
Uçan Sandık
Uçan sandık masalı bir Hans Christian Andersen Masalıdır.
Bir zamanlar bir tüccar var mış; öyle zengin, öyle zenginmiş ki, istese bütün caddeleri, sokakları gümüş paralarla kaplatabilirmiş. Ama böyle bir şey yapmamış tabii; parasını nerede kullanacağını gayet iyi bilirmiş çünkü. Cebinden bir kuruş çıkarsa, mutlaka iki kuruş kazanırmış karşılığında. Evet, bu adam akıllı bir tüccarmış, ama herkes gibi o da ölmüş sonunda.
Bütün mirası oğluna kalmış. Tüccarın oğlu parayı har vurup harman savurmaya başlamış; her gece maskeli balolara gitmiş, kağıt paralardan uçurtmalar yapıp uçurmuş, altın paraları taş yerine kullanıp suda kaydırıp eğlenmiş. Tabii serveti kısa zamanda suyunu çekmiş; bir avuç bozuk para, bir çift eski terlik ve yırtık pırtık bir hırkadan başka hiçbir şeyi kalmamış. Derken, arkadaşları da birer birer uzaklaşmışlar çevresinden, çünkü onun gibi sefil biriyle görünmek istemiyorlarmış. Sadece iyi yürekli bir arkadaşı ona eski bir sandık yollamış ve Pılı pırtını içine koyarsın demiş. İyi güzel de, bizimkinin sandığa koyacak hiçbir şeyi yokmuş ki O yüzden kendisi girip oturmuş sandığın içine.
Ama bu sandık, bizim bildiğimiz sandıklardan değilmiş meğer Kilidine dokunur dokunmaz, uçmaya başlıyormuş. Tüccarın oğlu kilide parmağını bastırınca, sandık evin bacasından hop! diye fırlayıp havalanmış ve bulutların arasında ilerlemeye başlamış. Ama uçarken de tehlikeli biçimde çatırdıyormuş. Delikanlı, sandık parçalanacak ve aşağı düşeceğim diye büyük bir korkuya kapılmış. Allah’tan böyle bir şey olmamış. Uçmuş, uçmuş, dağlar tepeler aşmış, sonunda Türklerin diyarına varmış. Yere inince sandığı ormanda kuru yaprakların altına saklamış, sonra da kentin yolunu tutmuş. İçi rahatmış, çünkü Türklerin hepsi, onun gibi hırka ve terliklerle dolaşıyorlarmış etrafta. Derken kucağında küçük bir çocuk olan bir süt anneye rastlamış. Baksana bana hanım demiş. Sana bir şey soracağım. Kentin girişinde bir saray gördüm, pencerelerinin hepsi çok yüksekteydi, neyin nesidir bu
Orada padişahımızın kızı oturur demiş kadın, Hanım sultan doğduğu zaman bir falcı, onun bir sevdalısı yüzünden çok acı çekeceğini bildirdi, bu yüzden padişah ile valide sultan yanında yokken, kimse onu göremez Sağol, demiş tüccarın oğlu, ormana dönmüş ve tekrar sandığa girip oturmuş, havalandığı gibi sarayın damına konup hanım sultanın penceresinden içeri süzülmüş.
Hanım sultan bir sedire uzanmış uyuyormuş. O kadar güzel bir kızmış ki, delikanlı kendini tutamayıp onu öpüvermiş. Hanım sultan sıçrayarak uyanmış, karşısında delikanlıyı görünce korkudan titremeye başlamış. Ama . bizimki kıza, periler padişahının oğlu olduğunu, onu görmek için uçarak geldiğini söyleyince, bu hanım sultanın pek hoşuna gitmiş.
Oturup sohbet etmeye başlamışlar. Delikanlı kıza iltifatlar yağdırmış. Artık derin göllere benzeyen gözlerinin içinde kaybolduğundan mı söz etmemiş, karlı dağlara benzeyen alnının güzelliğinden mi.. Anlatmış da anlatmış Ve tabii ki hanım sultanın gönlünü fethetmiş, kız delikanlıya vurulmuş
Peki, demiş hanım sultan, siz cumartesi akşamı tekrar gelin, o gün şah babam ile valide sultan bana çaya gelecekler. Periler padişahının oğluyla evlenmem, onları da gururlandıracaktır. Ama sohbet sırasında güzel masallar anlatmanız lazım, çünkü ikisi de masal dinlemeye bayılırlar. Annem daha çok öğretici masalları sever, babam ise eğlendirici ve komik masalları Zaten düğün hediyesi olarak masaldan başka verecek bir şeyim yok demiş delikanlı ve böylece vedalaşıp ayrılmışlar; ama ayrılmadan önce, hanım sultan delikanlıya bir kese altın vermiş. Doğrusu bu, çok işine yaramış bizimkinin.
