
Bayramlık
O bayram Enes ve Merve’nin keyfine diyecek yokmuş doğrusu. Bu denli sevinçli olmalarının tam tamına dört nedeni varmış.
Birincisi; Haluk amcaları, Gülgün yengeleri ve en önemlisi de kuzenleri Gamze ablaları ile Mehmet’in o bayram tatilinde Ankara’dan İstanbul’a onlara konuk gelmeleri imiş.
Gamze abla, Enes ve Merve’den çok büyükmüş. Bu yıl üniversiteye başlamış. O onbeş yaşında güzeller güzeli bir genç kızmış. Mehmet ise ilkokul dördüncü sınıfa gidiyormuş. Enes’ten iki yaş küçük, Merve’den iki yaş büyükmüş. Mehmet her iki kardeşle de çok iyi arkadaşmış. İşte Enes ve Merve’nin bu kadar mutlu olmalarının birinci nedeni buymuş.
İkinci nedeni ise; bayramlaşmaya gittiklerinde akrabaları onlara o kadar çok bayramlık vermişler ki rüyalarında görseler inanmazlarmış.
Eve döndüklerinde Enes, Merve ve Mehmet paraların durup durup sayıp ceplerine yerleştiriyorlarmış. Sonunda Enes ve Merve’nin annesi Semiha hanım:
- Çocuklar dikkat edin paralarınızı kaybetmeyin, yazık olur; az para değil demek zorunda kalmış.
Babaları Serhat bey de:
- Paranızı ıvır zıvıra harcamazsanız siz akşam üstü Tatilya’ya götürürüz demiş.
Tatilya sözünü duyan bu üç sevimli yaramaz seslerinin bütün gücüyle `yaşasın’ diye haykırıp havalara sıçramışlar. Tatilya istanbul da bir eğlence merkeziymiş. İşte çocukların sevinçli olmasının üçüncü sebebi de buymuş.
Bu üç sevinçli olaydan ötürü çocuklar evin içerisinde oradan oraya koşup her türlü yaramazlığı yapmışlar. Gürültüye daha fazla dayanamayan Mehmet’in annesi Gülgün Hanım:
- Hadi bakalım topunuzu alın, birazda dışarıda oynayın. Kimsede kafa bırakmadınız, bizde zaten birazdan birkaç akrabayı daha ziyarete gideceğiz, demiş.
Çocuklar dışarı çıkınca Gamze’ye çocuklara göz kulak olmasını tembih edip, sonrada çıkıp gitmişler.
Enes Mehmet ve Merve top oynarlarken Gamze de bahçe duvarının üzerine oturmuş onları seyre koyulmuş.
Bir ara Gamze’nin gözüne bir şey ilişmiş. Karşı bahçenin duvarının üzerinde on-oniki yaşlarında, eski giysili bir çocuk oturmuş hem çocukların oyunlarını seyrediyor, hem de sessizce içini çeke çeke ağlıyormuş.
Gamze bu zavallı çocuğa çok acımış, aklından `herhalde onun oyun oynayacak topu yada arkadaşı yok, çocuklara katılmaya da cesaret edemiyor bu yüzden ağlıyor’ diye geçirmiş. Sonra da çocukları çağırarak o zavallı çocuğu da oyunlarına dahil etmelerini istemiş.
Enes, Merve ve Mehmet hemen koşarak çocuğun yanına gitmişler. Mehmet çocuğa ismini sormuş, çocuk başını iyice kollarının arasına gömerek zor duyulur bir sesle;
- `Mustafa’ demiş.
Mehmet:
- Neden ağlıyorsun Mustafa? Oyun oynamak istiyorsan bizimle oynayabilirsin, yoksa bu yüzden mi ağlıyorsun diye sormuş.
Mustafa:
- Hayır ben onun için ağlamıyorum, oyun oynamakta istemiyorum, demiş.
Çocuklar:
- Peki o halde neden ağlıyorsun? demişler.
Mustafa:
- Benim kardeşim çok hasta. Doktora götürecek, ilaç alacak paramız yok. Kardeşim ölür diye üzülüyorum onun için ağlıyorum diye cevap vermiş.
Merve:
- Senin annen, baban yok mu? Üzülme onlar kardeşini doktora götürür, ilaç alırlar kardeşin iyileşir demiş.
Mustafa:
- Babam çalışmıyor, iş aradı bulamadı. Bazen inşaatlarda çalışıyor, onunla da ancak karnımızı doyurabiliyoruz. Kardeşimi doktora götürecek, ilaç alacak paramız yok demiş.
