<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Masal diyarı &#187; Türk masalları</title>
	<atom:link href="http://www.masaldiyari.net/category/turk-masallari/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.masaldiyari.net</link>
	<description>Masallar diyarı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 30 Jan 2012 20:36:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Fesleğenci kız masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/feslegenci-kiz-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/feslegenci-kiz-masali#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Dec 2011 23:13:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[fesleğenci kız]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=2153</guid>
		<description><![CDATA[Fesleğenci kız “Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde deve tellal iken, pire berber iken, anam benim beşiğimi tıngır mıngır sallar iken, uzak ülkelerin birinde ihtiyar bir çiftçi ve üç kızı yaşarmış. Birbirine büyük bir sevgiyle bağlı olan bu ailecik mutluluk içinde yaşayıp giderlerken bir gün yaşlı çiftçi hastalanıp ölmüş ve üç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2011/12/feslegenci-kiz-masali.jpg" alt="" title="feslegenci-kiz-masali" width="400" height="300" class="alignnone size-full wp-image-2154" /></p>
<p><strong>Fesleğenci kız</strong></p>
<p>“Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde deve tellal iken, pire berber iken, anam benim beşiğimi tıngır mıngır sallar iken, uzak ülkelerin birinde ihtiyar bir çiftçi ve üç kızı yaşarmış. Birbirine büyük bir sevgiyle bağlı olan bu ailecik mutluluk içinde yaşayıp giderlerken bir gün yaşlı çiftçi hastalanıp ölmüş ve üç kızı üç gün üç gece durmadan ağlamışlar.Ama yapacak birşey yokmuş. Zavallı kızlar yoksulluk içinde kalakalmışlar.</p>
<p>Bir gece en küçük kız rüyasında bahçedeki fesleğen ağacının dibinde dokuz küp altın olduğunu görmüş. İlk önce kız buna pek aldırmamış ama üç gece üstüste aynı rüyayı görünce kardeşlerine durumu anlatmış. Hemen gidip fesleğen ağacının dibini kazmışlar ve gerçekten de dokuz küp altın olduğunu görmüşler. Mutluluktan birbirlerine sarılıp ağlaşan bu üç kardeş hemen kendilerine sarayın karşısında güzel bir ev yaptırmışlar ve fesleğeni de oradaki bahçelerine dikip her gün sırayla sulamaya başlamışlar.</p>
<p>Meğerse padişahın yakışıklı mı yakışıklı, akıllı mı akıllı oğlu da her gün balkondan merakla bu üç kızı izlermiş. Bir akşam büyük kız bahçede fesleğeni sularken padişahın oğlu dayanamayıp kıza laf atmış: &#8220;Fesleğenci kız, fesleğenci kız! Gece gündüz fesleğen sularsın, fesleğenin yaprağı kaç?” Kız hem utancından hem de yanıtı bilemediğinden hemen içeri kaçmış. Diğer akşam ortanca kız çıkmış bahçeye ve fesleğeni sulamaya başlamış. Padişahın oğlu ona da laf atmış: “Fesleğenci kız, fesleğenci kız! Gece gündüz fesleğen sularsın, fesleğenin yaprağı kaç?” Ortanca kız da ablası gibi utanmış ve cevap vermeden içeri kaçmış.</p>
<p>Derken diğer akşam küçük kız çıkmış fesleğeni sulamaya. Padişahın oğlu aynı soruyu ona da sormuş: “Fesleğenci kız, fesleğenci kız! Gece gündüz fesleğen sularsın, fesleğenin yaprağı kaç?” Küçük kız çok akıllı ve zeki bir kızmış ve bu uyanık oğlanın cevabını hemen vermiş: “Ağasın beysin paşasın, gece gündüz camdan bakarsın, gökte yıldız kaç?”</p>