Tüccarın oğlu gidip kendine güzel bir kaftan satın almış, ardından ormana dönmüş ve anlatacağı masalı düşünmeye başlamış. Cumartesi akşamına kadar hazırlaması gerekiyormuş masalı ve bu da öyle kolay bir iş değilmiş tabii!
Cumartesi akşamı gelip çattığında masal da hazırmış artık. Padişah, valide sultan ve sarayın bütün önde gelenleri prensesle birlikte delikanlıyı bekliyorlarmış. Onu büyük bir sevinçle karşılamışlar.
Bize bir masal anlatacakmışsınız, demiş . valide sultan, içinde derin anlamlar gizli, öğretici bir masal Ama aynı zamanda komik de olacak demiş padişah.
Tastamam öyle olacak, demiş delikanlı ve Bir zamanlar bir kutu kibrit varmış, diye anlatmaya başlamış, “bunların hepsi de, soylu geçmişleriyle övünürlermiş. Yontuldukları ağaç, yani o ulu çam ağacı, ormanın en yaşlı, en büyük ağacıymış. Şimdi ise bir mutfakta, bir çakmakla eski bir demir tencerenin arasına düşmüş ve onlara geçmiş günlerini anlatıp duruyorlarmış. ‘Ne günlerdi o günler!’ diyorlarmış. ‘Daha ağaçtan yontulup çıkarılmadan önce, hakikaten yemyeşil bir dalın üzerindeydik. Sabah ve akşam saatlerinde üzerimizde biriken çiy, inci taneleri gibiydi. Güneşli günlerde gün ışığıyla yıkanırdık, küçük kuşlar bize hikâyeler anlatırlardı. Zengin olduğumuzun farkındaydık, çünkü öteki ağaçlar sadece yaz aylarında giyinirken, bizim aile, yaz-kış yemyeşil bir giysiye bürünecek imkâna sahipti. Ama günün birinde oduncular geldi, her şey değişti ve bizim aile perişan oldu. Atamız olan ağaç gövdesi, dünyayı dolaşan muhteşem bir gemiye yelken direği yapıldı, diğer dallar oraya buraya dağıtıldılar, bize de bu sefil ateş yakma işi düştü işte… Biz bu mutfağa layık değiliz, ama ne yapalım!’
‘Benim kaderimse daha bir başka!’ demiş kibritlerin yanında duran demir tencere. ‘Dünyaya geldiğim günden beri yüzlerce kere parlatıldım ve kaynatıldım. Devamlılığı sağlarım ben ve bu yüzden, doğruyu söylemek gerekirse, bu evin en önde gelen eşyasıyım. Tek mutluluğum, tertemiz, pırıl pırıl bir halde masaya getirilmek ve arkadaşlarımla güzel güzel sohbet etmektir. Ara sıra avluya indirilen su kovasını saymazsak, biz hepimiz burada, kapalı kapılar ardında yaşarız hep. Dünyada olup bitenleri pazar torbasından öğreniriz, ama o da hükümetten ve halktan söz ederken fazlasıyla . kışkırtıcı bir tarzda konuşuyor. Daha geçenlerde bu yüzden eski bir çömlek korkudan yere düşüp bin parçaya ayrıldı.
‘Amma da uzattın!’ demiş çakmak, çakmak taşına çarpıp kıvılcımlar saçarak. ‘Neşeli bir akşam geçiremeyecek miyiz biz hiç!’
‘Evet, evet, kimin daha soylu olduğundan söz edelim!’ demiş kibrit çöpleri.
‘Hayır, ben kendimden söz etmekten hiç hoşlanmam!’ diye itiraz etmiş toprak tencere. ‘En iyisi güzel bir eğlence düzenleyelim! İlk önce ben bir şeyler anlatayım, sonra herkes sırayla katılsın… Böylece herkes eğlenceye ısınır ve keyifli olur!’ Sonra tam, ‘Ostsee* kıyısındaki bir körfezde…’ diye anlatmaya başlamış ki, ‘Harika bir giriş diye bağrışmaya başlamış tabaklar. Belli ki herkesin hoşuna gidecek bir hikâye bu Tencere devam etmiş: Evet, ben gençliğimi orada, sakin, sessiz iyi bir ailenin yanında geçirdim. Mobilyalar pırıl pırıl cilalanır, her yer tertemiz silinip süpürülür, her iki haftada bir perdeler değiştirilirdi Ne kadar da güzel anlatıyorsunuz demiş süpürge, işin içine temizlik karıştı mı her şey bir başka oluyor..
Kesinlikle öyle demiş kova ve keyiften şangır şungur sesler çıkararak zıplamış.
Tencere anlatmayı sürdürmüş, hikâyesinin sonu da başı kadar eğlenceliymiş.
Tencerenin hikâyesi bitince, tabaklar keyifle şıngırdamışlar, süpürge ise çöp tenekesinden birkaç yeşil maydanoz dalı çıkarmış, çelenk yapıp tencerenin başına takmış, çünkü söylediklerine diğerlerinin kızacağını biliyor, bugün ben tencereye çelenk takarsam, yarın da o bana takar! diye düşünüyormuş.
