Masal diyarı
Masallar diyarı

Son Yazılar

Facebook Sayfamız

 

Mart 30th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

KIRKBİRİNCİ’NİN MASALI

Eşikler;

varacak yeri,

gidecek yuvası olanlar,

yüreğinde sıla hasreti taşıyanlar için yapılmıştı.

Pinhan

 

Bir ülke ki, adı sanı duyulmamış; bir ülke ki, kitaplarda adına hiiiiç rastlanmamış; bir ülke ki, ninnilerde ona yer verilmemiş; bir ülke ki, masallar bile onu tanıtamamış…

Bir ülke ki, onu bir kişi dilemiş…

Bir ülke ki, adını o bir kişi vermiş: Çonkazat…

 

Çonkazat, yazı kışı bembeyaz karlarla kaplı dağlarla çevrili, büyük bir ovada kurulu bir ülke imiş. Dağlar geçitvermez; sur misali korurmuş ne minik, ne de koccaman olan bu ülkeyi. Ova yemyeşil çayırlarla kaplanırmış yazda, kışta da dağların beyazlığına bürünürmüş.

 

Bir yaz başı, etrafta çiçek kokusu ağaçların, saraydan çıkmış padişah. Orta boylu, üzerinde gök mavisi bir kaftan… Önce bir bakınmış şöyle bir dağlara, ‘çok şükür’ demiş. Sonra bir bakınmış şöyle bir ırmağa, ‘çok şükür’ demiş.  Bir de ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, bakmış, ‘çok şükür’ demiş. Dönmüş saraydan içeri girmiş. Birden çocuk çığlıkları doldurmuş havayı: “masalımızı isteriz… isteriz, isteriz, masalımızı isteriz!!”

Tok ama sevecen bir ses başlamış hergünkü masalı baştan sona anlatmaya:

“Bir varmış, bir yokmuş; yokların az, varların çok olduğu topraklarda birbirlerinden ayrı ayrı yolculuk yapan kırk tane adam varmış. Her birinin geldiği yön başka, geldiği ülke başka, geçmişi başka başka, dinleri başka başka, giysileri başka başkaymış. Sırtlarında minik heybeleri yürür de yürürlermiş sabah akşam. Kaç şehir geçmişler, kaç ülkeyi geride bırakmışlar, kaç kişi onları görmüş de konuşmamışlar… ‘yabancının biri geçti buradan’ diye başlayan cümleyle kaç kişiye onları anlatmışlar bilinmez, bilinmez ama her gören bir diyecek bulmuş işte.

 

Günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları kovalamış. Birgün bu kırk kişiden biri, bir ilkbahar sabahı o mis kokulu ağaçlar arasından kıvrıla kıvrıla akan ırmağın kenarında, bu kırk kişiden birini otururken görmüş. Usulca yanaşmış yanına, ‘gecen haleli, günün güneşli olsun’ demiş. Hiç yüzünü çevirmeden karşılık vermiş adam, ‘her günün anlamlı, evin çatılı olsun’ demiş. Irmağın kenarına o da oturmuş, suyun akışını seyre dalmış.

Bu kırk kişiden üçüncüsü yaklaşmış ırmağa ve onları böyle otururken görmüş kenarda. ‘sofranız beraketli, ağacınız çiçekli olsun’ demiş. Kırk kişinin birincisi, ‘dostun çok, yolun tek olsun’ diye karşılık vermiş. Kırk kişinin ikincisi de, ‘kulakların çok işitsin, dilin az söylesin’ demiş. Kırk kişinin üçüncüsü onları dinledikten sonra ırmağın kenarında bir yer seçip oturmuş, suyun akışına kapılmış. 

 

Kırk kişinin dördüncüsü yanaşmış bu sefer oturanların yanına. ‘kapınız açık, geleniniz çok olsun’ demiş. Birinci, ‘baharın uzun, ömrün bahar olsun’ diye karşılık vermiş. İkincisi, ‘bülbülün şen, gülün al al olsun’ demiş. Ücüncüsü, ‘güneşin sıcak, bulutların yağmurlu olsun’ demiş. Dördüncü de geçmiş oturmuş ırmağın kenarına.

Kırk kişinin beşincisi bu dört kişiyi görüp yanaşmış yanlarına. ‘kavganız az, bileğiniz güçlü olsun’ demiş. Birinci, ‘yolun doğru, suyun arı olsun’ diye karşılık vermiş. İkincisi, ‘kaderin güzel, yüreğin temiz olsun’ demiş. İkincisi, ‘ağacın küçük, kökü sağlam olsun’ demiş. Üçüncüsü, ‘evin sıcak, düşmanın ırak olsun’ demiş. Dördüncüsü, ‘işin rahat, çocukların sağlıklı olsun’ demiş. Beşinci de dinledikten sonra çekilmiş ırmağın kenarına oturmuş.

 

Bu kırk kişinin beşi böyle karşılaşmış bir ırmak kenarında. Bir süre sonra birinci azığını alıp, ‘ötelerden davet var, yola koyulma zamanı’ demiş ve yürümeye başlamış. İkinci de peşisıra doğrulmuş, ‘yol çeker, yel savura savura katar önüne’ demiş birincinin ardına düşmüş. Üçüncü davranmış bu kez, ‘kimi kim bekler bilinmez, o bilinmeze varmak gerek’ demiş ikincinin peşinden gitmiş. Dördüncü kalkarken yerinden ‘gün ola yolculuk bitmeye’ diyerek üçüncünün arkasından yürümüş. Beşinci de ‘gitmelerde bir sır gizli bulmak gerek’ demiş ve dördüncünün ardına takılmış.

Yürümüşler, yürümüşler gün batmış, ay aydan aydınlık salınmış semada, seher vakti ötmüş bir bülbül, devam etmişler yollarına. Beşi peşpeşe böyle giderken bu kırk kişinin altıncısı görmüş onları. Koşmuş yetişmiş. ‘yolunuz düz, adımlarınız sağlam olsun’ demiş. Ses çıkarmamış beşin beşi de. Oluvermişler altı kişi. Köyün birinden geçerken ard arda, pazar yerinde kırmızı güller satan yaşlı bir adam çıkmış karşılarına. Durmamışlar. Önünden usul usul geçerlerken önce birinciye, ‘bir hırkan olsun kırmızı’ diyerek güllerden birini vermiş. İkinciye, ‘bir halın olsun kırmızı’; üçüncüye, ‘bir şalın olsun kırmızı’; dördüncüye, ‘bir perden olsun kırmızı’; beşinciye, ‘bir yorganın olsun kırmızı’; altıncıya, ‘bir elbisen olsun kırmızı’ demiş ve herbirine kırmızı güllerinden birer tane uzatmış. Altısı, ellerinde kırmızı güller hiç ses çıkarmadan devam etmişler yollarına.

