
Derviş ve Misafiri
Evinde ömrünü ibadetle geçiren bir derviş varmış.Günün birinde bu dervişe bir misafir gelmiş.Derviş de misafiriyle birlikte hurma yemiş.Misafir hurmayı beğenerek demiş ki; “Bu ne tatlı hurma, bizim memleketin toprağı bu çeşit hurmayı yetiştirmeye uygun değildir.Üstelik sizin memleketinizin meyvesi bol olduğundan bu hurmaya ihtiyacınız yoktur.Dolayısıyla bu zahmetten vazgeçmeniz daha doğrudur.Zahmetiniz de zaten boşa gidecektir.Bilirsiniz ki olmayacak bir işin peşinde koşmaktansa olacak bir işin peşinde koşmak gerekir.
Meğer bu derviş İbranice konuşuyormuş ve misafir onun bu tatlı konuşmasından etkilenmiş ve hoşlanmış.O da bu dili derviş gibi konuşmak için günlerce uğraşmış.
Derviş onun bu haline bakarak;
“Yahu demiş, senin kendi ana dilini bırakarak İbraniceyi öğrenmeye heves etmen karganın macerasına benziyor.”
Misafir sormuş:
“O da ne demek?”
Derviş de cevap vermiş:
Derler ki: Karganın biri serçenin yürüyüşüne bakmış ve onun sekerek yürüyüşünü beğenerek onu taklide özemiş.Fakat ne kadar uğraşmışsa da o yürüyüşe alışamamış ve vazgeçerek eskisi gibi yürümek istemiş.Fakat bunu da becerememiş ve kuşların en kötü yürüyeni olmuş.
Sende kendi bildiğin dilini bırakarak İbranice konuşmaya uğraşıyorsun,fakat dilin İbraniceye yatkın değil.Korkarım ki İbraniceyi öğreneyim derken kendi dilini de şaşıracaksın ve zamanla herkes seni ayıplayacak.
Kelile ve dimne
Etiketler:Derviş ile Misafiri, Derviş ve Misafiri, Derviş ve Misafiri masalı, kelile ve dimne, Kelile ve Dimne masalları, masal, Masal diyarı, masallar

Şehzade ile Arkadaşları
Biri şehzade, biri tacir zade biri asilzade, biri çiftçizade dört genç bir yolda buluşmuşlar.Dördü de ihtiyaç içindelermiş.Dördü de üst başlarından başka bir şeye sahip değillermiş.Aç ve yorgun bir haldelermiş.Bunlar bu zor durumda ne yapacaklarını düşünmekteydiler.Her bir ikendi yapısına göre bir şey söylüyordu.
Şehzade:
“Dünyanın her işi kaza ve kadere bağlıdır.Kazaya rıza göstermekten başka çare yoktur.” Dedi.
Tacirzade:
“Akıl her şeyden üstündür” dedi.
Asilzade:
“Güzellik daha üstündür” dedi.
Çiftçizade:
“Çalışmak her şeyden üstündür” dedi.
Bunlar Mıtrun şehrine yaklaştıkları zaman ne yapacaklarını düşündüler ve nihayet çiftçizadeye:
“Git çalış da karnımızı doyur!” dediler.
O da kalktı gitti ve dört kişinin karnını doyuracak bir iş sınadı.
Ona şu sözü söylediler:
“Bu şehirde odun çok kıymetlidir.Odun kes ve sat!”
Orman birkaç kilometre mesafedeydi.Çiftçizade düşünmeden gitti.Odun keserek taşıdı, getirdi ve çarşıda satarak yiyecek tedarik etti.Sonra geri dönerken şehrin kapısına şu satırı yazdı:
“Bir günlük yorucu çalışmanın bedeli bir altındır.”
Sonra arkadaşlarının yanına gitti ve karınlarını doyurdu.Ertesi gün güzellik her şeyden üstündür diyen asilzadeye :
“Haydi!” dediler, “Bugün de sen git!”
Asilzade kalkıp gitti Fakat giderken de kendi kendine:
“Benim elimden hiçbir iş gelmez.Şehre gidip ne yapacağım!” dedi ve yolda gördüğü bir ağacın altında uyudu.
