiş. Kılıç balığı kendisini mavi denizin sularına döndüremeyeceğini bile bile son çırpınışlarını yaparken Şemîfem bir kılıç balığının hikâyesine şahit olmuş böylece. Kumların sıcaklığı narin ayaklarını kavuruyormuş. Bakınmış etrafına. Kumsalın bir ucundaki sazların arasından geçip denizle buluşan ırmakla serinlemek geçmiş içinden. Koşmuş ona. Tatlı suyun tuzlu suya kavuşma noktasında basmış serinliğine.

Irmak sormuş: “Yüreğini nasıl serinleteceksin?”

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğumla…”

Irmak sormuş: “Kimdir?”

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğumdur.”

Irmak sormuş: “Nerededir?”

Demiş Şemîfem. “Bilmem nerededir.”

Irmak sormuş: “Belki denizdedir, bırak kendini maviye.”

Şemîfem ırmağın sığ sularının eşliğinde denize dalmış. Boş bir sandal yanaşıvermiş yanına sessiz sessiz.

Sandal sormuş: “Nereye böyle?”

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”

Sandal sormuş: “Herkesin ya mecnûnu, ya leylâsı vardır; yitmek için onda. Sen hangi demdesin?”

Demiş Şemîfem: “Demden deme geçmedeyim.”

Sonra sandala binmiş Şemîfem. Dalgaların eşliğinde sonu yokmuş gibi görünen maviliğe karışmışlar. Sandal Şemîfem’in sessizliğini dinlemiş, deniz de onların sessizliğini… Açılmışlar, açıldıkça açılmışlar, maviye boyanmışlar boydan boya. Güneş tepelerinde dans ederken Şemîfem dudaklarının kuruduğunu farkedip denizin suyunu avuçlamış eğilip sandaldan.

Deniz demiş: “Tuzluyumdur, yanarsın.”

Şemîfem içindeki yangınları söndüremediğini, her gün bu yangının bütün bedenini kapladığını, birgün gelip yangından arta kalacak olanın bir avuç külden ibaret olacağını, hiçkimsenin de bu külün bir vakitler bir insan sûretinde “aşk” diye diye gezmede kendini yitirdiğini bilemeyeceğini düşünüvermiş. Acımış biryerleri…

Sıcak arttıkça Şemîfem’in bakışları puslanmış. Güzel bir rüyaya uyandığında ise beyaz bir buluttan aşağıya düşmeye başlamış. Arkasında sarılar giymiş bir kadın onu tutmaya çalışırken bir yandan da avaz avaz bağırıyormuş, kime bu sesleniş bilinmeden: “Pazar yerinde… Pazar yerinde…”

Şemîfem’i sandalın içinde böyle uyur bulduklarında sarılar giyinmiş kadının “Pazar yerinde…” feryadını kimse duymamış. Uyuyormuş Şemîfem. Derin ve dingin. Serin suyla ince yüzünü silmişler, dudaklarından hayat suyunu damlatmışlar. Şemîfem elâ gözlerini aralamış binbir güçlükle. Güneş tüm gücünü toplamak için gecenin ardında kaybolmak üzere imiş.

Şemîfem üzerine eğilmiş bir yığın insan başını görünce “Pazar yerinde…” sözleri dökülmüş dilinden. Kahkahalar doluşmuş başucuna, niye? Anlamamış. Elinin tersiyle kahkahaları itip oturmuş. Bir dolu göz dikilmiş karşısına, “nereye böyle?” bakışıyla.

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma…”

Bir adam sormuş: “Kimdir, necidir, nerededir?”

Demiş Şemîfem: “Beni beklediği yerdedir; bilmem kimdir o, o bilir beni. Gördüğünde diyecektir bana, leylâ.”

Kimse bir şey anlamamış, “delidir” mırıltıları dillerinde dağılmışlar geminin dört yanına. Gemi büyük bir yelkenli imiş. Şemîfem yelkenliye ninni söylemiş. Ninniyi duyan deniz gece gece uyumaya gitmiş. Dalga gece gece uyumaya gitmiş. Mavi gece gece uyumaya gitmiş. Uyudukça her şey Şemîfem söylemiş. Söyledikçe ninni gece gece uyumaya gitmiş. Bir Şemîfem’in ızdırabı uyumamış. Izdırab her dokunduğunu kurutmuş, “ah” sesini duydukça güçlenmiş; ızdıraba ızdırab katıp ölümü tatlı göstermeye başlamış. Ölüm, allı yeşilli giyinip en işveli haliyle gezinmiş orta yerde: “Gel de kurtul, bitsin bu acı. Gel de alayım seni yanıma, dinsin bu acı. Gel bende kaybol. Gel bende durul.”

Sormuş Şemîfem: “Ölmek varmak mıdır?”