Bu kırk kişinin yedincisi güllü adamları görünce sokulmuş usulca yanlarına. ‘gül kokulu sevdalarınız olsun’ demiş ve onlarla yürüyüşüne devam etmiş.

 

Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler büyük bir gölün kıyısına gelmişler. Birinci durmuş önce, elindeki gülü, ‘hırkamı sana hediye ediyorum’ diyerek atmış göle. İkinci, ‘halımı sana hediye ediyorum’demiş; üçüncü, ‘şalımı sana hediye ediyorum’ demiş; dördüncü, ‘perdemi sana hediye ediyorum’ demiş; beşinci, ‘yorganımı sana hediye ediyorum’ demiş; altıncı da, ‘elbisemi sana hediye ediyorum’ demiş… yedinci de eline bakmış boş, ‘ben de tüm kırmızı gülleri senin için diliyorum’ demiş. Kan kırmızı boyanmış göl, gül rengine.

 

Oturmuşlar gölün kıyısına. Bu kırk kişinin sekizincisi uzaktan görmüş bu yedi kişiyi. Yaklaşmış yavaş yavaş. ‘dileğiniz gerçek olsun’ diyerek oturmuş yanlarına.

Birinci, ‘göz var yürek fetheder, yürek var dünyayı besler’ demiş

İkinci, ‘dağı taşı dilsiz belleme, ne der kim bile’ demiş

Üçüncü, ‘bitmeyecek sanma, her şey yiter birgün’ demiş

Dördüncü, ‘kar üstünde iz bırakmak kolay, sen yürekte bırakmaya bak’ demiş

Beşinci, ‘yavaş olsa da işin, doğru olsun sözün’ demiş

Altıncı, ‘ümidini kırma hiçkimsenin, dinle ve sus’ demiş

Yedinci, ‘kapılar kapalı olabilir, sanma içeride biri yok’ demiş…

Sekizinci de oturmuş, gölü seyre dalmış. Onlar böyle göl kıyısında tefekkür ederlerken dokuzuncu çıkagelmiş. ‘vardır her şeyin bir sebebi, sorusuz cevap olur mu’ diyerek oturmuş. Gölde dalga, güneşte ışık, ağaçta meyve, yerde toprak varmış. Onlar yüreklerinde olanı aramaya devam ederlerken böyle, onuncu çıkagelmiş. ‘hükümdar ola adil, etmeye zulüm’ demiş.

Birinci, ‘zulüm odur, yakar kavurur’ demiş

İkinci, ‘ısılık oddadır, sacda değildir’ demiş

Üçüncü, ‘od’un nerede olduğu bilinmez, bazı bazı yürektedir’ demiş

Dördüncü, ‘kimi yürekler dünyayı alır, kimi yüreğe incir çekirdeği sığmaz’ demiş

Beşinci, ‘dünya bir yoldur, her gelen bu yoldan geçer’ demiş

Altıncı, ‘yolun cok kolu vardır, kısa olan değildir her zaman doğru’ demiş

Yedinci, ‘bir doğru var, ya nereden gidile’ demiş

Sekizinci, ‘gitmek kolay, zor olan kalmak’ demiş

Dokuzuncu, ‘zor deyip kaçma, kolay ne var ki’ demiş

Onuncu, ‘her işte var bir hayır’ diyerek oturmuş gölün kenarına. Tam arkalarında yükselen ağacın ardından bir ses duymuşlar. Dönüp bakmışlar, bakmışlar ama kimsecikleri görememişler. Bir-iki dakika ya geçmiş ya geçmemiş aynı sesi tekrar duymuşlar. Onuncu, ağaca daha yakın olduğu için merak içinde ağaca yaklaşmış. Sağına bakmış, soluna bakmış; önüne bakmış, arkasına bakmış; bir de üstüne bakmış… Nafile, kimsecikler yok. Tam geri dönecekmişti ki, aynı sesi işitmiş: ‘ruzba dey  londi, fers binal şöy bek’…

 

Onuncu şaşkın şaşkın bakınmış yine. Yok, hiçbir şey yok. ‘ruzba dey londi, fers binal şöy bek’… Aklından bunun ne anlama gelebileceğini düşünürken, dokuzuncu yaklaşmış arkasından, ‘güneşin battığı yer, yönünüz olsun’ diyor, demiş

Sekizinci, ‘aceleye gerek yok, yakındır’ diyor, demiş

Yedinci, ‘vakit hızla ilerliyor, durmayın’ diyor, demiş

Altıncı, ‘karanlık çökmeden, gölden uzaklaşın’ diyor, demiş

Beşinci, ‘göl taştı, topraklar kayboldu’ diyor, demiş

Dördüncü, ‘orası doğuda, onu bulun’ diyor, demiş

Üçüncü, ‘hangi dağın eteklerinde mavi, orada’ diyor, demiş

İkinci, ‘kırmızıyı boşver, yeşilde her şey’ diyor, demiş

Birinci, ‘siz beni anlayamazsınız; zor,  cok zor’ diyor, demiş arkasını dönüp azığını almış yola koyulmuş.

İkinci, ses çıkarmadan ardına düşmüş birincinin; üçüncü ikincinin, dördüncü üçüncünün, beşinci dördüncünün, altıncı beşincinin, yedinci altıncının, sekizinci yedincinin, dokuzuncu sekizincinin ve onuncu da dokuzuncunun peşisıra yürümeye başlamış. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bir ince dereden geçip, bir dağın yamacısıra ilerlemişler. Kırkın onu, onu bir yerde büyük şehirleri geride bırakıp küçük köylerde konaklamışlar. Hangi hana ayak bastılarsa söz etmemişler; kelamı unutmuş gibi olanı biteni, geleni geçeni dilsiz seyretmişler.

 

Birgün böyle yollarının vardığı bir yerde, küçük bir hana girmişler. Köşelerde bir yerde duran masaya birinci yanaşıp oturmuş, ‘her bir lokmanın şükrünü unutma’ diyerek.