<p>Padişahın oğlu bu akıllı olduğu kadar da güzel olan kızdan o kadar etkilenmiş ki, hemen oracıkta ona aşık oluvermiş. Kırk gün kırk gece düğün dernek yapılmış, prensle fesleğenci kız mutlulukların en yücesine çıkıp oturmuş, fesleğen ağacı da aşk bahçesinde sevgiyle beslenip büyümüş.</p>
<p>Ben de düğünlerine vardım, bana 3 fesleğen yaprağı verdiler, biri benim, biri bu masalı okuyanın, biri de bu masalı dinleyenlerin yüreğine mutluluk versin.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/feslegenci-kiz-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ali Baba ve Kırk haramiler</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/ali-baba-ve-kirk-haramiler</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/ali-baba-ve-kirk-haramiler#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Sep 2011 12:47:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Baba ve Kırk haramiler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Baba ve Kırk haramiler masalı]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1986</guid>
		<description><![CDATA[Ali Baba ve Kırk haramiler Bir varmış Bir yokmuş evel zeman içinde, memleketin birinde Ali Baba ve Kasım adlı iki kardeş yaşarmış. Bunlar yoksul aile çocuklarıymış. Kader bu ya, Kasım, mal dal sahibi çok zengin bir kadınla evlenmiş. Ali Baba’nın şansı açık değilmiş. - “Çulsuza, çulsuz yakışır!” deyip, yoksul bir kadınla evlenmiş. Gel zaman, git [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2011/09/ali-baba-ve-kirk-haramiler.jpg" alt="" title="ali-baba-ve-kirk-haramiler" width="270" height="402" class="alignnone size-full wp-image-1987" /></p>
<p><strong>Ali Baba ve Kırk haramiler</strong></p>
<p>Bir varmış Bir yokmuş evel zeman içinde, memleketin birinde Ali Baba ve Kasım adlı iki kardeş yaşarmış. Bunlar yoksul aile çocuklarıymış. Kader bu ya, Kasım, mal dal sahibi çok zengin bir kadınla evlenmiş. Ali Baba’nın şansı açık değilmiş.<br />
- “Çulsuza, çulsuz yakışır!” deyip, yoksul bir kadınla evlenmiş.<br />
Gel zaman, git zaman… Derken, üç eşeği olmuş. Ali Baba onları önüne katar, ormanda odun yaparmış. Sonra bir köşeye yığıp denklediği odunları eşeklerine yükler, şehre getirip orada satarmış.<br />
Anlayacağınız odun parasıyla kıt kanaat geçinip giderlermiş.<br />
Yine böyle odun yaptığı bir günün sonunda, uzaktan yanına doğru birçok atlının geldiğini görmüş.<br />
- “Dağ başındaki fakirin eşkıyadan başka arayıp soranı mı olur, hiç? Hemen bir tarafa gizlenmeliyim.” deyip, eşeklerini salmış, bir ağacın üstüne çıkıp, saklanmış.<br />
Atlılar, tam da onun gizlendiği ağacın altında durmuşlar. Ali Baba üşenmemiş, adamları saymış. Kırk kişi oldukların öğrenmiş. Eşkıya bellediği bu adamlar, hırsızmış. Ali Baba korkmuş, üstüne uzandığı ağacın dalına yapıştıkça yapışmış, hiç kıpırdanmamış.<br />
Gelenler, atlarının terki[1]sindeki torbalarını sırtlanmışlar, önder bildikleri başlarının peşinden yürümüşler. Torbaları ağır olduğundan, taşımakta güçlük çekiyorlarmış.<br />
Bu hırsızların başı, karşıdaki koca kayanın yanına gidince, hiç beklemeyip, seslenmiş:<br />
- “Açıl susam, açıl!” demiş.<br />