Bu sözleri duyan Mehmet hemen elini cebine atmış, tüm parasını çıkarıp, Mustafa’ya uzatmış. Enes ile Merve de paralarını vermek üzere imişler ki Gamze ablaları yanlarına gelerek neler olup bittiğini sormuş. Çocuklar Mustafa’nın söylediklerini Gamze’ye anlatmışlar.
Gamze:
- Çocuklar öyle olmaz, durun bakalım demiş ve Mustafa’ya evlerinin nerede olduğunu sormuş.
Mustafa çok yakında yıkık dökük gecekondu gibi bir evi göstererek:
- İşte burada oturuyoruz demiş.
Gamze Mustafa’ya gidip babasını çağırmasını söylemiş. Mustafa sevinçle evlerine koşup babası ile çıkagelmiş. Gamze olanları bir de Mustafa’nın babasından dinlemiş. Mustafa’nın doğru söylediğini anlayınca hem Gamze hem de diğer çocuklar paralarını bu yoksul adama vermek istemişler. Ama yoksul adam:
- Olmaz paranızı alamam. Sonra anneleriniz ve babalarınız sizden bu parayı zorla aldığımı düşünürler demiş.
Gamze:
- Ama neredeyse akşam olacak, çocuğunuzu doktora götürmezseniz tehlikeli olmaz mı? diye sormuş.
Zavallı adamcağız:
- Bilmiyorum belki de tehlikeli olabilir, ama elden ne gelir demiş.
O zaman Gamze:
- Sen bu paraları al annemiz babamız bize kızsa da zararı yok. Bir can kurtarmak daha önemli deyip paraları zorla adama vermişler. Adam sevinerek yanlarından ayrılmış.
Az sonra çocukların anne ve babaları misafirlikden dönmüşler. Onların böyle süklüm püklüm suç işlemiş gibi oturduklarını görünce yanlarına gelip sebebini sormuşlar.
Gamze olayı bütün ayrıntıları ile anlatmış. Her iki aile de çocuklarının bu davranışından ötürü gurur duymuş onları tebrik etmişler.
O bayram Gamze, Enes, Mehmet ve Merve Tatilya’ya gidememişler ama iyilik yapmanın mutluluğunu duymuşlar.
İşte çocukların dördüncü sevinçlerinin sebebi de buymuş.
Etiketler:Bayramlık, Bayramlık masalı, masal, masal dinle, masal oku, sesli masal, sesli masallar

Keloğlan’la kör hacı
Bir varmış, bir yokmuş Var demesi zormuş Keloğlan’ın mahallesinde Kör Hacı adında biri varmış Kör hacı huysuz, dırdırcı, hilebaz, madrabaz, hokkabaz birisiymiş Bencil mi bencil, nekesmi nekesmiş Fesatlıkta, fitne fücurlukta üstüne yokmuş
Çocuklar Kör hacı’yı hiç sevmezlermiş Onu yolda görünce hep birlikte bağırırlarmış:
Hacı
Burnumun ucu
Başımın tacı
Soğan sarmısaktan acı
Çocuklar bazen de,
Hacı hasta
Çorbası tasta
Mendili ipek
Kendisi köpek
Diye tempo tutarlarmış
Kör hacı kendisini kimsenin sevmediğini bildiğinden, insanlara karşı soğuk durur, herhese kötülük etmek istermiş
Bir gün keloğlan’ın gelip geçtiği yola derin bir çukur kazmışÇukurun üstüne çalı çırpı, ot, çöpler örtmüş Kendi kendine “KELOĞLAN DÜŞSÜN,BELKİ BİR YERİ KIRILIR” diye söylenmiş
Keloğlan yoldaki otu çöpü görünce hileyi sezmiş Çukurun üstündeki otu çöpü kaldırmış, hemen yakınındaki yere Kör Hacı’nın bıraktığı gibi koymuş Çukurun üstüne ince bir tahta koyduktan sonra topraklamış
Beklemeye başlamış
Kör Hacı “acaba keloğlan niye düşmüyor” diye içinden geçiriyormuş “Belki de otun çöpü iyi koyamadım, belli oluyor” diye düşünmüş Çukuru daha belirsiz duruma getirmek için ota çöpe yaklaşırken, hop kendi açtığı çukura düşmüş
Keloğlan koşarak gelmişkör hacı’yı çıkarmış Başlamış onunla alaya:
Seni saymam sayıya
Benzettim yampiri ayıya
Kendi açtığın kuyuya
Düşersin de kör hacı