İkinci, ‘şükür etmekten bir an bile vazgeçme’ demiş

 

Üçüncü, ‘sen bilmezsen kıymet vermeyi, halin nice olur düşün’ demiş

Dördüncü, ‘bereketin nerede gizli olduğu bilinmez, dikkatli ol’ demiş

Beşinci, ‘bilmediğin neyse peşinden git’ demiş

Altıncı, ‘zorluklar olmadan kolaylığı anlayamazsın’ demiş

Yedinci, ‘kolayı iyi sanma yanılırsın’ demiş

Sekizinci, ‘yanılmak ne cok hayatta, sen yanılmamaya bak’ demiş

Dokuzuncu, ‘güvenme herkese, önce kişiyi oku’ demiş

Onuncu, ‘kişi özü sözü doğru olmalı’ demiş.

Onlar böyle otururlarken, uzaktan kırkın onbiri onları seyrediyormuş. Yaklaşmış ve ‘en güzeli dostça yaşamak, kavga niye’ diyerek onuncunun yanına oturmuş. Hancı herbirinin önüne birer kase sıcak çorba koyarken, ‘niye yaşar insanoğlu yemek-içmek için’ demiş.

Birinci, ‘mâna var, çözemediğim’ demiş

İkinci, ‘aşk var, yandığım’ demiş

Üçüncü, ‘ölüm var, anlayamadığım’ demiş

Dördüncü, ‘dost var, aradığım’ demiş

Beşinci, ‘yâr var, yüreğime sığdıramadığım’ demiş

Altıncı, ‘kulluk var, yapamadığım’ demiş

Yedinci, ‘âhir var, evvelini göremediğim’ demiş

Sekizinci, ‘şükür var, edemediğim’ demiş

Dokuzuncu, ‘dua var, avuç açamadığım’ demiş

Onuncu, ‘gözyaşı var, dökemediğim’ demiş

Onbirinci, ‘son var, korktuğum’ demiş. Hancı, ‘la havle…’ diyerek işinin başına dönmüş.

 

Kırkın onbiri sıcak çorbalarını sessiz sakin içmişler. Birinci, ‘verdiğin nimetlere…’ deyip heybesinden çıkardığı ak benekli siyah bir boncuğu bırakmış kasenin yanına, doğrulmuş yerinde. İkinci, ‘verdiğin her bir parmağa…’ demiş, kızıl taşlı bir yüzük bırakmış.

Üçüncü, ‘verdiğin yüreğe…’ demiş, küt burunlu bir bıçak bırakmış.

Dördüncü, ‘verdiğin dile…’ demiş, küçük bir şişe bırakmış.

Beşinci, ‘verdiğin akla…’ demiş, gümüş rengi bir kağıt bırakmış.

Altıncı, ‘verdiğin aşka…’ demiş, mavi işlemeli bir mendil bırakmış.

Yedinci, ‘verdiğin varlığa…’ demiş, bir küçük ahşap kutu bırakmış.

Sekizinci, ‘verdiğin zamana…’ demiş, bir küçük torba kum bırakmış.

Dokuzuncu, ‘verdiğin imana…’ demiş, bir kuru dal bırakmış.

Onuncu, ‘verdiğin merhamete…’ demiş, bir toprak kase bırakmış.

Onbirinci, ‘verdiğin küll’e…’ demiş, pamuklu küçük bir kumaş parçası bırakmış ve kırkın onunun ardına düşmüş. Gün bitmiş, ay aydan aydın salınmış semada. Yıldızlar pervane, kandil misali geceye ışık tutmuş. Yollar patika olmuş, çayır olmuş, bozkır olmuş, ova olmuş. Yürümüşler, yürümüşler bir değirmenin yanına varmışlar. Kuyusundan su çekip içmişler. Birinci, ‘su var yaşatır, su var boğar’ diyerek kuyunun yanına oturmuş.

İkinci, ‘su var akar, su var dalgalanır’ demiş

Üçüncü, ‘su var tatlı, su var acı’ demiş

Dördüncü, ‘su var renkli, su var berrak’ demiş

Beşinci, ‘su var kayar, su var damlar’ demiş

Altıncı, ‘su var uçar, su var kalır’ demiş

Yedinci, ‘su var yıkar, su var yakar’ demiş

Sekizinci, ‘su var taşar, su var düşer’ demiş

Dokuzuncu, ‘su var bakar, su var çeker’ demiş

Onuncu, ‘su var sazlı, su var çiçekli’ demiş

Onbirinci, ‘su var kokulu, su var tuzlu’ demiş ve herbiri kuyunun etrafına dizilmiş.

Değirmenden bir adam onları seyretmiş uzaktan uzaktan. Varmış yanlarına, ‘içtiğiniz su, helal olsun’ demiş. O da oturmuş kırkın onbirinin yanına. Olmuşlar oniki. Uzakta bir yerlerde güneş gizlenmiş dağların ardına, uzakta bir yerlerde güneş doğmuş tüm ihtişamıyla.

Birinci kalkmış ayağa ilk, ‘bulmalı insan aradığını’ diyerek.

İkinci ardısıra doğrulurken, ‘bir de ne aradığını bilse’ demiş

Üçüncü, ‘bir de aradığının nerede olduğunu bilse’ demiş

Dördüncü, ‘öyle çok bilinmeyen var ki, hangisinden başlamalı’ demiş

Beşinci, ‘dağa çarpan yürek, iflah olmaz’ demiş

Altıncı, ‘sevda sevda dolandı yürek, mecnuna döndü’ demiş

Yedinci, ‘boş yürekte fesat gezinir’ demiş

Sekizinci, ‘verme sevgini bir değmeze’ demiş

Dokuzuncu, ‘ağla gönlüm, yırtıl yüreğim, ne çare’ demiş

Onuncu, ‘her yerde, her şeyde bir son mutlaka var’ demiş

Onbirinci, ‘azda karar kıl, ne istediğini bil’ demiş

Onikinci, ‘işle yüreğini, gören hayran olsun’ demiş ve kırkın onbirinin arkasından yürümeye koyulmus. Üç çam ormanını boydan boya geçmişler. Ara ara sincaplarla karşılaşmışlar, ara ara tavşanlar kaçmış önlerinden. Durmamışlar. Ormancının biri görmüş onları böyle ard arda yürürlerken. ‘ırak yoldan gelir gibisiniz; yolunuz düz, yokuşunuz iniş olsun’ demiş.