Maşa, ‘Ben size dans edeceğim!’ demiş ve başlamış oynamaya. Aman Allahım, evlere şenlik bir dansmış bu: Bacaklarını nasıl da havalara kaldırıyormuş! Onun bu halini gören köşedeki eski sandalyenin minderi gülmekten patlayıvermiş. ‘Eee, hani bana çelenk!’ demiş maşa, bunun üzerine ona da bir çelenk takmışlar.
O sırada kibritler, ‘Aman ne bayağılık!’ diye düşünüyorlarmış.
Çaydanlıktan bir şarkı söylemesini istemişler, ama o soğuduğunu öne sürerek özür dilemiş; sadece kaynarken şarkı söyleyebiliyormuş çünkü. Çaydanlığın bu tavrı burnu büyüklük olarak değerlendirilmiş, herkes onun sadece efendilerinin huzurunda şarkı söylemek istediğini, kendilerini küçümsediğini düşünmüş.
Pencerenin kenarında, hizmetçi . kadının yazı yazmakta kullandığı eski bir kaz tüyü oturuyormuş. Mürekkebin içine dalıp çıkmaktan başka hiçbir özelliği yokmuş, ama o da bununla gururlanırmış.
‘Çaydanlık şarkı söylemek istemiyorsa kendi bilir, boş verin onu!’ demiş. ‘Dışarıda asılı duran kafeste bir bülbül var, o bize şarkı söyler; gerçi bu konuda pek bir eğitimi yok, ama bu akşamlık bizi eğlendirmeye yeter!’
‘Bu söylediğini son derece yakışıksız buldum!’ demiş demlik. Kendisi de mutfağın şarkıcılarından biri olduğundan çaydanlıkla kardeş sayıyormuş kendini. ‘Yabancı bir kuşu dinlemek ha! Nerde kaldı yurtseverlik! Pazar sepetine soralım bakalım, o ne diyecek bu konuda!’
‘Sadece kızıyorum!’ demiş pazar sepeti. ‘Kimsenin tahmin edemeyeceği kadar . çok kızıyorum! Akşamı keyifli geçirmenin yolu bu mu yani! Ev halkını bir düzene soksak daha iyi olmaz mı! Herkes yerine geçsin, eğlenceyi ben yöneteceğim!’
‘Bırak da şamata yapalım!’ diye bağrışmış hepsi. Tam o sırada kapı açılmış. Gelen hizmetçi kızmış. Onu görünce herkes susmuş, ortalıkta çıt çıkmaz olmuş. Herkes sesini kesmiş . ama, ‘İsteseydim bu eğlenceyi gayet güzel bir şekilde ben de düzenleyebilirdim!’ diye düşünmeyen tek bir tencere bile yokmuş.
Hizmetçi kız kibritleri almış ve onlarla ateş yakmış. Aman Allahım, nasıl da tutuşup alev alıyormuş kibritler!
‘İşte herkes gördü,’ diye düşünüyormuş kibritler, ‘En başta gelen biziz burada! Nasıl da parlıyoruz, nasıl da ışık saçıyoruz!’ Böyle düşüne düşüne yanıp kül olup gitmişler sonunda…”
Tüccarın oğlu masalını bitirince, “Harika bir masaldı bu!” demiş valide sultan. “Kendimi mutfakta, kibritlerin yanında hissettim adeta! Evet, artık kızımla evlenebilirsin!”
“Evet,” demiş padişah da, “kızımızla pazartesi günü evleneceksin!”
Delikanlıya ‘sen’ diye hitap ediyorlarmış, çünkü nasılsa o da aileden biriymiş artık.
Düğün tarihi belirlenince, bütün kent ışıklarla donatılmış, halka çörekler, şekerlemeler dağıtılmış, çoluk çocuk sokaklarda bağrışa çağrışa şenlik yapmaya başlamış.
“Benim de bir şeyler yapmam gerek!” diye düşünmüş tüccarın oğlu ve gidip havai fişekler, maytaplar satın almış. Sonra sandığına oturup havalanmış ve başlamış hepsini yakmaya! Bir gürültü, bir patırtı, . sormayın gitsin!
Gürültüden herkes havaya sıçramış. O güne kadar hiç böyle bir şey görmediklerinden ne yapacaklarını şaşırmışlar. Böylece anlamışlar ki, hanım sultanları gerçekten de peri padişahının oğluyla evleniyor!
Tüccarın oğlu sandığıyla tekrar ormana iner inmez, kente gitmeye karar vermiş. “Gidip bir bakayım, neler oluyor etrafta, herkes ne düşünüyor bir kulak vereyim!” diye düşünmüş. Eh, merak etmesi de normalmiş tabii.
Neler anlatmış insanlar, neler! Sorup soruşturduğu herkes, gördüklerini kendine göre aktarıyormuş, ama sonuç olarak herkes çok beğenmiş gösterileri.