Kör hacı cevap vermeden ayrılıp gitmiş Kendi oyununa gelmesini hazmedememiş Keloğlan’dan öç almayı düşünmüşOrtalık kararır kararmaz mezarlığa koşmuş Toprağa yeni verilen bir ölüyü çıkarıp getirmiş Keloğlan’ın penceresinden içeri Atmış
Sonra sokaklarda dolaşıp söylenmeye başlamış:
–keloğlan cinayet işlemiş Evinde bir ölü saklıyor… Keloğlan kör hacının kendisine bir kötülük edeceğini bildiği için hazırlıklıymış Çarşıdan bir takım elbise almış Ölüye giydirmişEşeğiyle kör hacının tarlasına getirmiş Ölünün ağzına bir sigara yakıp vermiş, eşeğin üstüne oturtmuşEşek başakları yemeye başlamış
Kör hacı’ya haber vermişler:
–adamın biri eşeği senin tarlaya sürmüş, otlatıyor Kendisi eşeğe kurulmuş sigara tüttürüyor…
mal canlısı kör hacı deliye dönmüş Sopayı alıp koşmuş Bir taraftan da bağırıyormuş:
—Hey… Buğdayımı yedirme… eşeğini çek, sür git Adam oralı değil
Adamın vurdumduymazlığına iyice kızmış Sopayı bütün gücüyle kafasına vurmuş Sopa kırılmış, ölü yuvarlanmış O sırada keloğlan saklandığı yerden çıkıp gelmiş Bağırmaya başlamış:
—O benim gözü görmez kulağı duymaz misafirimdi Onu öldürdün
Keloğlan’ın sesine komşular yetişmişler İki tutam başak için adam öldürdü diye Kör Hacı’ya kızmışlar Sonra tutup kadıya teslim etmişler
Keloğlan yine söylemiş:
SENİ SAYMAM SAYIYA: BENZETTİM MANKAFA AYIYA
KENDİ ETTİĞİN OYUNA GELİRSİN BE KÖR HACI
Kör hacı yine kendi oyununa geldiğini anlamış Anlamış ama ne fayda İş işten geçmiş Kötü komşudan kurtulan mahalleli düğün bayram yapmış Yel üfürdü, sel götürdü Bir masal da burada bitti
Etiketler:çocuk masalları, keloğlan, keloğlan masalı, Keloglan masalları, keloğlanla kör hacı, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal oku, sesli masallar, türk masalı, Türk masalları

KELOĞLAN İLE YILAN, KÖPEK, KEDİ VE BALIK
Vakti zamanında fakir bir kadınla bir Keloğlan varmış. Bir gün Keloğlan odunları satıp parasıyla eve dönerken bir tellâlın bağırdığını görür. Tellâlın elinde kapalı bir kutu vardır:
“Bir alan pişman, bir almayan pişman.” diye bağırmaktadır. Keloğlan düşünür, taşınır, bu kutuyu almaya karar verir ve “öyle de battık, böyle de; şu yüz parayı vereyim de bu kutuyu alayım.” der. Kutuyu alıp evine gelir. Annesi de acıkmış, oğlunun ekmek getirmesini bekliyormuş:
“Keloğlan, ekmek getirmedin mi? Ben acımdan öldüm, kel doz doz, kafası boklu.”
“Anne ben bugünkü parayı buna verdim.”
Keloğlan o kutuyu evin tereğine koyar, kutu orada bir müddet durur. Bir müddet sonra o kutu “pat” diye yere düşer, kutunun içinde bir yılan yavrusu. Kadın bağırarak kapıya koşar. Gidip Keloğlan’a haber verirler, Keloğlan gelir. Bu sırada yılan yavrusu dile gelip konuşur:
“Ey insanoğlu, beni babama götürürsen sana büyük bir mükâfat verir.”
“Yahu ben senin babanı nerede bulacağım?”
“Sen beni götür, ben sana işaret ederim, sen de o tarafa gidersin.”
Bunlar yola çıkarlar. Az giderler, çok giderler, azını çoğunu Allah bilir, bir arpa boyu yol ancak gedebilirler. Öyle bir yere gelirler ki hiç insan yok, her tarafta yılanlar var, insanoğlunu görür görmez yılanlar Keloğlan’a hücum ederler. Fakat Keloğlan’ın yanındaki yılan yavrusunu görünce hepsi geriye çekilip bunları selâmlamaya başlarlar. Keloğlan yılana sorar:
“Ne oldu, bu ne hal?”