Sormuş ölüm: “İlle de varmalı mıdır?”

Sormuş Şemîfem: “Yok mudur yolun noktası?”

Sormuş ölüm: “Durmakla varılır mı?”

Şemîfem her an biraz daha tükendiğini, yolculuğun herdaim böyle sürüp gideceğini, aradığını ise ancak sonsuzlukta bulabileceğini azar azar duyar olmuş. O ara yıldızlar yağmış denize birer ikişer sağanak halinde. Uzatmış elini Şemîfem dokunmak için. Dokunup yıldız olmak için. Yıldız olup denizin sırlarına dalmak için. Belki sır olup huzur bulur, aradığının varlığında yok olmanın hazzını yaşar… belki eninde sonunda “aşk” oluşunu anlar… belki vazgeçip bu hep gitmelerden dillere destan güzelliğini yanına alıp geri, o yürekleri hoplatan köşke döner, her şey aynı tatlı yaşantılarda olduğu haline bürünür… Lakin bir gidildi mi, gidilmiştir. Geri dönüldüğünde gitmişliği hiçbir şey değiştiremez. Ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

Şemîfem yağan yıldızların altında otururken simurg çıkagelmiş. Zümrüd-ü anka… Öyle güzelmiş ki, öyle canlıymış ki Şemîfem hayran hayran tüylerini okşamış.

Sormuş Şemîfem: “Nereye böyle?”

Anka demiş: “Senin gittiğin yere.”

Sormuş Şemîfem: “Ben nereye?”

Anka demiş: “Leylâsı olduğuna…”

Sormuş Şemîfem: “Leylâsı olduğum nerede?”

Anka demiş: “Gideceğin yerde.”

Şemîfem karmakarışık oluvermiş. Gözlerinden iki damla koştura koştura yanaklarını bir yalayıp düşmüşler yere. O an Anka Şemîfem’i sırtına alıp havalanmış.

Sormuş Şemîfem: “Nereye böyle?”

Demiş Anka: “Kaf dağı’na.”

Susmuş Şemîfem. Bir Anka sırtında uçarken gözlerine önce güneş dolmuş, ardından kuşlar pır pır etmişler başının üzerinde, gökyüzü açılmış önünde.

Sormuş Şemîfem kendi kendine: “Kaf dağı nerede?”

Bir ses içinde demiş: “Kaf dağı hayallerinin ötesinde.”

Şemîfem hayallerini düşünmüş. Bir tek hayal çıkmış karşısına hayat çizgisini değiştirdiği: “Leylâsı olduğum.” Kim vermiş ona bu hayali, kim demiş “bul onu”, kim demiş “aşksız olmuyor”, kim demiş “aşk ile yürümeli, aşk ile bilmeli, aşkı dinlemeli”, kim demiş “aşk… yine aşk… ve dahi yine aşk…” Şemîfem bütün bunlardan bihaber acıyan yerini unutmaya çalışmış hep.

Anka alçalmış yere doğru birden. Sormuş Şemîfem: “Dağ nerede?”

Demiş Anka: “Dağ dediğin erişilmeyen.”

Naz Ferniba

Etiketler:, , , , , , , , ,

Mart 30th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

fide-cali

Fide Çalı

Ayşeda birgün bahçede oynarken çalıların arkasından bir ses duymuş. Sanki bir fare kaçmış. Sanki minik bir kedi koşmuş. Sanki bir serçe havalanmış. Bir hışırtı duymuş yani. Merak etmiş Ayşeda. “Bu sesi kim çıkardı?” diye düşünüp yavaşça çalılara doğru yürümüş.

Bahçe duvarı olmayan tarafta öbek öbek çalı varmış. O çalıların gerisinde de kocaman bir çam ormanı başlıyormuş. Ayşeda daha önce ablası Nurşim ile ormana birkaç kez gitmiş gitmesine de tek başına ağaçların arasında hiç dolaşmamış. Bu yüzden çalıların yanına gelince uzun süre ormana doğru bakmış. Biraz korkmuş. Karanlıkmış. Ağaçların dalları sallandıkça garip gölgeler çıkıyormuş ortaya.

Onun korktuğunu gören çalılar aralarında fısıldaşmaya başlamışlar. “Daha çok küçük” demiş kısa boylu olan. “Bu görevi yerine getiremez” demiş onun yanındaki. “Yine de söylemeden bunu bilemeyiz” diye fikrini söylemiş başka bir çalı. Sonunda en büyük çalı “Şşşşşt” diyerek bütün fısıldaşmaları durdurmuş. “Önce ona sormalıyız” demiş.