“Peri padişahının oğlunu kendi gözlerimle gördüm,” demiş birisi, “yıldız gibi parlayan gözleri ve bembeyaz bir sakalı vardı.”
“Ateşten bir pelerin giymiş uçuyordu,” demiş bir diğeri, “pelerinin kıvrımları arasından küçük periler bakıyordu.”
Delikanlının duydukları çok güzel şeylermiş ve ertesi gün de düğünü olacakmış artık.
Sonra, sandığına girmek için tekrar ormana gitmiş, ama aramış taramış, bir türlü sandığı bulamamış! Meğer içinde kalan bir havai fişek yanıp sandığı tutuşturmu ve sandık yanıp kül olmuş! Zavallı delikanlı üzüntüden kahrolmuş. Çünkü artık uçamayacak ve nişanlısına kavuşamayacakmış.
Hanım sultan bütün gün sarayın çatısında delikanlıyı beklemiş durmuş; hala da beklemeye devam ediyormuş. Delikanlı ise dünyayı dolaşıp herkese masallar anlatıyormuş. Ama bu masallar, peri padişahının oğlu olarak saraya gittiğinde anlattığı masal gibi eğlenceli değilmiş artık.
Masal diyarı
Etiketler:andersen masalı, Andersen masalları, masal, Masal diyarı, masal oku, masallar diyarı, uçan sandık masalı

Çam Ağacı / Andersen Masalları / Masal diyarı
Ormanda pek sevimli bir çam fidanı vardı… Yeri iyiydi, güneş alıyordu. Hava boldu, çevresinde de birçok büyük arkadaşı, çam ve ladin ağaçları vardı. Ama küçük çam fidanının tek derdi bir an önce büyümekti. Sıcacık güneşi, tertemiz havayı hiç düşünmüyor, ormana çilek ve ahududu toplamaya gelip oralarda çene çalan köylü çocuklarıyla hiç ilgilenmiyordu. Çocuklar bir tencereye doldurdukları veya bir çubuğa dizdikleri çileklerle çıkagelirlerdi çoğu kez. Sonra küçük ağacın yanına otururlar, “Ne kadar şirin bir ağaç bu!” derlerdi. Oysa bu sözler, bizim ağacın hiç hoşuna gitmezdi.
Ertesi yıl birden büyüdü küçük ağaç, sonraki yıl ise biraz daha uzadı; bir çam ağacının kaç yaşında olduğu, gövdesinde uzayan sürgünler sayılınca, tam olarak anlaşılabilir.
“Ah, şu öteki ağaçlar gibi büyüsem bir!” diye içini çekiyordu küçük ağaç. “O zaman dallarımı dört bir yana yayabilirdim, tepemle de uzakları, bütün dünyayı görebilirdim! Kuşlar yuvalarını dallarımın arasına yaparlar ve rüzgâr estiği zaman da, öteki ağaçlar gibi kibarca başımı sallardım.”
Ne güneş mutluluk veriyordu ona, ne kuşlar, ne de sabah-akşam üzerinden kayıp giden kıpkızıl bulutlar.
Derken kış geldi, her tarafı ışıltılı beyazlığıyla kar kapladı; arada bir, bir tavşan ortaya çıkıyor, küçük ağacın üzerinden atlayıp gidiyordu. Of, ne can sıkıcı şeydi bu! Sonra aradan iki kış daha geçti, üçüncü kış küçük . ağaç öyle uzamıştı ki, tavşan artık onun etrafından dolanmak zorunda kalıyordu. “Ah, büyümek, büyümek, kocaman ve yaşlı olmak, işte dünyanın en güzel şeyi bu!” diye düşünüyordu ağaç.
Sonbaharın son günlerinde oduncular gelir, ağaçların en büyüklerinden bazılarını keserlerdi. Bu her yıl böyle olurdu. Artık bayağı büyümüş olan çam ağacı korkuyla titriyordu, . çünkü kocaman ağaçlar çatır çatır yere devriliyor, dalları baltayla kesiliyor, çırılçıplak, ipince kalıp tanınmaz hale geliyorlardı. Sonra arabalara yükleniyor, atlar tarafından çekilerek ormandan alınıp götürülüyorlardı.
Nereye gidiyorlardı böyle? Başlarına neler geliyordu?
İlkbaharda kırlangıçlar ile leylekler gelince, ağaç onlara sordu: “Siz biliyor musunuz bu ağaçların nereye götürüldüğünü? Hiç rastladınız mı onlara?”
Kırlangıçlar bilmiyorlardı, leylek ise oldukça düşünceli görünüyordu, başını salladı ve “Evet, galiba ben biliyorum; Mısır’dan dönerken pek çok yeni gemiye rastladım. Gemilerde çok gösterişli direkler vardı; galiba bu direkler, senin sözünü ettiğin ağaçlardı; çam kokuyorlardı. Onlarla pek çok kez karşılaştım, çok güzel, çok gösterişliler.”