“İşte bunlar benim babamın askerleri. Benim babam bunların padişahıdır, falanca yerde de babamın köşkü vardır.”
Köşke doğru giderlerken yılan Keloğlan’a tembih eder:
“Eğer babam sana “Ey insanoğlu, dile dileği, vereyim muradını.” derse sen diyeceksin ki “Şu dilinin altındaki yüzüğü bana vereceksin.” Sakın başka bir şey isteme, sadece o yüzüğü al.”
Yavru yılanın babasının yanına varırlar. Çok sevinen baba der ki:
“Dile dileğini, vereyim muradını.”
“Dilinin altındaki yüzüğü bana ver.”
Bunun elinden yüzüğü alan Keloğlan tekrar memleketine döner. Fakat yolda Keloğlan’da bir pişmanlık belirir. “Yahu ben ne yaptım, adam bana dünya kadar altın verdi de almadım. Bu bir yüzük için altı aydır yoldayım.” O arada nasıl olursa olur, dilini yüzüğe çalar (yüzüğü yalar). Hemen zebella gibi iki arap peyda olur:
“Ey ağa, emret; şu dünyayı yakalım mı yıkalım mı?”
“Dünyayı nereye yakıp yıkıyorsunuz? Ne yakın, ne yıkın. Beni şimdi annemin yanına götürün.”
Keloğlan beş dakika geçmeden annesinin yanında olur.
“Tamam, bu yüzükte iş var.” Diye düşünür. Keloğlan padişahın kızını severmiş. Bir gün annesine der ki:
“Şimdi padişahın kızına dünürcü gideceksin.”
“Dozdoz kel, padişah sana kızını verir mi?”
“Verir anne, sen git iste hele.”
Zavallı kadın korkar. Kendilerinin doğru dürüst yatacak yerleri yok, padişah ona kızını verir mi? Annesi oğlunun kızdığını görünce:
“Dur bakayım dozdozu kel, belki olur. Olursa olsun, olmazsa ne yapalım.”
O zamanlarda kapıların önlerinde masa gibi bir yer varmış. Oraya kim oturursa anlarlarmış ki o düğürcüdür
Padişah pencerenin önünde oturup etrafa bakarken görür ki bir koca nine geldi, düğürcü taşının üzerine oturdu. Padişah cariyelerine emredip koca nineyi köşke çıkarttırır:
“Eeee nine, ne emrin var, buyur.”
“Padişahım, Allah yazmışsa ne diyebilirim. Ama gel ki benim bir vaadim var, bunu yapacaksın.”
“Emret.”
“Benim konağımın gündoğu tarafında bir konak yaptıracaksın, aynı benimkine benzeyecek. Senin konak benim konağa gün ışığını bir buçuk saat geç salacak. O kadar ziynetli, o kadar büyük olacak.”
“Olur, yaptırırım.” deyip eve gelir ve Keloğlan’a çıkışır:
“Ah dozdozu kel, kafana pisleyecekler. Sen bunları ne ile yaptıracaksın? Yemeye ekmek bulamıyorsun. Padişah kendisininki gibi bir köşk istiyor. Nerden alıp da yaptıracaksın?”
Akşam olunca annesini yatıran Keloğlan yüzüğü yalar, araplar gelir:
“Yakalım mı, yıkalım mı?”
“Ne yakın, ne yıkın. Padişahın konağının gün doğu tarafında öyle bir saray yaptıracaksın ki padişahın konağından üç kat daha yüksek olacak. Annemle ben de en üst kata bulunacağız.”
Kötü yerlerde yatan ihtiyar kadın sabahleyin uyanır ki ne görsün. Nerdeyse göğe çıkmış:
“Ulan dozdozu kel, sen burayı niye bu kadar yüksek yaptırdın. Allah belanı vermesin, ben buradan nasıl inip çıkacağım?”
Annesi bunların düşünürken Keloğlan seslenir:
“Anne, kalk git, bunu yaptık.”
Annesi tekrar gider, bunu padişahın huzuruna alırlar. Padişah der ki:
“Sarayı yaptırdınız, ikinci vaadim de var”
“O da neymiş?”
“Bizim sarayın orta katından senin yaptırdığın sarayın orta katına altın gümüşten bir köprü lâzım ki kızım gidip geldiği zaman güneş vurmasın. Ben çocuğumu zembillerde büyütüyorum.”