Birinci, ‘o yerler ırak değil, artık dönüşsüz’ demiş

İkinci, ‘hangi yana baksam, çaresiz’ demiş

Üçüncü, ‘ileride olan biten, belirsiz’ demiş

Dördüncü, ‘bir yol ki, bitimsiz’ demiş

Beşinci, ‘gördüğüm işler, biçimsiz’ demiş

Altıncı, ‘var mıdır sevda, çilesiz’ demiş

Yedinci, ‘varamaz kimse, aşksız’ demiş

Sekizinci, ‘aşk olmadan bu dizler, dermansız’ demiş

Dokuzuncu, ‘hiçbir lezzet, lezzet değil, acısız’ demiş

Onuncu, ‘dost var mıdır, dostsuz’ demiş

Onbirinci, ‘yürek yürek değildir, sevdasız’ demiş

Onikinci, ‘nice ölümler var, figansız’ demiş. Ormancı şöyle bir bakmış kırkın onikisine, önünden bir bir geçerlerken. ‘Allah Allah, bu ne iştir anlamadım’ demiş ve işine dönmüş.

 

Ağaçların arasında dolanmışlar, dolanmışlar; sonunda bir minik derenin yanına çökmüşler. Birinci, ‘bu güzellikler bir yansımadır’ demiş

İkinci, ‘asl olana bu gözler dayanmaz’ demiş

Üçüncü, ‘görünen, bir hayal dünyasıdır’ demiş

Dördüncü, ‘yoklar gerçekten yok mudur’ demiş

Beşinci, ‘ya varlar, varlar gerçekten var mıdır’ demiş

Altıncı, ‘akıl boş levhaydı, dileyen dilediğini yazdı’ demiş

Yedinci, ‘bir de ötelerin ötesi var, bilmediğim’ demiş

Sekizinci, ‘yükü öyle ağır ki yürek dayanamıyor’ demiş

Dokuzuncu, ‘sözün bittiği yerde gerçek dil konuşur’ demiş

Onuncu, ‘evreni oku, onda neler gizli’ demiş

Onbirinci, ‘ya şu gök, direkleri nerededir’ demiş

Onikinci, ‘yeraltı başka alem, yerüstü başka…’ demiş dalıp gitmiş suyun şırıltısına. Bir kuş gelip konmuş ağacın dalına, bir kuş uçmuş gitmiş başka ağaçlara. Mevsimin rengi yeşilmiş, sevdanın belli değil…

Onikinci kalkmış ilk ayağa, ‘susturamıyorum şu yüreği’ diyerek

Onbirinci, ‘ben sevdamı bilmem, o da beni bilmez’ demiş

Onuncu, ‘sesin nereden geleceği belli olmaz’ demiş

Dokuzuncu, ‘suda yürü batma, ateşe bas yanma’ demiş

Sekizinci, ‘yanarsan bir şeye yan, gerisi yalan’ demiş

Yedinci, ‘tacım olsa neye yarar, tahtım olmayınca’ demiş

Altıncı, ‘her şey bir avuç toprak’ demiş

Beşinci, ‘incinmeye yürek, incitmeye’ demiş

Dördüncü, ‘dalga dalga kıyıya vursam, kum olup aksam’ demiş

Üçüncü, ‘aktı bu gönül, kim durdura’ demiş

İkinci, ‘gönlü hoş eyleyeni, yedi kat gök tanır’ demiş

Birinci, ‘ilim olsa gerek kazmakla dibi görünmez’ demiş ve ard arda, önde kırkın onikincisi, arkada kırkın birincisi ayaklar nereye çekerse oraya yürümeye koyulmuşlar yine. Kulübeler çıkmış karşılarına, yayla kulubeleri. Al yanaklı çocuklar durup bakmışlar bu oniki garip insana, fısıldaşmışlar. Biri, ‘bunlar o masaldaki oniki asker’ demiş

Diğeri, ‘yok yok ne askeri, bunlar olsa olsa doğunun oniki dervişidir’ demiş

Bir diğeri, ‘ne asker, ne derviş bunlar bozkırın oniki dilencisi’ demiş

Başka biri, ‘hayır, bunlar o büyük devletin oniki elçisi’ demiş

Diğer biri, ‘bunlar oniki ayın oniki ismi’ demiş. Kırkın onikisi tepenin ardında kaybolana kadar seyretmişler çocuklar onları bir şeyler hayal ederek onlara dair ve dalmışlar oyuna, çarçabuk unutmuşlar gördüklerini.

 

Bir gençkız çıkmış karşılarına kırkın onikisinin. Elinde bir kova su varmış. Merak etmiş isimlerini, soruvermiş. ‘deyiverin adınız nedir?’

Onikinci, ‘sabır’ diyerek geçmiş kızın önünden

Onbirinci, ‘tevekkül’ demiş geçmiş

Onuncu, ‘rıza’ demiş geçmiş

Dokuzuncu, ‘niyet’ demiş geçmiş

Sekizinci, ‘remz’ demiş geçmiş

Yedinci, ‘itaat’ demiş geçmiş

Altıncı, ‘alamet’ demiş geçmiş

Beşinci, ‘lutf’ demiş geçmiş

Dördüncü, ‘idrak’ demiş geçmiş

Üçüncü, ‘karar’ demiş geçmiş

İkinci, ‘nimet’ demiş geçmiş

Birinci, ‘muhabbet’ demiş geçmiş. Kız bakakalmış arkalarından. Ne nedir anlayamamış. İsimlerin garipliğine mi takılmiş, isimlerin anlamına mı… kimse bilememiş.

 

Tepeleri bir bir geçmiş kırkın onikisi, bastıkları her yer yol olmuş onlara. Kırkın onüçüncüsü, kırkın onikisini böyle tepe tepe aşarken görmüş. Birincinin ardından ilerlemiş. Olmuşlar kırkın onüçü. Günler geçmiş, toprak bir kızıllaşmış, bir sararmış. Bir otlanmış, bir çoraklaşmış… Çorak topraklardan kırkın ondördüncüsü onüçüncünün ardına takılmış. Olmuşlar kırkın ondördü. Günlerce ne ses çıkmış birinden, ne bir kelime.

Yürümüşler, yürümüşler. Kırkın ondördü boncuk gibi dizilmişler. Köyler geçmişler, şehirler geçmişler. İnsanlar onları görmüşler, onlar insanları görmemişler. Lal olmuş gibi hallerinden, insanlar tedirgin olmuşlar. Şehrin birinde, bir meydandan geçerlerken insanların yüksekçe bir yerin çevresinde toplandığını farketmişler. Topluluk arasından, sırayla birilerinin o yüksek yere çıkıp bir şeyler söylediğine, sonra sırayı başkasına bırakarak aşağı indiğine şahit olmuşlar. Durmuşlar. Uzaktan seyretmeye başlamış kırkın ondördü.