O uyurken şehrin zengin kadınlarından biri geçerek, onu sevdi ve evine alıp götürdü.Asilzade burada yedi, içti, eğlendi.Akşamleyin eve giderken kadının verdiği beş yüz altını da alarak arkadaşlarının yanına dönmek üzere yolu tuttu ve şehrin kapısına şu satırı yazdı:
“Güzelliğin bir günü beş yüz altın eder.”
Üçüncü gün tacirzadeye:
“Sıra sendedir.” Dediler “Haydi aklınla geçimimizi tedarik et!”
O da kalktı gitti ve şehre bir geminin gelmekte olduğunu gördü.Tüccarlar sahilde bekliyor ve konuşuyorlardı.Maksatları geminin getirdiği malları o gün almayarak ertesi gün daha ucuza ele geçirmekti.Tacirzade bunu anlar anlamaz koştu.Gemiye girdi ve geminin içinde ne kadar mal varsa hepsini kısa vadeli bir senet karşılığında aldı ve yüz altın ödemeyi garanti verdi.Sonra bütün bu malları başka bir şehre götüreceğini söyleyerek, gereken bütün tedbirleri alıyormuş gibi hareket etti.Şehrin tüccarları malın elden gitmesini istemedikleri için tacirzadeyi bularak ona bin altın verdiler.Ve malları aldılar.Tacirzade malları onlara devretti ve altınları alarak geri döndü.Şehrin kapısına şu satırı yazdı:
“Aklımızı bir gün kullanmanın kazancı bin altındır!”
Dördüncü gün kralın oğluna:
“Haydi!” dediler, “Git de kaza ve kaderinle para kazan!”
Şehzade kalkıp gitti ve şehrin kapısı önünde bulduğu bir peykenin üzerine oturdu.
Meğer o gün bu şehrin hükümdarı varis bırakmadan ölmüş.Kralın cenazesi kaldırılıyor ve herkes üzüntülü görünüyordu.Yalnız şehrin kapısında oturan şehzadenin halinde halkın üzüntüsünü paylaşan bir iz görünmüyordu.
Bu hal hoşa gitmemiş, kapıcı şehzadeyi azarlayıp kovmuş, fakat şehzade bunların uzaklaşması üzerine tekrar geri dönmüş ve oturmuştu.
Cenaze uğurlandıktan sonra kapıcı şehzadenin aynı yerde oturduğunu görerek onu tekrar azarladı ve yakalayarak hapse attı.
Fakat memleketin büyükleri başlarına kimi geçireceklerinin konuştukları ve münakaşa ettikleri sırada kapıcı şu sözleri söyledi:
“Kapıda bir genç oturuyor ve bizim kederimize iştirak etmiyordu.Kendisini azarladım, fakat cevap vermedi.Geri döndüğümüz zaman yine yerindeydi.Ben de onun bir casus olmasından korkarak onu hapse attım.”
Onlar da bu genci görmek istediler ve onu getirerek kim olduğunu ve niçin bu tar5afa geldiğini sordular.O da anlattı:
“Ben Ferivan hükümdarının oğluyum.Babam öldükten sonra kardeşim bana karşı gelerek tahtı elimden aldı.Ben de canımı kurtarmak için kaçtım ve nihayet buraya vardım”.
O büyükler içinde bu genci tanıyanlar vardı .Bunlar babasını iyiliklerinden ve üstünlüklerinden bahsettiler ve onu kendi şehirlerinin hükümdarlığına aday gösterdiler.Neticede şehzade tahta oturtulmuştu.
Memleketin adetlerinden biri tahta geçirilen bir kimseyi beyaz bir file bindirilerek şehirde dolaştırmaktı.Şehzade dolaşırken kapının üzerindeki satırları görmüş ve satırın ilavesini emretmişti:
“Çalışmak, güzel olmak, aklını kullanmak ve kısacası insanın dünyada karşılaştığı her şey Allah’ın kaza ve kaderine bağlıdır.”