Keloğlan’ın annesi düşüne düşüne evden içeri girer:
“Ah dozdozu kel, ağacı keresteyi mi belliyorsun ki” patpat” yaptırıverelim. Padişah senden altın gümüşten köprü istiyor. Bunu nedene alıp da yaptıracaksın?”
“Adam sen de, olur o işler. Hele sen bizim yemeğimizi getir hele.”
Yemeklerini yerler. Akşam olup da anası yatınca Keloğlan yine arapları çağırır:
“Böyle böyle bir köprü isterim!”
O gece köprü de kurulur. Padişah bakar ki bundan kurtuluş yok. Tutup büyük kızını buna verir. Düğünlerini yapıp bunları içeriye atarlar.
Yerler içerler, aradan bir müddet geçer. Karısı padişaha der ki:
“Gidip kızımızı görelim, onlar bize geldiler, şimdi sıra bizim.”
“Eee hanım ne götürelim? Zenginlik dersen bunlar bizden zengin, paraya ihtiyaçları yok. Bunlara ne hediye götürelim?”
Padişahın bir Arap kölesi varmış, onu götürmeye karar verirler.
“Bunu götürelim de, yer içer, kalkıp gelirken de “Enişte, bu Arap köle şimdiye kadar bize hizmet ediyordu. Bundan sonra da sana hizmet etsin.” der, bırakırız.”
Arap köle ile birlikte gelirler. Yerler içerler, gitme zamanı gelince:
“Enişte, Arap köle şimdiye kadar bize hizmet etti, bundan sonra da sana hizmet etsin.” deyip Arap köleyi orada bırakırlar. Oysa Keloğlan’ın karısı ile Arap kölenin arası çok kıyakmış: sarayda padişahtan habersiz dalga geçerlermiş.
Arap köle hizmet etmekte olsun, Keloğlan da tazısıyla pisiğini alıp ava kuşa gidermiş. Alıştığı için avcılığı bırakamamış.
Bir gün Arap köle Keloğlan’ın karısına der ki:
“Bu Keloğlan eskiden acından ölüyordu, bunda bir hüner var. Bunu bir öğren.”
Karısı Keloğlan’ı sıkıştıra sıkıştıra öğrenmeye çalışır:
“Biz seninle evlendik, hayatımız bir. Sen niye sırrını bana demiyorsun?”
“Benim sırrım cüzdanımın içindeki şu yüzüktür.”
Gece Keloğlan uyurken kız yüzüğü alıp hemen Arap köleye verir. Köle alır almaz parmağına takar ve yalar. Hemen Araplar gelir:
“Emret, yakalım mı, yıkalım mı?”
“Ne yakın, ne yıkın. Kızı, beni, bir de sarayı denizin ortasındaki şu kulede isterim. Keloğlan ile annesini de eski kaz damlarına götürüp atacaksın.”
Beş dakikanın içinde bu işler olur. Sabahleyin Keloğlan kalkar kalkmaz kafası tahtalara vurmaya başlar:
“Eyvah!” der. Bakar ki yüzük yok. Doğruca padişahın yanına gider. Padişah bunu eski devletli Keloğlan zanneder:
“Enişte üzülme, ben sana küçük kızımı veririm. O daha güzel, daha içli.”
“Yok, padişahım, ben kız filan istemiyorum.”
“Ya ne istiyorsun?”
“Ben gelinceye kadar anneme bakacaksın, başka bir şey istemem.”
Annesini orada bırakır, tazı ile pisiğini alıp yola koyulur.
Bu Keloğlan’ın bir bacısı varmış, bacısını Zümrüt-ü Anka kuşuna vermişlermiş. Keloğlan epeyce bir yol aldıktan sonra bir gün bir ulu ağacın dibine istirahat etmek için oturur. Bir de bakar ki bir kuş gelip bunun yanına indi:
“Selâmünaleyküm.”
“Aleykümselâm.”
“Nerelisin?”
“Felancı yerliyim.”
Birbirlerinin aslını neslini sorunca kuş Keloğlanı tanır:
“Yahu sen benim kanımsın.”
“Nasıl olur yahu?”
“Ben senin enişten değil miyim?”
Orada akraba olduklarını anlarlar. Kuş sorar:
“Eee, ne iş için buralara düştün?”
“Durum böyle böyle.”
“Akdeniz’in ortasında bir saray payda oldu, eskiden yoktu. Birkaç gün içinde gördüm.”