“Ah keşke ben de denizlerin oraya gidebilecek kadar büyük olsaydım! Nasıl bir şeydir bu deniz, neye benzer?”
“Hmm, anlatması biraz uzun sürer!” dedi leylek ve uçup gitti.
“Gençliğinin değerini bil!” dedi gün ışığı. “Büyüyor olmanın, tazeliğinin değerini bil!”
Rüzgâr ağacı öptü, çiy taneleri gözyaşlarını döktüler üzerine, ama çam ağacı bütün bunlardan hiçbir şey anlamadı.
Yılbaşına doğru, bu bizim içi içine sığmayan, hep uzaklara gitmek isteyen çam ağacı kadar büyümüş olanları değil sadece, çok daha genç ağaçları bile keserlerdi. Bu genç ağaçlar –hem de en güzelleri– dalları kesilmeksizin arabalara yüklenir, atlar tarafından çekilerek ormandan alınıp götürülürlerdi.
“Nereye gidiyorlar?” diye sordu çam ağacı. “Benden daha büyük değiller ki, hatta bir tanesi benden bile küçüktü? Niye hiçbirinin dallarını kesmediler? Nereye gidiyor bunlar?”
“Biz biliyoruz! Biz biliyoruz!” diye cıvıldaştı serçeler. “Aşağıda, kentin orada pencerelerden içeri baktık. Biz biliyoruz nereye gittiklerini! Ah, aklının almayacağı kadar büyük bir güzelliğe, zenginliğe kavuşuyorlar! Camlardan içeri baktık ve onların sıcacık odaların ortasına dikildiğini, müthiş süslerle, altın yaldızlı elmalarla, ballı çöreklerle, oyuncaklarla ve yüzlerce mumla donatıldığını gördük.”
“Peki sonra?” diye sordu çam ağacı bütün dalları titreyerek. “Sonra? Sonra ne oluyor?”
“Bundan başka bir şey görmedik! Ama eşi benzeri görülmedik bir şeydi!”
“Ah böyle bir mutluluğa ben de kavuşacak mıyım acaba?” diye çığlıklar attı küçük ağaç. “Denizlere gitmekten çok daha güzel bir şey bu! Özlem içimi kemiriyor! Yılbaşı bir gelse! Uzadım artık, geçen yıl götürdükleri ağaçlar kadar da büyüdüm. Ah, beni de bir arabaya koysala! O sıcacık odalarda, o güzellikler, zenginlikler içinde olsam! Peki sonra ne olur? Tabii ki arkasından daha iyi, daha güzel şeyler gelir, yoksa niye öyle süslesinler ki beni! Mutlaka daha güzel şeyler olur!… Ama ne? Ah, içim içime sığmıyor, yerimde duramıyorum… Bana neler oluyor böyle bilmem ki!”
“Bizim kıymetimizi bil!” dediler hava ve gün ışığı. “Gençliğinin, tazeliğinin ve özgürlüğünün de değerini bil!”
Ama bunlar küçük ağacı hiç mutlu etmiyordu… Büyüdü, büyüdü, yaz-kış yeşerdi; . koyu yeşil bir renk aldı! Onu gören insanlar, “Çok güzel bir ağaç bu!” dediler… Yılbaşı gelince de, hepsinden önce o gitti! Balta bedenine saplandı, ağaç inleyerek yere devrildi. Bir acı hissetti, bir baygınlık… Mutluluğu filan düşünecek hali kalmadı. Yurdundan, büyüyüp yeşerdiği topraklardan ayrıldığı için üzgündü. Çok sevdiği yaşlı arkadaşlarını, etrafını saran küçük çalıları ve çiçekleri, hatta belki kuşları bile bir daha göremeyeceğini biliyordu. Bu gidiş, hiç de güzel bir gidiş değildi.
Ağaç ancak, çiftlikte diğer ağaçlarla birlikte arabadan indirildiğinde kendine geldi… Bir adamın, “Bu mükemmel! Başka ağaca gerek yok!” dediğini duydu.
Sonra, alımlı çalımlı iki uşak gelip çam ağacını kocaman . gösterişli bir salona götürdüler. Duvarlarda çepeçevre yağlıboya portreler asılıydı, kocaman sobanın yanında, kapakları aslan başına benzeyen Çin vazoları duruyordu. Salıncaklı koltuklar, ipek kumaşlarla döşeli kanepeler, üzeri resimli kitaplar ve paha biçilmez oyuncaklarla dolu büyük masalar. Çam ağacı, kumla dolu büyük bir fıçıya dikildi, ama bunun fıçı olduğu anlaşılmıyordu, çünkü etrafı . yeşil bir şeyle kaplanmıştı ve altında da renkli bir halı vardı. Ah, nasıl da titriyordu ağaç! Şimdi ne olacaktı acaba? Uşaklar hizmetçiler etrafında dört dönüyor, onu süslüyorlardı. Dallarına renkli kâğıtlardan kesilmiş küçük torbacıklar astılar; her torba şekerlemeyle doluydu. Sanki ağaçta yetişmiş gibi altın yaldızlı elmalar ve cevizler sarkıyordu her tarafından. Dallarına yüzlerce kırmızı, mavi, beyaz mum tutturdular. Tıpkı insana benzeyen oyuncak bebekler –ağaç böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişti– yeşil yaprakların arasında sallanıyordu, en tepesinde ise yaldızdan yapılmış bir yıldız ışıldıyordu. Çok güzeldi, eşi benzeri görülmedik derecede güzeldi!