O da ne? Koca kaya ortasından yarılıp ikiye ayrılmasın mı? Hırsızlar sırtlarındaki torbalarıyla birlikte birer ikişer bu kapıdan içeri girmişler. Son hırsız da içeri girince, kaya kendi kendine kapanıvermiş.<br />
Ali Baba’nın eli ayağına dolaşmış, hemen ağaçtan inip kaçmayı, eşeklerinin yanına hırsızların atlarından birkaç tanesini katmayı düşündüyse de, bundan vazgeçmiş. Çünkü atlarını orada bırakanlar, nerdeyse dönüp gelebilirlermiş. Ali Baba, olduğu yerde kalmış. Az sonra adamlar, kayanın önünde görünmüşler. Arkadaki başları olacak herif, bu defa da şöyle demiş:<br />
- “Kapan susam, kapan!”<br />
Emir kulu olmuş koca kaya, hemen kapanıvermiş. Hiç beklememişler, ağacın altında bıraktıkları atlarına binip çekip gitmişler.<br />
Ali Baba, artık orada durur mu? Hemen ağaçtan inmiş. Orada yalnız olduğunu bildiğinden, doğruca karşıdaki koca kayanın yanına gitmiş. Aklında tuttuğu sözlerden ilkini söylemiş.<br />
- “Açıl susam, açıl!”<br />
Aman Allah’ım, koca kayanın kapısı birdenbire açılmaz mı? Ali Baba, oldukça aydınlık ve geniş olan girişi görünce nerdeyse şaşkınlığından küçük dilini yutacakmış. İçeride, yığın yığın altınlar, gümüşler, elmaslar, ipekli kumaşlar, içi para dolu sandıklar sırasına göre dizilmişler. Ali Baba, sağına soluna bakmış, köşede gördüğü çuvalların üç tanesini altınla doldurup, yıldırım hızıyla dışarı çıkmış. Odunu modunu unutmuş, dolu çuvalları eşeklerine yükleyerek şehrin yolunu tutmuş. Evine gelince indirdiği çuvalları karısının odasına taşımış.<br />
Karısı, gözlerine inanamamış, Ali Baba’nın hırsızlık yaptığını sanmış. Ali Baba, ne olduğunu kısa kısa sözlerle karısına anlatmış. Karısı sevinmiş, taşınan çuvalları tek tek boşaltmaya başlamışlar. Karısının aç gözlülük damarı kabarmış, bütün altınları saymak istemiş.<br />
<img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2011/09/alibaba-kirk-haramiler1.jpg" alt="" title="alibaba-kirk-haramiler" width="450" height="600" class="alignnone size-full wp-image-1992" /></p>
<p>Ali Baba;<br />
- “Hayır!” demiş. “Bir çukur kazarak gömelim!”<br />
Ne mümkün? Karısı altınlarının sayısını bilmek istiyormuş.<br />
Kocasına:<br />
- “İstersen dışarı çık, çukur kaz. Ben de varıp gideyim, komşudan bir ölçek alayım. Aşağı yukarı ne kadar paramız var, hiç olmazsa bunu öğreniriz, olmaz mı?” demiş.<br />
Ali Baba, onu uyarmış:<br />
- “Karıcığım, orda burda sakın ağzını yayma! Bu iş, gizli iş. İkimizden başka hiç kimse bunu duymamalı.”<br />
Karısı:<br />
- “Duymayacak!” deyip, kocasını inandırmış, kaynı Kasım’ın evine gitmiş.<br />
Avluda gördüğü eltisinden bir ölçek istemiş.<br />
Kasım’ın karısı sormuş:<br />
- “Ölçek mi? Hangisini istiyorsun? Büyüğünü mü, küçüğünü mü?”<br />
- “Küçüğü benim işimi görür.”<br />
Kasım’ın karısı kaynının fakir olduğunu biliyordu. Eltisinin ne ölçeceğini merak ederek ölçeğin altına bir kat koyu bal sürmüş.<br />
Ali Baba’nın karısı evine dönünce altınları ölçmeye başlamış. Kocası, onun ölçüp bir kenara ayırdıklarını götürüp kazdığı çukura gömmüş.<br />
Sonuçtan karısı çok mutlu olmuş. İşi bitince aldığı ölçeği, bekletmemiş, hemen geri vermiş. Ancak ölçeğin altına üstüne bakmamış. Kasım’ın karısı ölçeğin dibine yapışıp kalan nal gibi altını görünce şaşıp, kalmış.<br />
- “Ali Baba’nın bu kadar çok altını var, ha!.. Nereden almış ki?..” diye düşünmeye başlamış. Düşündükçe nerdeyse aklını oynatacakmış.<br />