Şehzade daha sonra divan kurarak arkadaşlarını çağırmış, akıl sahibini vezir olarak almış, gayret sahibini ziraat işlerine memur etmiş , güzellik sahibine de paralar vermiş fakat kadınları rahatsız etmemesi için şehirden uzaklaştırmıştı.
Yeni hükümdar bunları yaptıktan sonra memleket bilginlerini ve düşünürlerini toplayarak dedi ki:
“Arkadaşlarımın hepsi, kazandıkları bütün hayrın kaza ve kader eseri olduğunu anlamışlardır.Hepinizin de bunu bilmenizi ve buna inanmanızı isterim.Ben neye sahip olduysam bu sayede oldum ve bunda aklımın gayretimin ve yakışıklılığımın hiçbir tesiri yoktur.Kardeşimin tahtımı elimden alarak beni kovması üzerine bu makama yükselmeyi değil, ekmeğimi dahi bulmayı ummuyordum.Bu memlekette her bakımdan benden üstün olan, benden daha akıllı, daha yetenekli kimseler vardır.Fakat Allah’ın yardımı sayesinde bu makam bana nasip oldu.”
Kralın sözlerini tamamlaması üzerine mecliste bulunan yaşlı bir adam ayağa kalkarak söz aldı ve şunları söyledi:
Siz akıl ve hikmet dolu sözler söylediniz.Bunları söyleyebilmenizin sebebi, kavrayışınızın yüksekliğidir.Allah’ın size ihsan ettiği akıl ve yetenek size bu makamı nasip etmiştir.Dünya ve ahirette en bahtiyar kimse Allah’ın akıl ve fikirden yana en geniş yardımına sahip olandır.Hükümdarımızın ölümü üzerine Allah’ın sizi bize göndermesi hepimiz için bahtiyarlıktır.
Daha sonra bir gezgin ayağa kalkarak şu sözleri söyledi:
“Gezgin olmadan önce ulu insanlardan birine hizmet ediyordum.Daha sonra dünyayı terk etmek istedim ve bu kararımı hizmet ettiğim kişiye bildirdim.O da ban iki altın verdi.Ben de altınlardan birini sadaka olarak vermek , birini de yanımda alıkoymak isteyerek dışarı çıktım.Çarşıda bir avcının bir hüdhüd kuşunu satmak istediğini gördüm ve bu kuşları alıp serbest bırakmaya karar verdim.Avcıdan bu bir çift kuşu bir altın karşılığında almak istedimse de avcı razı olmadı ve iki altın üzerinde ısrar etti.Kuşlardan birini alıp birini bırakmak istedimse de bunlardan birinin erkek birinin dişi olması ihtimalini düşünerek karı kocayı birbirinden ayırmaya gönlüm razı olmadı ve Allah’a güvenerek iki altını verdim ve kuşları aldım.Kuşların tekrar ele düşmemelerini sağlamak için şehrin dışına çıktım, otlak ve ağaçlı bir yere vararak onları salıverdim.Kuşlar uçtular ve yemişli bir ağaca kondular.Ağacın tepesinde bana teşekkür ettikten sonra biri dedi ki:
“Bu gezgin bizi felaketten kurtardı.Biz de onun iyiliğini iyilikle karşılamalıyız.Bu ağacın dibinde içi altın dolu bir kap vardır.Bunu ona gösterelim de alsın götürsün.”
Ben de kuşlara dönerek dedim ki:
“Bana kimsenin görmediği bir defineyi gösterdiğiniz halde avcının tuzağını niçin görmediniz de bu tuzağa düştünüz?
Onlar da:
“Kaza gelince gözler kör olur.Biz de bu yüzden tuzağı göremedik.Fakat bu define sana nasip olacağı için onu gördük” dediler.
Yeri kazdım, altın dolu kabı çıkarıp aldım ve kuşlara dua ederek:
“Allah’a çok şükür ki bize gökte uçarken yerin dibinde neler olduğunu gösterdi.” Dedim.
Kuşlar da:
“Kader dediler, “her şeye üstündür ve kimsenin onu aşmasına imkan yoktur.”
Bunun üzerine kuşlardan ayrıldım.Bu define hala elimdedir.Emrederseniz getireyim de hazinenize koyunuz.”