“Bu akşam,” dedi herkes, “bu akşam pırıl pırıl parlayacak!” Hepsi sevinç . içindeydi.
“Ah, bir an önce akşam olsa!” diye düşündü ağaç. Mumlar yakılır tabii! Sonra ne olur acaba? Ormandaki ağaçlar beni görmeye gelirler mi acaba? Serçeler pencerelerin önünde uçuşur mu? Ben burada böyle kök salar, yaz-kış böyle süslü-püslü durur muyum?”
Evet, öyle olacağını çok iyi biliyordu! Ama kabuğundaki ağrı da, duyduğu özlemden daha fazla canını yakıyordu. Biz insanlar için baş ağrısı neyse, ağaçlar içinde gövdelerindeki ağrı aynı şeydir.
Derken mumları yaktılar. Ne güzellik, ne parıltı o öyle! Ağaç sevinçten öyle bir titredi ki, dalları mumlardan birine değip tutuşuverdi. Yanıyordu…
“Aman Tanrım!” diye bağrıştılar hizmetçiler ve hemen söndürdüler alevi.
Ağaç artık kıpırdayamaz . olmuştu. Ah, ne dehşet bir şeydi bu! Bütün bu güzellikleri kaybedeceğinden öyle korkuyordu ki; parıltıdan serseme dönmüştü. Derken salonun iki kanatlı kapısı açıldı, içeri vbir sürü çocuk öyle bir doluştu ki, neredeyse ağacı devireceklerdi. Onların peşinden yavaş yavaş büyükler geldi; çocuklar birden seslerini kestiler, ama sadece bir an, sonra yine ortalığı birbirine katarak, sevinçle bağrışmaya başladılar. Ağacın çevresinde hoplayıp zıplıyorlar, hediyeler birbiri ardına koparılıyordu.
“Ne yapmaya çalışıyor bunlar böyle?” diye düşündü ağaç. “Neler oluyor?” Mumlar yanıp eriyor, dallara kadar küçülünce söndürülüyordu ve sonunda çocuklar ağacı yağmalama iznini kopardılar. Ah, ağacın üstüne öyle bir atıldılar ki, bütün dallar çatırdadı. Tepesinden ve altın yıldızdan tavana bağlanmış olmasaydı, mutlaka devrilirdi.
Çocuklar ellerindeki güzel oyuncaklarla etrafta koşturup duruyorlardı. Yaşlı dadıdan başka kimse ağaçla ilgilenmiyordu artık. Dadı da sadece, dalların arasında bir elma veya incir kalmış mı diye bakıyordu.
Çocuklar, “Masal isteriz, masal isteriz!” diye bağrışarak kısa boylu, şişman bir adamı ağacın yanına çektiler. Adam ağacın altına oturdu, “Pekâlâ,” dedi, “işte şimdi yeşillikler içindeyiz ve anlatacaklarımdan bu ağaç da bir şeyler öğrenebilir, eğer dikkatle dinlerse tabii. Ama yalnızca tek bir masal anlatacağım. Ivede-Avede masalını mı istersiniz, yoksa merdivenlerden düştüğü halde tahta çıkıp prensesle evlenen Klumpe-Dumpe’yi mi?”
Çocukların bazıları, “Ivede-Avede!” diye bağrıştı, bazıları, “Klumpe-Dumpe!” diye… Bir patırtı gürültüdür gidiyordu! Yalnızca çam ağacı susuyor ve düşünüyordu: “Bana fikrim sorulmayacak mı? Ben hiçbir şey yapmayacak mıyım?” Ama artık onun işlevi bitmişti. Ağaç kendisinden bekleneni yerine getirmişti, hepsi buydu!
Adam, merdivenlerden düştüğü halde tahta çıkıp prensesle evlenen Klumpe-Dumpe’nin masalını anlattı. Çocuklar el çırpıp bağrıştılar: “Anlat, başka anlat!” Ivede-Avede’nin masalını . da dinlemek istiyorlardı ama Klumpe-Dumpe ile yetinmek zorunda kaldılar. Çam ağacı durgun ve düşünceliydi, ormandaki kuşlar hiç böyle bir şeyden söz etmemişlerdi. Klumpe-Dumpe merdivenlerden düşmüş ve prensesle evlenmiş ha! “Evet, bu dünya böyle işte!” diye düşündü çam ağacı ve masalı anlatan kibar bir adam olduğu için masalı gerçek sandı. “Tabii, kimbilir, belki ben de merdivenlerden düşerim ve bir prensesle evlenirim,” dedi kendi kendine. Sonra da, ertesi gün tekrar mumlarla, oyuncaklarla, yaldızlar ve meyvelerle donatılacağını düşünüp sevindi.