Akşam olmuş. Kocası Kasım’ı büyük bir heyecanla kapıda karşılamış. Hemen adamcağıza çıkışmış.<br />
- “Senin zenginliğine şaşayım. Zenginlikte, Ali Baba aranızda yarışsanız sana sıfır çektirir. Biliyor musun, sen altınlarını ocak başına oturup tane tane sayarken, Ali Baba, ayarla ölçüyor.”<br />
Kasım, hiç ummadığı bu çıkışma karşısında, şaşırıp öylece kala kalmış. Karısı, onu kolundan çekip, içeri almış, olup biteni ona da anlatmış. Aç gözlülükte karısından aşağı hiç de kalmayan Kasım, Ali Baba’yı kıskanmış. Bütün gece gözüne uyku girmemiş. Sabah olur olmaz erkenden kalkıp kardeşi Ali Baba’nın evine gitmiş. Suratını asmış, kendi karısından aldığı tepkiyle kardeşine çıkışmış.<br />
- “Ali Baba!”, demiş, “Hani sen fakirdin? Küp küp altınlarını neden bizden sakladın?”<br />
- “Demek öyle ha? Nerdeymiş bu altınlar”<br />
- “Şimdi anlamazlıktan geliyorsun değil mi? Verdiğimiz ölçeğin dibine yapışan nal gibi altınlardan daha kaç tane var?” </p>
<p><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2011/09/alibaba-kirk-haramiler.jpg" alt="" title="alibaba-kirk-haramiler" width="450" height="301" class="alignnone size-full wp-image-1988" /></p>
<p>Ali Baba kardeşinden duydukları, başkalarının da ağzına düşmesin diye, toprağa gömdükleri altınlarının yarısını ona vermiş, başka kimselere söylememesini sıkı sıkı tembih etmiş.<br />
Kasım yaygarayı basmış:<br />
- “Bu hazinenin yerini ben de görmeliyim. Götürüp göstermezsen, seni mahkemeye veririm.”<br />
Bunda bir kötülük düşünmeyen Ali Baba;<br />
- “Yarın sabah olunca yola çıkarız. Seni oraya götüreceğim.” demiş, kardeşini evine uğurlamış.<br />
Kasım, sabah olunca Ali Baba’yı beklemeden katırlarını önüne katarak ormana gitmiş. Koca kayaya gelince Ali Baba’dan öğrendiği sözleri tekrarlamış:<br />
- “Açıl susam, açıl!” demiş.<br />
Emri alan kapı, hemen açılmış. İçeri dalan Kasım’ın gözleri kamaşmış. Tıka basa dolu hazineyi görmüş. Yanında getirdiği bütün çuvalları doldurmuş. Son çuvalı da doldurduktan sonra çıkış kapısına yönelmiş. Ancak işin kötüsü, en umulmazı başına gelmesin mi? Kasım, kapıyı açacak sihirli sözleri bir türlü hatırlayamamış. Ne söylediyse mümkünü yok, kapı açılmamış. Korkusundan ölüp ölüp dirilmiş. Can derdine düşmüş, kaçacak yer aramış. Ama başka hiçbir delik, hiçbir iz bulamamış.<br />
Öğle zamanı haramiler mağaralarına gelmişler. Kasım’ın, katırlarını görüp şüphelenmişler. Hazinelerinin bilinip bulunduğunu anlamışlar. İlkin içeriye girmek için kendilerinde cesaret bulamamışlar. İçerdekilerin sayısının da fazla olabileceği düşüncesi onları korkutmuş. Aralarında tartışmışlar. Bu tartışmalardan bıkan baş harami, kılıcını çekmiş, koca kayanın karşısına gitmiş. Ne olur ne olmaz düşüncesiyle de yan tarafa saklanıp seslenmiş:<br />
- “Açıl susam, açıl!”<br />
Emri alan kapı, hemen açılmış.<br />
Bu tarafta Kasım, hayatının son saniyelerini yaşadığını anlamış. Kurtuluş için bir çare düşünmüş. Kapı açılır açılmaz hızla koşup dışarı çıkacak, gelenlerin elinden böylelikle kurtulacakmış.<br />
Düşündüğünü de yapmış yapmasına ama haramiler önünü kesip, kılıçlarını onun karnına batırmışlar. Gözü kara olanları, açılan yarıktan içeri girmişler. Kasım’ın doldurup kapı önüne taşıdığı çuvalları yüklenip yerlerine boşaltmışlar.<br />