 

Yaşlıca bir adam çıkmış, ‘gerçek vardır bilinmez, gerçek vardır gizlenir’ demiş

Bir kadın, ‘gerçeklere kim set çeke, sonu acı’ demiş

Bir çocuk, ‘benim gerçeğim oyun sopamın ucunda’ demiş

Bir gençkız, ‘gerçeğin bilinmesine hizmet et’ demiş

Bir nine, ‘gerçek belki çiçeğin kokusunda, belki kuşun kanadında’ demiş

Bir adam, ‘gerçek hangi ağacın meyvesi, hangi toprağın rengi’ demiş

Birinci kalkmış ayağa ilkin, ‘her bilinen gerçek midir’ demiş yürümeye başlamış

İkinci, ‘set ol kötülüğe, set ol zulme’ demiş birincinin ardına düşmüş

Üçüncü, ‘zulüm gerçeği örten en acı giysidir’ demiş

Dördüncü, ‘öyle bir giysi seç ki kendine hesabı kolay olsun’ demiş

Beşinci, ‘hesabı nasıl kaldırır yürek’ demiş

Altıncı, ‘yürek hassastır, lakin gücü de vardır’ demiş

Yedinci, ‘güç doğru yerde kullanılmalı’ demiş

Sekizinci, ‘doğruyu bulmak içindir akıl’ demiş

Dokuzuncu, ‘akıl herkeste var, lakin kullanan az’ demiş

Onuncu, ‘azda bereket gizli olabilir’ demiş

Onbirinci, ‘bereket toprakta, toprak her şeyi temizler’ demiş

Onikinci, ‘toprak ne söyler, anlayana her şey’ demiş

Onüçüncü, ‘anlam bir gizli sır’ demiş

Ondördüncü, ‘sır öyle çok ki bu alemde, alemin sırrı da bir başka’ demiş ve kırkın ondördü yine ard arda dizilmişler.

 

Meydandaki topluluk onları hayret içinde ve sessizce dinlemişler. Birden aralarından on kişinin öne çıktığını görmüşler. Bu on kişinin birincisi, ‘yolum ardınızda belki, bir de sizinle söyleşelim’ demiş kırkın onbeşincisi olarak ondördüncünün arkasından yürümeye başlamış. İkinci, ‘buralarda değil belki aradığım, bir de uzakları denemeli’ demiş ilerlemiş kırkın onaltıncısı olarak.

Üçüncü, ‘bulana dek dönmek yok’ demiş, onyedinci olmuş.

Dördüncü, ‘zaman geçiyor, ben hala tedirginliğimi çözemedim’ demiş, onsekizinci olmuş.

Beşinci, ‘gece ile gündüzün var mı anlamını bilen’ demiş, ondokuzuncu olmuş.

Altıncı, ‘ya göklerin direklerini gören var mı’ demiş, yirminci olmuş.

Yedinci, ‘ya nehirlerin nereye aktığını bilen var mı’ demiş, yirmibirinci olmuş.

Sekizinci, ‘ya yıldızlar neden süslerler göğü’ demiş, yirmiikinci olmuş.

Dokuzuncu, ‘sora sora mı öğrenir insan, göre göre mi’ demiş, yirmiüçüncü olmuş.

Onuncu, ‘hakikat nerede gizlidir ki, bulan var mıdır’ demiş ve kırkın yirmidördüncüsü olmuş.

 

Kırkın yirmidördü yavaş yavaş uzaklaşırken, meydandaki insanlar anlamamışlar bu on kişinin neden diğerlerinin peşinden gittiklerini. Bir adam, ‘kalmak mı çözüm, gitmek mi’ demiş başını sallaya sallaya uzaklaşmış oradan. Bir dede ellerinin titremesini durdurmaya çalışırken, ‘bir ömür geçti işte yeryüzünde, sırtımda bir kambur var, defterimse dolu’ demiş ve bastonuna tutuna tutuna sokaklardan birine yönelmiş. Bir kadın, ‘ağladım çokça, ne işe yaradı dövünmek, böyle geçiyor ömür’ demiş bir çocuğu kucağına alıp gitmiş oradan. Herkes dönüp konuşma taşına bakmış. Bir gençkız, ‘konuşmak iyi, fakat bir dinleyen olmalı, bir anlayan olmalı’ demiş koşarak uzaklaşmış. Sonra bir bir dağılmışlar meydandakiler, başları eğik. Biri mırıldanmış kendi kendine, ‘sora sora mı bulur insan, yoksa sora sora mı kaybolur’…

 

Günler geçmiş, kırkın yirmidördü hangi yöne yöneldiklerine bile bakmadan ilerlemişler ağır ağır. Bir gölge ardlarından ilerliyormuş çok zamandır, farketmemişler ya da farketmişler de ilgilenmemişler gölgenin sahibiyle. Yürümüşler, yürümüşler. Bir saray çıkmış karşılarına. Bahçe duvarları dimdik uzanıyormuş göğe. Kapılar kapalıymış. Kimsecikler görünmüyormuş etrafta. Oturmuşlar saray bahçesinin duvarlarından birinin önüne. Ağaçların gölgesi serin, güneş sıcakmış. Nereden geldiği bilinmeyen biri geçmiş karşılarına oturmuş, ‘Dünya yürümekle bitmez’ diyerek. Birinci, ‘her şeyin bitmesi gerekir mi’ demiş. İkinci, ‘ölüm müdür bitim, yoksa ölüm müdür başlangıç’ demiş. Üçüncü, ‘başı sonu belli olmayan bir yerde miyiz’ demiş. Dördüncü, ‘yer yurt neye gerek, yürek huzur bulmadıktan sonra’ demiş. Beşinci, ‘yurt var çeker kendine, yurt var iter dışarı’ demiş. Altıncı, ‘içte bin olmak, dışta bir’ demiş. Yedinci, ‘bir olsa yürekler, kalır mı zulüm’ demiş. Sekizinci, ‘zulme kapı aralayanın vay haline’ demiş. Dokuzuncu, ‘kapılar çok, hangisini açacağın önemli’ demiş. Onuncu, ‘hangi kapıdan girersen gir, yüreğin çıkacaktır karşına’ demiş. Onbirinci, ‘yürekten kaçarbilir mi insan’ demiş. Onikinci, ‘kaçmak çözüm müdür ya’ demiş. Onüçüncü, ‘her çözüm başka bir karmaşa değil midir’ demiş. Ondördüncü, ‘en büyük karmaşayı yürek yaşar, ya kimdir onu karıştıran’ demiş.