“Yarın titremeyeceğim!” diye düşündü. “Kavuştuğum güzelliklere yürekten sevineceğim. Yarın yine Klumpe-Dumpe masalını dinleyeceğim, belki Ivede-Avede’yi bile… Ve bütün gece boyunca sessizce düşüncelere daldı.
Ertesi sabah, uşak ile hizmetçi içeri girdiler.
“Tekrar başlıyor işte, yaşasın!” diye düşündü ağaç, ama gelenler onu salondan çıkarıp merdivenlerden tavan arasına sürüklediler ve hiç gün ışığı görmeyen, karanlık bir köşeye koydular. “Bu da ne demek oluyor!” diye düşündü ağaç. “Ben ne yapacağım ki burada! Ne dinleyeceğim şimdi!” Duvara dayanıp öylece . kaldı, düşündü, düşündü… Düşünmek için bol zamanı vardı, çünkü günler, gecelerce öyle kaldı. Yukarı hiç kimse çıkmadı, sonunda biri göründüyse de, o da büyük bir sandığı köşeye koymak için gelmişti. Ağaç büsbütün kenarda kaldı, nerdeyse tamamen unutulmuştu.
“Şimdi dışarıda kış vardır!” diye düşündü ağaç. “Toprak serttir ve karla kaplıdır, insanlar . beni toprağa dikemezler; herhalde bu yüzden bahara kadar burada kalacağım. Ne kadar ince düşünüyorlar! Ne kadar iyi kalpli insanlar! Ama keşke bu kadar karanlık ve bu kadar ıssız olmasaydı burası! Küçük bir tavşan bile yok! Ormanda her yer karla kaplandığında, tavşan ne güzel zıplar geçerdi, üzerimden; ama o zamanlar ben bundan hiç hoşlanmazdım. Şimdi ne kadar da yalnızım burada.”
Birden, “Ciyk, ciyk!” diye küçük bir fare başını çıkardı delikten, peşinden de bir ikincisi. Çam ağacını burunlarıyla yokladılar ve sonra dallarının arasına giriverdiler.
“Korkunç soğuk!” dedi fareler. “Bu rası bayağı iyi! Öyle değil mi, yaşlı çam ağacı?”
“Ben o kadar da . yaşlı değilim!” diye karşılık verdi çam ağacı. “Benden çok daha yaşlı olanlar var!”
“Nerelisin sen?” diye sordu fareler. “Neler bilirsin?” Çok meraklıydılar. “Bize dünyanın güzel yerlerini anlatsana! Oralara gittin mi hiç? Hiç o kilerlerde bulundun mu, hani peynirler üst üste yığılı dururmuş, tavanlarda jambonlar asılıymış, içeri sıska girer şişko çıkarmışsın?”
“Ben oraları hiç bilmem,” dedi ağaç, “ama güneşin pırıl pırıl parladığı, kuşların öttüğü ormanı bilirim!” Sonra gençliğini anlattı onlara, fareler hiç duymamışlardı böyle şeyleri, merakla dinlediler ve “Ne çok şey görmüşsün, ne kadar da mutluymuşsun!” dediler.
“Ben mi!” diye karşılık verdi çam ağacı ve kendi anlattıklarını şöyle bir düşündü. “Evet, aslında çok güzel günlerdi!” dedi. Sonra, mumlarla, çöreklerle süslendiği o yılbaşı gecesini anlattı.
“Oooo, ne kadar da mutluymuşsun sen yaşlı çam ağacı!” dedi fareler.
“Ben hiç yaşlı değilim!” diye cevap verdi çam ağacı. “Ormandan daha bu kış geldim! En iyi yaşlarımdayım, yalnız pek iyi gelişmedim işte!”
“Ne güzel anlatıyorsun!” dedi fareler ve ertesi gece, ağacın anlatacaklarını onlar da dinlesin diye, dört küçük fare daha getirdiler. Ağaç anlattıkça daha da iyi hatırlıyordu olanları ve düşünüyordu: “Ne güzel günlerdi! Ama geri gelirler, gelirler! Klumpe-Dumpe merdivenlerden düştüğü halde prensesle evlendi; belki ben de evlenebilirim bir prensesle!” Bunları düşünürken, ormandaki küçük kayın ağacı geldi . aklına, onun gözünde güzel mi güzel, gerçek bir prensesti o kayın ağacı…
“Kimdir bu Klumpe-Dumpe?” diye sordu fareler. Bunun üzerine çam ağacı, her kelimesini hatırladığı masalı anlattı onlara ve fareler sevinçlerinden neredeyse ağacın tepesine fırlayacak gibi oldular. Ertesi gece daha çok fare toplandı, hatta pazar akşamı iki de büyük sıçan geldi. Ama sıçanlar, masalı hiç de eğlenceli bulmadıklarını söylediler. Bu görüş küçük fareleri çok üzdü, şimdi onlar da eskisi kadar beğenmiyorlardı masalı.