Kasım’ın bu hatası, Ali Baba’yı da hedef olmaktan kurtarmış.<br />
Haramiler toplanıp konuşmuşlar, içeriye nerden girildiğini araştırmışlar. Ama ne bir iz, ne bir delik bulmuşlar. Kasım’ın vücudunu dörde ayırmışlar, iki parçasını kapının bir yanına, öteki iki parçasını da öbür yanına bırakıp gitmişler.<br />
Akşamların sayısına kıran mıran girmiyor ki… Yeniden akşam gelip çatmış, Kasımların avlusuna da gölgeler inmiş.<br />
Kasım’ın karısı, kocasının bu vakte kadar gelmediğini gidip Ali Baba’ya söylemiş. Ali Baba, durumu anlamış. Kardeşinin altın yüklü katırlarıyla ortalık karardıktan sonra geleceğini ileri sürüp yengesini teselli etmiş.<br />
Fakat gece yarıları olmuş, birinci derken, ikinci horozlar da ötmüş. Kasım’dan hiçbir haber yok. Telaşlanan yengesi, tekrar Ali Baba’ya gelmiş.<br />
Ali Baba;<br />
- “Kara gecelerin bir sabahı var! Telaşlanma bu kadar.” deyip ona ümit vermeye çalışmış.<br />
Buna rağmen kendiside kardeşinin başına bir felâket geldiğini düşünmüyor değilmiş ama bu üzüntüsünü belli etmiyormuş. Henüz sabah olmadan, nasıl olsa ay ışığı da var deyip, üç eşeğini önüne katıp, her zamanki gibi erkenden ormana odun yapmaya gitmiş. Kayalığa doğru gidince kardeşinin katırlarını görmüş. İlerlemiş, yerde iz bırakan kan lekelerini fark etmiş.<br />
Koca kayanın önünde kardeşinin başına nelerin geldiğini görmüş. Korkusundan sinecek delik aramış, sonra kendini toplamış. Mezar kazıp kardeşini oracıkta gömmeyi düşünmüş.<br />
Kendi kendine söylenmiş;<br />
- “İşte bu yanlış!” demiş. “Kardeşimi burada bırakmam her şeyi açığa çıkarır. Şimdi durulacak zaman değil. Onun parçalarını toplamalıyım.”<br />
Öyle yapmış. Kardeşinin dörde bölünen parçalarını toplayıp, çuvalların içine koymuş. Eşeklerden birinin sırtına yüklemiş. Vakit nakittir deyip, acele etmiş. Öteki boş çuvallarına altın yükledikten sonra şehre dönmüş. </p>
<p><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2011/09/ali-baba.jpg" alt="" title="ali-baba" width="500" height="345" class="alignnone size-full wp-image-1989" /></p>
<p>Karısı ile yengesi baş başa verip, ağlaşıyorlarmış. Kasım’ın karısı çuvala konmuş kocasının ölüsünü görür görmez, fenalaşmış, bayılacak gibi olmuş. Ali Baha’nın karısı onu ayıltmış. Ali Baba yüklü eşeği önüne katmış, kardeşinin evine gitmiş. Kapı çalmış. Mercan kız, beklemeden kapıya çıkmış.<br />
Ali Baba;<br />
- “Mercan” demiş, “Bu gece gördüklerini hiç kimseye söylemeyeceksin. Anladın mı?”<br />
- “Anladım, efendim!”<br />
- “Efendinin ölüsü, bu. Onu dağda parçalamışlar. Bunu herkesten gizli tutmalıyız. Sana güvenebilir miyim?”<br />
- “Elbette efendim!”<br />
Ali Baba yükünü indirmiş, Mercan’la birlikte içeri götürmüşler.<br />
Mercan hiç durmamış, işini yapmaya koyulmuş. Önce aktara koşmuş, ağır hastalık için ilâç istemiş.<br />
Aktar ilâcı hazırlarken, sormadan durabilir mi? Gözle kaş arasında soruvermiş:<br />
- “Ağır hasta olan kim?”<br />
- “Efendim Kasım. Üstelik konuşamıyor”.<br />
Orada gevezelik edip oyalanıp kalmamak için hemen ilâçlarını alıp gitmiş.<br />
Sabah olmuş, yeniden aynı aktara gelmiş. Son nefesini vermek üzere olan hastalara koklatılan ilâç istemiş.<br />
Aktar bu ya, yeniden sormuş:<br />