 

Bir başkası çıka gelmiş o ara. Geçmiş karşılarına oturmuş, diğerinin yanına, ‘sözleri iyi seçmeli insan’ diyerek. Onbeşinci, ‘söz var uçar, söz var dolaşır dilden dile’ demiş. Onaltıncı, ‘dil var acı, dil var tatlı’ demiş. Onyedinci, ‘dil var sessiz, dil var feryat feryat’ demiş. Onsekizinci, ‘dil var yakar, dil var söndürür’ demiş. Ondokozuncu, ‘dil var sürükler, dil var boğar’ demiş. Yirminci, ‘dil bilmezden uzak ola insan’ demiş. Bir başkası çıkagelmiş, ikisinin yanına oturmuş, ‘dilin söylediğini duymalı kulak’ diyerek. Yirmibirinci, ‘dili anlayan var, dili duyan bir de’ demiş. Yirmiikinci, ‘kulak duysun, dil söylemesin’ demiş. Yirmiüçüncü, ‘dokuzuncu boğumda durmalı söz’ demiş. Yirmidiördüncü, ‘söz var dünya peşinden gider, söz var bir kulaktan girer bir kulaktan çıkar’ demiş. Bir başkası gelmiş üçünün yanına oturmuş, ‘insan hangi sözün ardına düşeceğini iyi bilmeli’ demiş. Susmuşlar. Susmuşlar. Önce birinci doğrulmuş yerinden. Yürümüş. Hepsi bir olmuşlar yürümede. Kırkın yirmidördü olmuş kırkın yirmisekizi. Sarayın kapısına gelmişler. Kapı o sıra açılıvermiş. Kimseleri görememişler, lakin bu kapının açılmasını bir davet saymışlar. Hep bir olup kırkın yirmisekizi sarayın muhteşem behçesinde buluvermişler kendilerini. Kelam az gele bu bahçeyi tarife. Susmuşlar. Bakmışlar bir, o kadar.

 

Yürümüşler yürümüşler bir başka kapı daha onlar varmadan usul usul açılmaya başlamış. Bu kapı da bir başka bahçenin kapısıyımış. İlk bahçenin rengi koyu yeşil, kokusu çam kokusunu andırırmış. İkinci bahçe kızıl renkte, meyveli ağaçlarla doluymuş. Yürümüşler. Koku insanı başka alemlere götürür gibiymiş. Yürümüşler. ‘Dünya mıdır insanı büyüleyen böyle’ diye düşünmüşler. Kırkın yirmisekizi hayran mı şaşkın mı belli değil.

Bir başka kapının yanına varmışlar, ama bu kapı açılmamış nedense diğer iki kapı gibi. Bakmışlar bakmışlar bakmışlar… Açan olmamış kapıyı. Davetsiz yere girmekte ısrara ne gerek demiş duvar dibine oturmuşlar. Biri, nereden geldiği belli olmayan biri yanlarına yanaşmış. ‘Hazır olun, gücünüzü toplayın, zor olandan kaçmayın, direnin’ demiş ve birden kanatlanıp kuş olmup uçmuş gökyüzüne. Kırkın yirmisekizi sus pus ne düşüneceklerini bile şaşırmışlar.

 

Aradan epey bir zaman geçmiş, gün batmak üzereyken kapının açıldığını farketmişler. Kırkın yirmisekizi vakit geldi demek diye düşünerek kalkmışlar oturdukları yerden. Bu sefer kapıdan geçer geçmez kendilerini bekleyen bir dizi askerin olduğunu görmüşler. Selam vermiş askerler kırkın yirmisekizine. Selam almış kırkın yirmisekizi de. ‘buyrun’ diyerek yol göstermiş askerler. Kimse sormamış, kimse de soru beklemiyormuş zaten.

 

Bahçenin çimlerine yerleştirilmiş yuvarlak taşların üzerine basa basa ağaçların arasında ilerlemişler askerler ve kırkın yirmisekizi. Bir süre sonra dev bir saray görünür olmuş yaprak aralarından. Durmamış kimse binaya doğru yürümeye devam etmişler. Dev basamaklardan bir bir-bir bir çıkarak saraya girmişler. Padişah onları bekliyormuş. Tez haber uçuranları varmış meğer.

 

Hemen huzura alınmışlar. Padişah hemen konuya girmiş. ‘Elimizde on iki cümle var. Her cümlenin yarısı var, yarısı yok. Tamamı eksik cümleler. Bu cümlelerin tamamlanıp büyük sırrın çözülmesi gerekiyor. Bu sır çözülmezse kızım Nerva asla mutlu olamayacak. Sarayımızda bu iş için bulunan oniki kişi var. Her birine bir cümle düşüyor. Fakat üç aydır bir cümleyi bile tamamlayan olmadı. Vakit azalıyor. Nerva onsekiz yaşına bastığı gün bu cümlelerin tamamlanmış olması gerekiyor. Sizin bize yardımcı olabileceğinizi düşünüyoruz. Bu yüzden buradasınız. Dilerim yapabilirsiniz.’

 

Kırkın yirmisekizi pek olandan bir şey anlamasa da yardım edebilmeyi ümid etmiş. Emriyle padişahın yarım bırakılmış cümleler bir bir okunmuş. Ne yaprak oynamış, ne kuş uçmuş bir yerden bir yere. Ta ki oniki eksik cümle söylenene dek.

 

1- Halka, bir nokta idi başlangıçta

2- Nokta dediğin ısırılmamış, dişlenmemiş bir elma

3- Hafıza elmayı hikaye eder kuytularda

4- Nasılsa karışacak ten türaba

5- Vuslatın yolu nedir bir de biz bilelim dersen

6- Ne kadar çok yürek varsa çarpan

7- Halka dediğin tepeden tırnağa aşktır

8- Madem ki alem adem, adem de alem içindedir

9- La-mekanız, bi-mekanız

10- Adem manaya derler

11- Hızlanır nokta

12- Kül oluruz yana yana

Bir sessizlik, noktası olmuş eksik cümlelerin. Oniki cümlede varsa bir sır çözülmelidir. Varsa bu sırrın bir çözümü bulunmalıdır. Sır dediğin çözülmek içindir. Her sırrın olmalıdır bir anahtarı. Anahtar belki her kapıyı açmaz. Ama her kapının vardır bir anahtarı. Bulunmalıdır.

 

Kırkın yirmisekizi askerlerin gösterdiği geniş bir salona meyletmişler usul usul. Yüzlerce kişinin rahatlıkla konuk edilebileceği bu salonda herkes bir köşe seçmiş yerleşmiş. Ardından oniki kişi girmiş salona. Olmuşlar kırk kişi. Her kişinin elinde cümleler, düşünmeye koyulmuşlar.

 

İlkin kırkın birincisi; ‘Halka, bir nokta idi başlangıçta, ne küçüktü ne büyük’ demiş.