Keloğlan tazıyla pisiği alıp oraya gider. Tazı dile gelip kediye yavaşça der ki:
“Pisik, bu adam arkasında odun taşıdı, bize baktı. Şimdi sıra bize geldi. Benim arkama bineceksin, oraya gideceğiz. Ben sineceğim, sen pencereden içeri hopluyacaksın, bu yüzüğü almaya gayret edeceksin. Bu arada bana da ekmek getir. Tekneden filan çal getir, aç kalmayayım ben de.”
“Olur, ben işi beceririm.”
Onlar oraya giderler. Tazı ağaçlar arasında sinip dururken pisik içeriye sıçrar. Kız pisiği görür görmez heveslenir. Orada da pek çok fare varmış, farelerden çok canları yanmışmış. Pisik fareleri kovalamaya başlayınca Arap köle de kız da bunu sevmeye başlarlar. Bunlar yatarken pisik de fareleri kovalamaya devam eder. Farenin biri der ki:
“Yahu, pisik kardeşlik, zorun ne, bizim kökümüzü mü keseceksin?”
“Ya yüzüğün yerini haber vereceksiniz, ya sizin kökünüzü keseceğim.”
Farelerden biri der ki: “Yemin et beni yemeyeceğine, ben yüzüğün yerini diyeyim.”
“Seni yemeyeceğim, gel söyle.”
“Yüzük, arabın dilinin altında uyuyor.”
“Bunu nasıl çıkaracağız buradan?”
“Senin gözlerin ışıklıdır, sen karyolanın alt tarafına dikil. Ben kuyruğumu götürür arabın burnuna sokarım. O zaman arap tıksırır, tıksırınca yüzük ağzından düşer, sen de yüzüğü alıp kaçarsın.”
“Tamam.”
Kararlaştırdıkları gibi yaparlar. Pisik yüzüğü kaptığı gibi tazının yanına gelir:
“Tazı kardeşlik, yüzüğü buldum, haydi gidelim.”
Bunlar denizin ortasına gelince tazı başlar:
“Yüzüğü bana ver, yoksa seni denize atarım.”
“Tazı, senin ağzın gevezedir, balık malık görürsün, “hav” deyip yüzüğü denize düşürürsün.”
“Yahu olmaz, niye yapayım?”
Zavallı pisik korkmaya başlar. Denize atılırsa boğulup gidecek. Mecbur kalır yüzüğü tazıya vermeye. Tazı balık görüp de “hav” deyince yüzük ağzından denize düşer ve bir balık kapıp yutar.
Bunlar işi berbat etmiş olarak karşıya çıkarlar. Keloğlan tazıya çalıp çevirmektedir. Pisik:
“Dur dur, tazıya çalma. Bu bana lâzım. Sen git, bu yüzüğü buluncaya kadar bekleyeceksin.”
Bu ikisi balıkçıları takip etmeye başlarlar. Tor ile balık tutan balıkçıların yanına giderler. Meğer pisik yüzüğü yutan balığı tanıyormuş. Balıkçılar balıkları getirince tesadüfen o balık da torun içinden çıkar. Pisik nasıl o balığı alırsa kaçar gider. Arkasından koşarlarsa da biri bağırır:
“Canım bir balıktan ne çıkar, baksana yüzlercesi var.”
Pisik hemen tazının yanına gelir, o da balığın karnını yarar. Hakikaten de yüzük balığın karnında. Yüzüğü alır almaz. Keloğlan’a kavuşurlar. Keloğlan yüzüğü parmağına takar takmaz yalar, hemen Araplar gelir:
“Yakalım mı, yıkalım mı?”
“Ne yakın, ne yıkın. Denizin ortasındaki sarayın içindeki arap köle ve kızla beraber evvelki yerine, beni de annemin yanına.”
Hemen bu işler yerine gelir. Keloğlan da padişahın yanına gider:
“Padişahım, işte hepsini topladım getirdim.”
Padişah gelir, bakar ki Arap köle ile kızı birbirlerine öyle sarılmışlar ki aralarına su döksen sızmıyor.
“Vay, durum böyle ha?”
Padişah kılıcını çeker çekmez ikisini de yatakta öldürür, küçük kızını da Keloğlan’a verir. Yeniden düğün kurulur.
Yeyip içip muratlarına ererler.
Derleyen: Dr. Saim SAKAOĞLU
* Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, 1975, sayı: 312
Etiketler:çocuk masalları, keloğlan, Keloglan masalları, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal oku, masallar, Türk masalları