Çalılar kendilerine çeki düzen vermişler. Hiç kımıldamadan Ayşeda’ya doğru bakmışlar. Büyük çalı iki öksürdükten sonra “Senden bir isteğimiz var” demiş. Ayşeda daha önce çalıların kendisiyle hiç konuşmadığını düşünmüş biraz. “Konuşmak için neden bu kadar beklediniz?” diye sormuş bu yüzden. “Çok meşguldük” demiş büyük çalı. Sonra da “duyduk ki, bu ormanın bittiği yerdeki köyde hiç çalı kalmamış. Sana bizden bir fide versek. Oraya götürüp diker misin?” diye soruvermiş.

Ayşeda sevinçle çığlık atmış durduğu yerde. “Yaparım. Hemen gider, oraya dikerim fidenizi” demiş. Çalılar birbirlerine sarılmışlar. Ayşeda’nın bu görevi başaracağından emin olduklarını söylemişler. Bir uğultu yükselmiş gökyüzüne doğru. Büyük çalı yine “Şşşşşt” diyerek sessizliği sağlamış. Ayşeda’ya Fide çalı’yı uzatırken de “ona dikkat et, yolunuz açık olsun” demiş. Ayşeda zaman kaybetmeden ormana girmiş. O an aklına korkmak gelmemiş. Nurşim’i çağırmayı düşünmemiş. Bir başına, elinde Fide çalı ile yavaş yavaş yürümeye başlamış. Toprağa her basışında, her adımında “hışırt hışırt” diye ses çıkması bile onu gitmekten vazgeçirmemiş. Bütün çalılar onların arkasından bakıp Ayşeda’nın ne kadar cesur bir kız olduğunu birbirlerine söylemeden edememişler.

Ayşeda gitmesi gereken köyü nasıl bulacağını düşünmeden ağaçlar arasında ilerlemiş. Bazen şarkı söylemiş, bazen şiir okumuş bağıra bağıra. Bazen de susmuş. Ama susunca yalnız başına ormanda yürüdüğü aklına geldiği için, her an bir hayaletle ya da yeşil gözlü canavarla karşılaşmaktan korktuğu için yeniden şarkı söylemeye başlamış.

“Ben bir balığım, ben bir balığım

Yüzmeyi severim

Pullarım var sırtımda, bir de yüzgeçlerim

Ben bir arıyım, ben bir arıyım

Çiçekere konarım

Bol bol bal yapar, kovanda yaşarım”

Her şarkıdan sonra ağaçlar Ayşeda’yı alkışlamışlar. Taşlar zıp zıp zıplamışlar. “Bir daha, bir daha” diye de ondan yeni şarkılar istemişler. Ayşeda da onları kırmamaya çalışmış. Ama bir süre sonra ne yürüyecek ne de şarkı söyleyecek hali kalmış. Yorgunluktan bacakları titreyip dizleri sızım sızım sızlamış. Daha fazla dayanamamış ve “yoruldum” diye mırıldanarak büyük bir çam ağacına sırtını dayayıp oturmuş. Fide çalı’yı da hemen yanıbaşına koymuş. Taşlar onu seyretmişler. Rüzgarda hışırdayan yapraklar, daldan dala atlayan sincap, kuyruğunu kaybeden kertenkele de Ayşeda’ya uzun süre bakmışlar. Orada öylece uyuyakalmış Ayşeda. Önünden bir tavşan atlaya hoplaya geçmiş. Görmemiş Ayşeda. Kara karga dala konup gak gak gaklamış. Duymamış Ayşeda. Bir kelebek uça uça saçına gelip konmuş. Hissetmemiş Ayşeda.

Güneş yavaş yavaş uzaklaşmış. Aydınlık yavaş yavaş karanlığa dönmüş. Yıldızlar bir bir parlamaya başlamışlar gökyüzünde. Bütün hayvanlar da yuvalarına dönmüşler. Ayşeda gözlerini açtığında hiçbir şey görememiş. Karanlıktan korkmuş biraz. “Neredeyim acaba?” diye sormuş kendi kendine. Birisi “ormandasın” demiş. Ayşeda’nın korkusu çoğaldakçı çoğalmış. Ağacın gövdesine daha bir sokulup Fide çalı’yı kucağına yerleştirmiş. Bu sırada aynı ses “Ben orman’ım, korkma” demiş Ayşeda’ya. Orman’ın kalın mı kalın, borazan gibi sesi varmış. “Beş başlıklı ejderha” masalındaki boz ayının sesini hatırlamış. Boz ayı çok çok kısa boylu olduğu için utanan bir ayı imiş. Kimse görmesin diye gündüzleri küçük ininden hiç çıkmaz, güneş battıktan sonra karnını doyurmak için gezinirmiş. Gece gece karşısına biri çıkarsa da bir ağacın arkasına saklanıp konuşurmuş. Sesi kalın ve gür olduğu için de kim duyarsa korkudan kaçacak delik ararmış. Ayşeda orman’ın da ağacın arkasından konuştuğunu sanmış.