İkinci, ‘ne yerdeydi ne arşta çünkü sadece o vardı’ demiş

Üçüncü, ‘Nokta dediğin ısırılmamış, dişlenmemiş bir elma; elma diri, elma sulu ve kan kırmızıydı’ demiş

Dördüncü, ‘ne zaman ki diş geçirildi elmaya, ne zaman ki o kırmızı cevher oldu ikipare’ demiş

Beşinci, ‘ben, sen davası çıktı ortaya ayrı düştük gayrı düştük’ demiş

Altıncı, ‘vakit yitirmeden dönelim dersen sılaya, bir iken çok olduk’ demiş

Yedinci, ‘çok iken bir olalım dersen hatırla’ demiş

Sekizinci, ‘Hafıza elmayı hikaye eder kuytularda, kuytularda işimiz ne varalım meydana’ demiş

Dokuzuncu, ‘varalım dersen meydana, varıp da konuşturalım dili olmayan kitabı’ demiş

Onuncu, ‘bil ki dervişlik dediğin ne hırkadadır ne taçta’ demiş

Onbirinci, ‘inci sedef lal u gevher beri dursun’ demiş

Onikinci, ‘Nasılsa karışacak ten türaba, yeter ki sen seni bil sen seni’ demiş

Onüçüncü, ‘ne de olsa derya ummandır balığa, kendinde gör onsekizbin alemi’ demiş

Ondördüncü, ‘fehmeylemekse maksadın bu sırrı, bedehu duralım dara’ demiş

Onbeşinci, ‘Vuslatın yolu nedir bir de biz bilelim dersen, lüzum yoktur yola yordama’ demiş

Onaltıncı, ‘Ne kadar çok yürek varsa çarpan, ne kadar çok gönül gözü varsa dost cemaline müptela’ demiş

Onyedinci, ‘o kadar çok yol yordam var demektir’ demiş

Onsekizinci, ‘var kendin hesapla’ demiş

Ondokuzuncu, ‘kimileri hesap kimileri feryat ederken, döner durur halka’ demiş

Yirminci, ‘Halka dediğin tepeden tırnağa aşktır, orada yer yoktur gazaba’ demiş

Yirmibirinci, ‘ben dönerim o döner halka döner’ demiş

Yirmiikinci, ‘öyle bir halkadır ki bu kimsecikleri bırakmaz dışında’ demiş

Yirmiüçüncü, ‘haber salın börtü böceğe, kurda kuşa, yedi iklim, köşe bucağa ve burnumuzun dibinde gizlenen Kaf dağına’ demiş

Yirmidördüncü, ‘kardeşiz cümle mahluka’ demiş

Yirmibeşinci, ‘Madem ki alem adem, adem de alem içindedir, yetmiş iki millete bakarız aynı nazarla’ demiş

Yirmialtıncı, ‘ballar balını bulmak için, kolkola girip bir öne bir arkaya’ demiş

Yirmiyedinci, ‘kovanımızı yağma etmek için, ‘hu’ çekmek her nefes alışta’ demiş

Yirmisekizinci, ‘La-mekanız, bi-mekanız, kah orada kah burada’ demiş

Yirmidokuzuncu, ‘el, ayak, baş, suret ile kaş değil’ demiş

Otuzuncu, ‘Adem manaya derler, mana ki noktada saklıdır’ demiş

Otuzbirinci, ‘nokta ki kadrince kadirdir’ demiş

Otuzikinci, ‘ve dahi dört kitabın elifbasıdır’ demiş

Otuzüçüncü, ‘dervişlik davası güdene, rıza lokmasını zoraki sindirene bir çift lafımız vardır’ demiş

Otuzdördüncü, ‘Hızlanır nokta, döner nokta’ demiş

Otuzbeşinci, ‘bir feryat kopar bağrından’ demiş

Otuzaltıncı, ‘Kül oluruz yana yana, ben sen gider’ demiş
Otuzyedinci, ‘can canan gider’ demiş
Otuzsekizinci, ‘aşık maşuk biter’ demiş
Otuzdokuzuncu, ‘nokta halkaya devreder’ demiş
Kırkıncı, ‘öyleyse ne başlangıç, ne son’ demiş

Sözler tamamlanmış böylece. O sırada kapı açılmış biri girmiş koccaman salona. Bakınmadan sağa sola, ‘sadece bir orta nokta’ demiş ve bir kenara oturmuş. Olmuşlar kırkbir kişi. Söylenenler katiplerce kaleme alınıp doğruca padişaha sunulmuş.

Nerva ol mekanda mutlu mesud, padişah mutmain yolcu etmişler kırkbir kişiyi saraydan. Demişler ‘sarayımız büyük, herdaim burada yaşayın’

 

Kabul görmemiş bu talep. ‘bir karşılık vermemiz lazım, dileyin’ demişler. Kırkın kırkı susmuş, kırkın kırkbirincisi bir adım öne çıkmış. ‘affedin ama şu geniş topraklarınızda küçücük bir toprak parçası bahşetseniz de bir ülke kursak kırkbirimiz bir yerde’

 

Kırkbirincinin bu isteği hayret ki kabul edilmiş.

Dervişlere verilen ülke…

Bir ülke ki, adı sanı duyulmamış; bir ülke ki, kitaplarda adına hiiiiç rastlanmamış; bir ülke ki, ninnilerde ona yer verilmemiş; bir ülke ki, masallar bile onu tanıtamamış…

Bir ülke ki, onu bir kişi dilemiş, kırkbir kişiye mesken olmuş…

Bir ülke ki, adını kırkbirinci kişi vermiş: Çonkazat…

 

Bu masal da burada bitmiş

Az gitmiş, uz gitmiş

Dünya alem gezinmiş

Dilden dile geçmiş….