Hükümdar:
“Hayır! Dedi, “Bu servet size aittir ve sizin hakkınızdır.”
Kelile ve Dimne
Etiketler:kelile ve dimne, Kelile ve Dimne masalları, masal, Masal diyarı, masallar, şehzade ile arkadaşları, şehzade ve arkadaşları, şehzade ve arkadaşları masalı

Güvercin, Tilki ve Leylek
Güvercinin biri uzun bir hurma ağacının tepesinde yuva kurar, yumurtlar ve yavrulardı.Fakat bu ağacın yüksekliği yüzünden yuvayı kurmak bir hayli güç işti.Güvercin bu güçlüğü göze alıyor burada yumurtluyor ve yavrularını yetiştiriyordu.Fakat yavrular yetişir yetişmez bir tilki geliyor, ağacı dibinde durarak güvercini korkutuyor ve ona:
“Yavrularını hemen atmazsan ağacın tepesine tırmanır seni de onları da öldürürüm” diyordu.
Güvercin de fena halde korkarak yavrularını feda etmek zorunda kalıyordu.
Güvercin yine yumurtlamış bir çift yavru yetiştirmiş, yine tilkinin kötülüğünden korka korka yuvasında büzülmüştü.
Derken bir leylek ağacın tepesine kondu ve güvercinin son derece sakin olduğuna bakarak durumunu sordu:
“Neden pek üzgün ve pek kederlisin? Dedi.
Güvercin de anlattı:
Tilkinin biri bana musallat oldu.Ben yavru yetiştirdikçe o, ağacın dibine gelerek bağırıp çağırıyor, beni korkutuyor bende yavrularımı ona atmak zorunda kalıyorum.”
Leylek dedi ki:
“Tilki tekrar gelir ve seni korkutursa ona: Yavrularımı atmayacağım,gelirsen gel,kendin al!
Ağaca tırmanabilirsen ben uçar giderim yavrularım da sana kalır! Dersin.”
Leylek uçup gitti ve bir nehrin kenarına kondu.Tilki de ağacın altına gelerek her vakit yaptığı gibi bağırıp çağırdı.Fakat güvercin aldırmadı ve ona:
“Geleceksen gel dedi.”
Buna karşı tilki sordu.
“Kim sana bu aklı öğretti?”
Güvercin de
“Leylek!” dedi.
Tilki hemen leyleği aradı ve onu nehrin kenarında bularak şöyle konuştu:
“Ey leylek !” dedi.”Rüzgar sağından estiği zaman başını nereye çevirirsin?”
Leylek:
“Soluma çeviririm” dedi.
“Solundan eserse nereye çevirirsin?”
“Sağıma alır ya da arkamı dönerim.”
“Peki rüzgar her taraftan eserse?”
Leylek şaşkın bir şekilde cevap verdi:
“Başımı kanatlarımın arasına alırım.”
“Güzel ama başını kanatlarının arasına nasıl alırsın, buna imkan var mı?”
“Elbet vardır.”
Tilki bütün kurnazlığıyla şöyle dedi:
“Şunu bana gösterir misin?Siz kuşlar bize göre kat kat üstünsünüz.Bizim bir senede öğrendiklerimizi siz bir saatte öğreniyorsunuz.Bizim yapamadıklarımızı yapıyor soğuğa ve rüzgara karşı başınızı da kanatlarınızın altına sokuyorsunuz.ne mutlu size.”
Tilkin bu sözleri leyleği hoşnut etti.O da başını kanadının içine aldı.Bunu yapar yapmaz tilki üzerine atladı, onu sarstı ve bir hamlede boynunu kırdı,sonra:
“Ey nefsinin düşmanı!Güvercine akıl öğretmeyi, çare göstermeyi biliyorsun.Kendine niçin öğretmiyorsun da aciz kalıyorsun ve kendini düşmanına teslim ediyorsun?”dedi.
Tilki böylece leyleği öldürdü ve etini yedi.
Kelile ve Dimne
Etiketler:Güvercin Tilki Leylek, kelile ve dimne, Kelile ve Dimne masalı, Kelile ve Dimne masalları