Kendisini tutamayıp ağlamaya başlamış. “Eve gitmek istiyorum ben. Acıktım. Üşüdüm. Annemi, babamı, Nurşim’i, kedimi, yatağımı özledim” diyerek hıçkırıklara boğulmuş. Orman onun ne kadar üzgün olduğunu görünce “o zaman daha fazla geç kalmadan evin yolunu tut, gece yarısı burası daha da ürkütücü olur. Bir an önce  gitmelisin” demiş. Ayşeda Fide çalı’yı sımsıkı tutarak ayağa kalkmış. Durup etrafına bakmış. Ama hiçbir şey görememiş. “Ben ne taraftan geldim acaba?” diye sormuş. Orman “geldiğin taraftan geldin güzel kız” demiş. Ayşeda’nın aklı karışmış. Bir adım atmış durmuş. Bir adım daha atmış durmuş. “Ben geldiğim tarafın neresi olduğunu da bilmiyorum ki” demiş kısık sesle. Orman kahkaha atmış. “Hah hah haa… O halde evini bulman çok zor” demiş. Ayşeda kaşlarını çatmış. Dudaklarını sarkıtmış. Aklından orman’ın dedesi gibi güldüğünü geçirmiş. O böyle düşünürken orman “yardım istesen, belki yolu bilen biri vardır” diye fikrini söylemiş.

Bunun üzerine Ayşeda var gücüyle “bana yardım edin” diye bağırmış. Orman bir daha gülmüş dedesi gibi. “Hah hah haa…”

“Kimse yok işte” demiş Ayşeda. Orman bu sefer “ben varım, neden benden yardım istemiyorsun?” diye sormuş. Ayşeda çok mutlu olmuş. “Hemen bana yardım eder misin orman?” diye sormuş. “Tamam” demiş orman. Ayşeda Fide çalı’yı düşmesin diye daha sıkı tutmuş.

Birden çam ağacı eğilerek kocaman dallarıyla Ayşeda’yı tutmuş ve havaya kaldırmış. Yanıbaşındaki çam ağacının dallarına bırakmış yavaşça. Böylece Ayşeda çam’dan çam’a atlaya atlaya evine kadar gidecekmişti ki aniden “Durun” diye bağırmış. Orman “ne oldu?” diye sormuş. Ayşeda elindeki Fide çalı’ya bakmış. “Ben çalılara söz verdim. Ormanın bittiği yerdeki köye Fide çalı’yı götürmeliyim. Onların bana ihtiyacı var” demiş. Bütün ağaçlar Ayşeda’yı sözlerinden dolayı alkışlamışlar. Hiç zaman kaybetmeden çam’dan çam’a ormanın bittiği yerdeki köye kadar taşımışlar onu. Bütün  korkularını unutmuş Ayşeda. Aklında sadece Fide çalı’yı gitmesi gereken yere götürmek varmış.

Kısa sürede ormanın bittiği yerdeki köye varmış Fide çalı ile birlikte. Ağaçların üzerinden yere iner inmez Fide çalı’yı toprağın ellerine bırakmış. Toprak onu sarıp sarmalamış korumak için. Ayşeda Fide çalı’ya “bir an önce büyü de bir sürü çalı arkadaşın olsun” diye fısıldamış. Sonra da geldiği gibi çam ağaçlarının dalları arasında evine kadar gitmiş.

Tam bu sırada herkes bahçede onu arıyormuş. Annesi, babası, Nurşim, kedisi… Ayşeda çalıların arkasından “buradayım” diyerek çıkmış. Annesi Ayşeda’ya sımsıkı sarılıp “bir daha izin almadan evden ayrılma, çok merak ettik” demiş. Ayşeda annesine söz vermiş. “Karanlıkta hiç  oynamayacağım” diyerek Fide çalı’dan kimseye bahsetmeme kararı almış.

Ertesi gün bütün çalılar Fide çalı’nın ormanın bittiği yerdeki köye ulaştığını, orada mutlu bir şekilde yaşayacağını öğrenmişler. Hepsi Ayşeda’ya bir bir teşekkür etmiş. Ormanın bittiği yerdeki köy de kısa sürede çalılarla kaplanmış. Bu yüzden kuşlar çoğalmış, kuş sesleri de bütün köyü mutlu etmiş…

Naz Ferniba


Etiketler:, , , , , , , , , , ,

Sitemiz Google aramalarında : Masal dinle, Masal diyarı , Masal, Masallar ve Sesli masal kelimelerince öncülük etmektedir. Oyun sitemiz Oyun ingilizce masal bölümüne girmek için: ingilizce masallar