 

Naz Ferniba

 

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , ,

Mart 11th, 2009 | in Masal diyarı | Yorum Yapin

asker

BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT

Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda… Yarım mil ötede Toygun Paşa’nın
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,
ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapısının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar… yıkılmaz bir ölüm seddi halinde “Kızılelma” yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı.
Kuru Kadı içini çekti. Sonra “Ah…” dedi. İncecik, sinirli boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa… bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine gitmiş… Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin’e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş,
Toygun Paşa’nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal’den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: “Palanka… amma
topu tüfeği kaç kişi?” dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:
- Oynamayın şu hayvanla…
Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı’dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir
şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona “bizim yarasa” derdi.
Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .
- Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı’nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar’a bak-
tı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.Kalbinde ağır bir elem duydu. “Hayırdır inşallah” dedi.Canı o kadar sıkılıyordu ki… Elleri arkasında, başı
önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında kayboldu.
… Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakit ki gibi yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölge-
den eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu.
- Hey, çavuşbaşı… Hey!…
Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa
rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:
- Ne var?
- Kaleden düşman çıkıyor.
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu.
- Bize geliyorlar… dedi:
Çavuşa döndü:
- Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu.
Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyült-
tü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler? Kendisiyle beraber yüz on dört kişi… “Ama, yine haklarından geliriz!”
dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen “haber topları”nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza uğrayan bir palanka hemen “İşaret topu” atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.
Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzeninegirmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe
bağırdılar:
- Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız?
Kuru Kadı:
- Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de “deli” derlerdi: Deli Mehmet,Deli Hüsrev… Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanları gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama
hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil’at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: “İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil’at nadanları sevindirir…” derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.
Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar,
kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar… alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.
Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak ke-
sildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini söyledi.
Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin’di.
Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal’in “Vire
ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil”e, Zebur’a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiç-
bir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.
Kuru Kadı:
- Pekâlâ!… Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, kararımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı
gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.
Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çekildi:
- İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüz
on kişiden ibaret olduğumuzu anlamış… üzerimize iki
bin kişi ile geldi. Teklif ettiği “Vire”yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın!
Kimsenin eli kalkmadı.
- Öyleyse hazır olalım. Haydi…
Bir gürültüdür koptu;
- Hazırız…
- Hepimiz, hepimiz…
- Hepimiz, hepimiz hazırız.
- Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.
-(~klanmı~ havlı_
- Yatağanlanmız keskin…
- Bugün nusret bizim.
- Amin, amin…
Kuru Kadı, “Ey alemlerin rabbi” diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi,
yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:
- Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletlidir. Gel… Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu
at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.
Kuru Kadı’nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldu-
lar… bir ağızdan.
- Aç bize kapıyı, aç… diye bağırmaya başladılar.Kuru Kadı’nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile
titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir
ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.
- Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım
sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda
olsun… Özellikle yarın kurban bayramı… Fakat bakınız maksadım ne? Bugün cuma… hem de arife. Bugün
hacılarımız Arafat’ta, diğer mü’minler camilerde bizim
gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler… Bunda şüphesi olan var mı?
- Hayır.
- Hayır, asla…
- Hayır.
- O halde münasip olan budur ki, biz de namazla-
rımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua
edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım… Ne dersiniz?
- Hay hay!
- Uygun…
- Pekâlâ!
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdu-
lar. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin’in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri “Vire” münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.
Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan “işaret
topları” işitildi. Bu, “Biz, dörtnala geliyoruz” demekti.
Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri
“Allah, Allah” naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi
fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu.
Ovada, Grijgal’e gelen yollardan bir toz dumanıdır
kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığı-
nı anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak
beş on gaziydi.
… Bozgun başladı.
Deli Mehmet’le Deli Hüsrevin takımları düşmanı
kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini
atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin’inalayına dalmış kesiyor, kesiyor… inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.
Kuru Kadı’nın gözleri Deli Mehmet’i aradı.
Bakındı, bakındı.
Göremedi.
Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yereuzanmıştı… Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı… Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu
uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğ-
ruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı… Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağınyor,
- Mehmet, Mehmet!… Canını verdin!… Bâşını
verme Mehmet!…
Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki… Kuru Kadı: “Vah Deli Mehmet’miş!” diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım
kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını
gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye
yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki… Lanetli hemen
yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet’in başsız vü-
cudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı’dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev,
- Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı’ya doğru koşarak sordu.
- Nasıl, gördün mü bu civanı?
- Görmedin mi?
Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu
dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki
ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı.
- Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya.
Düşman kaçıyor… Deli Hüsrev’in kalkması Kuru Kadı’yı baştan can verdi, “Allah Allah” diyerek ileri atıldı.
Mücahitlere karıştı.
Cenk akşama kadar sürdü.
Er meydanının kanlı yüzüne “gece siyah saçlarını”
dağıtırken çağırıcının
- Gaziler hisara!
Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kan-
lar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarıda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti… Toplattığı şehitleri hisarın önündeki mey-
dana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet’in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu.
Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Butaze mezarın başına çöktü. Ezberden “Yasin” okumağabaşladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palanka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet’in kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyordu. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu nurun içinde kaldı. Kuru Kadı’nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.
Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış
gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:
- Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir.
Kuru Kadı’nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.
Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev’in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu di-
ye… Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir türkü söylüyordu. Seslendi:
- Hüsrev.
- Efendim?…
Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı,
başı kabak Deli Hüsrev… daha Kuru Kadı bir şey sormadan,
- Gördün mü Deli Mehmet’in zevkini? dedi.
- Siz de benim gibi buradan gördünüz mü?
- “Gözlüye hotti gizli yoktur!”
Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı.

Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet’in mezarına koştu. Artık bütün günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın
daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu.
Grijgal’de, komşu palankalarda Kuru Kadı için “Deli oldu” diyorlardı. Her an “sonsuzluk” badesini içmiş
ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan için-
de yaşıyordu. Fakat nasıl “deniz çanağa sığmaz”sa,onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta
daha ileri gitti, çok iyi okuduğu “Mevlid-i Şerif” lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan düzdü.
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet’in yeşil nurdan mezarı içinde sürdüğü ilahi
zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda dolaşırken Deli Hüsreve rast geldi. Meğer o da gezini-
yormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı’nın arkasına dokundu.
- Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin?
Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın…
Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı:
- Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet
uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum
ne hikmettir? İçinde benimle senden başka onu gören
oldu mu?
- Bir gören daha var. O “can” herkese görünmez.
- Kimdir?
- Bilemezsin…
- Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük?
- a şehitlik müjdesidir!” İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!…
Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle
berbat oldu ki… kendisini o kadar seven Vali Ahmet
Bey bile Budin’den gelince, onun hallerine dayanamadı.Nihayet “bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz” diye geriye göndermeye mecbur oldu.Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal
hisarında bile herkes Kuru Kadı’yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.
On iki sene sonra…
Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyunuzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası nere-
sinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı.
O vakit birçok gazilerin “gayb ordusundan imdada gelmiş bir veli” sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı..?

Etiketler:, , , , ,

Sitemiz Google aramalarında : Masal dinle, Masal diyarı , Masal, Masallar ve Sesli masal kelimelerince öncülük etmektedir. Oyun sitemiz Oyun ingilizce masal bölümüne girmek için: ingilizce masallar