“Siz bir tek bu masalı mı biliyorsunuz?” diye sordular sıçanlar.
“Bir tek bunu biliyorum,” diye cevap verdi ağaç, “ben bunu hayatımın en mutlu akşamında dinlemiştim, ama o zamanlar, ne kadar mutlu olduğumun farkında değildim.”
“Çok kötü bir masal bu! Şöyle jambonlu, sucuklu bir masal bilmiyor musunuz? Veya kilerler ve ambarlar hakkında bir masal?”
“Hayır!” dedi ağaç.
“Eh, peki teşekkürler o halde!” diye cevap verdi sıçanlar ve evlerine döndüler.
Sonunda küçük fareler de uğramaz oldular… Ağaç iç çekti: “Minik fareler çevremde oturup anlattıklarımı dinlerken ne güzeldi her şey! Şimdi bu da geçti gitti! Ama beni buradan çıkaracakları günü düşünüp sevinebilirim yeniden!”
Peki bu ne zaman oldu? Bir sabah vakti birileri geldi, çatı katında bir patırtıdır gitti. Sandıklar bir başka yere konuldu ve ağaç öne çekildi. Gerçi adamlar onu zemine biraz sertçe attılar, ama az sonra bir uşak gelip, ağacı çeke çeke gün ışığının görüldüğü merdivene götürdü.
“İşte hayat tekrar başlıyor!” diye düşündü ağaç. Temiz havayı, gün ışığını hissetti. Dışarıda, avludaydı şimdi. Her şey çok hızlı gelişmiş, ağaç kendine şöyle bir göz atmayı bile unutmuştu. Çevresinde öyle çok yenilik vardı ki bakılacak. Avlu bir bahçeye bitişikti ve bahçede çiçekler açmıştı. Küçük bir çitin üzerinden taptaze, mis gibi kokan güller sarkıyordu, ıhlamur ağaçları çiçek açmıştı ve kırlangıçlar etrafta cıvıldayarak uçuşuyorlardı.
“Artım yaşayacağım!” dedi ağaç sevinçle ve dallarını yaymaya çalıştı. Ah, ne yazık ki hepsi kurumuş, sararmıştı. Ve şimdi de ısırganlar ile otların üzerinde, bir köşede öylece yatıyordu. Tepesindeki altın yaldızlı yıldız, parlak gün ışığının altında ışıldıyordu.
Avluda birkaç çocuk neşeyle oynuyorlardı, yılbaşı gecesi ağacın etrafında hoplayıp zıplayan, ağaca sevinen çocuklardan bazılarıydı bunlar. Çocukların en küçüğü koşarak geldi ve ağacın tepesindeki yıldızı çekip kopardı.
“Bakın şu çirkin, kurumuş çamda ne buldum!” diye . bağırarak ağacın dalları üzerinde tepindi, dallar pabuçlarının altında çatırdadı.
Ağaç, bahçedeki güzelim çiçeklere ve canlılığa baktı, sonra bir de kendine baktı ve “Keşke çatı katındaki karanlık köşemde olsaydım…” diye geçirdi içinden. Ormandaki taptaze gençlik günlerini düşündü, o neşeli yılbaşını ve Klumpe-Dumpe masalını keyifle dinleyen küçük fareleri…
“Hepsi bitti! Geçti artık!” diye iç çekti zavallı ağaç. “Keşke zamanında değerini bilseydim bunların! Geçti artık hepsi!”
Derken kâhya geldi, baltasıyla ağacı kesip küçük parçalara böldü. Tepeleme bir odun yığını duruyordu şimdi orada. Kocaman kazanın altında nasıl da yanıyorlardı. Ağaç derin derin inliyor, her inleyişi küçük bir patlamayı andırıyordu; dışarıda oynarken bu sesleri duyan çocuklar içeri koştular, ateşin önüne oturdular, ateşe bakıp bağrıştılar: “Pat! Pat!” Ama aslında derin bir inleme olan her çatırtıda ağaç, ormandaki bir pazar gününü, yıldızların parıldadığı bir kış gecesini hatırlıyordu. O yılbaşı gecesini, dinlediği ve anlatmayı bildiği tek masal olan Klumpe-Dumpe’yi hatırlıyordu. Sonunda yandı bitti kül oldu.
Çocuklar avluda oynuyorlardı ve en küçükleri göğsünde, ağacın hayatının en mutlu gecesinde takmış olduğu yıldızı taşıyordu. Artık ağaç yoktu ve ağaçla birlikte onun masalı da bitmişti…
Etiketler:andersen, andersen masalı, Andersen masalları, andersenden masallar, Çam Ağacı, Çam Ağacı masal, Çam Ağacı masalı, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masallar diyarı, sesli masallar