- “Efendin iyileşmedi mi”?<br />
- “Hayır, iyileşmedi. Bu geceyi çıkaramaz.”<br />
Bütün gün, Ali Baba ve karısının, Kasım’ın evine girip çıktığını görenler, akşamı Kasım’ın ölüm haberini duymuşlar.<br />
Mercan ertesi sabah erkenden sokağa çıkmış. İlk açılan terzi dükkânlarından birine girmiş. Siftah olsun, bu adettendir diye yere bir altın lira atmış. Kendince yetmez deyip bir altın lirayı da yanına bırakmış.<br />
- “Hayırlı işler dayı! Kefen ölçüsü almak için benimle gelebilir misin?”<br />
- “Elbette gelirim, işim bu!”<br />
- “Araç gerecini alıp hemen gel öyleyse…”<br />
- “Önüme düş, yol göster.”<br />
- “Tamam da, gözlerini bağlamam gerekiyor.”<br />
- “Niçin?”<br />
- “Gittiğimiz yeri bilmeyesin diye.”<br />
- “Bana bin altın versen de, bunu kabul edemem.”<br />
Mercan, çattık diye düşünmüş, adamcağızın eline bir altın daha tutuşturmuş:<br />
- “Korkma! Ben sana asla uygunsuz bir şey yaptırmam. Haydi gidelim!”<br />
Gözleri bağlı terzi, Mercan’ın peşinden gitmiş. Ev kapısında terzinin gözbağı çözülmüş. Kasım’ın odasına girmişler.<br />
Terzi, irkilmiş. Korkmuş. Mercan, ona yapacağı işi göstermiş; bu dört parçayı dikmesi karşılığında kendisine bir altın daha vereceğini söylemiş.<br />
Terzi, işini bitirir bitirmez, Mercan onu, Kasım’ın evinin arkasındaki sokağa götürüp bırakmış. Terzi, sokağın sonunda kaybolmuş.<br />
Kasım’ın cenazesi kefenlenmiş, hocalara haber edilip, salalar verdirilmiş. Çok seveni mi varmış, ne? Duyan gelmiş, koşan yetişmiş. Cenaze töreni çok kalabalık olmuş.<br />
Bu ölümden sonra Ali Baba ile karısı da Kasım’ın evine yerleşmişler. Onun dükkânını büyütmüşler, işletmeciliğini de Ali Baba’nın oğluna bırakmışlar.<br />
Gelelim, koca kayadaki haramilere. Mağaralarına döner dönmez, iki şeyden şüphelenmişler. Kasım’ın cesedi ortalıkta görülmediği gibi, hazinelerindeki altınlarda da azalmalar olmuş.<br />
Adamlarını etrafında toplayan harami başı;<br />
- “O cesedi burdan alıp götüreni bulmalıyız. O, bütün sırlarımızı biliyor. Tez yola çıkıp, onu her yerde arayıp bulmalı ve hesabını görmeliyiz. Yoksa hepimizin yaşaması zorlaşır.” demiş.<br />
Haramiler, onun düşüncesini doğru bulmuşlar. Gönüllü birisi geceleyin yolu tutup, şehre gitmiş. Olacak bu ya o gün çarşı meydanında yine terzinin dükkânı açıkmış. Harami, terziye;<br />
- “Ne kadar da erkencisiniz? Henüz alacakaranlık var. Bu karanlıkta nasıl görüyorsun?” diye sormuş.<br />
- “Gözlerime güvenirim. Geçen gün daha da karanlıkta bir ölüyü bile diktim.”<br />
- “Ölüyü mü? Dediklerinizi kulaklarınız duyuyor mu? Yanlış olmasın?”<br />
- “Hayır! Ne dediğimi biliyorum ben. Ancak bu kadar gevezelik yeter. Var, işine git sen. Ben de işime bakayım.”<br />
Harami, aradığını bulmuş olmanın coşkusuyla kesesinden bir altın çıkararak terziye uzatmış:<br />
- “Alın bunu. Sadece bana hangi ev olduğunu gösterin.” demiş.<br />
- “Gözüm bağlıydı, bilemem.”<br />
- “Gözlerini yine bağlayıp yola çıkalım. Hangi yöne gittiysen, o yöne doğru gidelim. Ne kadar yürüdüysen, yine o kadar yürü ve dur. Gördüğün yer, burası mıydı bak? Bana onu söyle.”<br />
- “Yapamam!”<br />
Harami, avını yakalamış ya… Bırakır mı? Terzinin tezgâhına birkaç altın daha bırakmış.<br />
Gözlerini bağlatan terzi, haramiyle birlikte yola çıkmış. O önde, harami arkada uzun uzun yürümüşler. Az gidip, uz gitmişler.<br />
Az sonra terzi;<br />
- “Tamam! Burada duralım. Gözümün bağını çözdükleri yer burasıydı.” demiş. Kasım’ın evini göstermiş.<br />
Harami, terziyi gönderdikten sonra, o evin kapısını kırmızı boyayla çizmiş. Tam bu sırada dükkândan kahvaltılık alıp dönen Mercan, haraminin ne yaptığını görmez mi?<br />
Geri dönmüş, kırmızı boya ve fırça almış, mahalledeki bütün evlerin kapılarına aynı işareti yapmış.<br />
Akşam karanlığıyla birlikte bütün haramiler, ikişer ikişer şehre inmişler. Mahalleyi bulmuşlar ama sıralı bütün kapılardaki kırmızı işareti görünce şaşırıp kalmışlar. Gerisin geriye mağaralarına dönmüşler. Yeniden bir gönüllüyü geceleyin şehre göndermişler. O de terziyi bulup, gözünü bağlatmış. Bir süre yürüttükten sonra, onun durduğu yerdeki kapıyı işaretlemiş.<br />
İşaretlemiş ya, Mercan’ın gözü kapıya vurulacak işaretlerdeymiş hep. Yeni çizilmiş bir işareti görür görmez, bütün öteki kapıları da hemen işaretliyormuş. Haramilerden üçüncüsü akıllı çıkmış. Terzinin önünde durduğu kapıyı aklında tutmuş. Şehrin dışında bekleyen harami başını çağırmış, Kasım’ın evini ona da göstermiş.<br />
Beklememişler, mağaraya dönmüşler. Harami başı orada şehir pazarında satmak için sözde kırk katır yükü zeytinyağı hazırlatmış. Tuluklardan her birine haramilerini yerleştirmiş. Akşam alacasında adamıyla birlikte şehre gelmişler. Ali Baba’yı kapısının önünde otururken görmüşler.<br />
Harami başı, yanına yaklaşıp sormuş:<br />
- “Pazarda satmak için zeytinyağı getirmiştim. Ama gördüğün gibi geciktik. Size zahmet vermezsem bu gece beni evine misafir eder misin?”<br />
Ali Baba:<br />
- “Hay, hay! Başımın üstünde yeriniz var. Buyurun!” deyip, Mercan’ı çağırmış. Gelen misafiri için sofra kurmasını söylemiş.<br />
Tuluklar birer ikişer avluya taşınmış. Harami başı, sofranın hazır olduğunu kendisine bildirilince, tam içeri girerken, adamlarına fısıl fısıl seslenmiş.<br />
- “Size haber verdiğimde hançerlerinizle tulukları yırtıp, hemen içinden çıkarsınız” demiş. İçeri girmiş, sofraya kurulmuş. </p>
<p>Mutfakta mangalın kömürlerini eşeleyip kahve cezvesi için yer açan Mercan’ın kandili ışığını azaltmış, daha sonra sönmüş. Mercan, küçük bir şişeye tulukların birinden zeytinyağı doldurur, kandili yakarım diye avluya çıkmış. İlk tuluğa yaklaşır yaklaşmaz, içindeki haraminin sesi duyulmuş.<br />
- “Çıkalım mı?”<br />
- “Hayır, hayır!” </p>
<p><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2011/09/alibaba.jpg" alt="" title="alibaba" width="125" height="185" class="alignnone size-full wp-image-1990" /><br />
Mercan, o tuluktan ötekine koşmuş. Hangisinin yanına gitse, aynı soruyla karşılaşmış. Fakat sadece son tulukta zeytinyağı varmış. Mercan, onu da sırtlayıp, mutfağa taşımış. Kandiline yeteri kadar zeytinyağı koymuş. Kalanını kocaman bir kazanda iyice kaynatmış. Kızdırdığı kaynar zeytinyağını bütün tulukların ağzından içeri dökmüş. Haramilerin hepsini öldürmüş. Avlunun bir köşesine sinip[2] harami başının ne yapacağını öğrenmek istemiş.<br />
Fazla beklememiş, çok geçmeden harami başı, önceden hazırladığı küçük çakıl taşlarını tulukların üstüne atmış.<br />
Hiç birinde beklediği ses yok.<br />
Dönüp tek tek sormuş;<br />
- “Uyuyor musunuz?” demiş.<br />
Yine hiçbir ses yok. Üstelik tuluklardan sıcak zeytinyağı ve haşlanmış insan kokusu gelmiş. Pabucun pahalı olduğunu anlayan harami başı, hiç durmamış, mağarasına doğru kaçmış.<br />
Evdekiler uyanınca Mercan, Ali Baba’yı bir köşeye çağırıp ona olan biteni anlatmış. Haramileri avluda açtıkları büyük bir çukura gömmüşler.<br />
Harami başı, talihsizliğine kızmış, başına gelenlerden sonra öfke küplerine binmiş, intikam yeminleri içmiş. Kılık kıyafet değiştirmiş, yeniden şehre inmiş. Tam Ali Baba’nın oğlunun dükkânının karşısındaki koskocaman dükkânı kendisine tutmuş. Raflarını göz alıcı Hint kumaşlarıyla doldurmuş. Koca Hüseyin adını takınmış. Sonra sonra Ali Baba’nın oğluyla dost olmuş. Onu sofrasına davet etmiş, ziyafetler vermiş. Ali Baba’nın oğlu, bu ziyafetlerin altında kalacak değil ya? Koca Hüseyin’i yemeğe çağırmak istediğini, babasına da söylemiş.<br />
Ali Baba;<br />
- “Bak, bu iyi!” demiş. “Bu küçük dünyada insana dostlar arasında olmak yaraşır. Çağır, yarın akşam konuğumuz olsun.”<br />
Ertesi akşam sofralar kurulmuş. Koca Hüseyin, Ali Baba ve oğlu, aynı sofra başında buluşmuşlar. Ali Baba, konuğuna saygı göstermiş. Erken gidecek olsa da, onu bu isteğinden vazgeçirmiş.<br />
Koca Hüseyin, -sözüm ona- Ali Baba’nın ısrarlarına dayanamayıp, orada kalmış.<br />
Gecenin ileri saatinde bir dileklerinin olup olmadığını sormak için konuk odasına Mercan gelmiş. Mercan, konuklarının harami başı olduğunu ilk bakışta anlamış, elbisesinin altında bir hançer sakladığını da görüş.<br />
Kendi kendine, ölçüp biçmiş, bir sonuca varmış:<br />
- “Anladım, bunun işi efendimi öldürmek demek? Elimi çabuk tutmalı, onun da boyunun ölçüsünü almalıyım.” diye içinden konuşmuş.<br />
Mercan, mutfağa geçip şarap şişeleriyle geri dönmüş.<br />
Koca Hüseyin;<br />
- “İşte fırsat, avucuma doğdu. Şimdi baba oğul ikisi de sızarlar. O zaman işlerini bitirim.” diye düşünmüş.<br />
İçmişler, içmişler… </p>
<p><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2011/09/mercan.jpg" alt="" title="mercan" width="125" height="188" class="alignnone size-full wp-image-1991" /></p>
<p>Mercan, dansözler gibi giyinmiş. Kuşağının içinde bir hançer saklamış. Saz çalan iki uşakla birlikte içeri girmiş:<br />
Sazlar çalmış, Mercan oynamış.<br />
Sazlar çalmış, Mercan oynamış.<br />
Mercan oynamış, sazlar çalmış.<br />
Mercan oynamış, sazlar çalmış.<br />
Koca Hüseyin, hop oturmuş, hop kalkmış; vakit gelip geçiyor diye üzüldükçe üzülmüş, yalancıktan da olsa, Mercan’ı alkışlamış. Mercan gerçekten güzel dans ediyormuş. Numaradan numaraya geçmiş. Sanki oyunun bir bölümüymüş gibi kuşağından çıkardığı hançerini sağa sola sallamış. Daha sonra eline bir tef almış. Bu tefi, Ali Baba’nın önüne tutmuş. Ali Baba çıkarıp bir altın vermiş. Oğlu da babası gibi davranmış. O da bir altın çıkarıp vermiş. Mercan, oyundur deyip Koca Hüseyin’in yanına gelmiş. Koca Hüseyin, kesesini çıkarmak için elini koynuna sokmuş. Tam bu sırada Mercan öfkelenmiş, hançerini çekmiş, Koca Hüseyin’in kalbine saplamış.<br />
Ali Baba, Mercan’ı bileğinden yakalamış.<br />
- “Çıldırdın mı Mercan? Ne yaptın?” diye sormuş.<br />
Mercan cevap vermiş:<br />
- “Ondan atik davrandım. Harami başının sana yapacağını, erken davranıp ben ona yaptım.”<br />
Böyle der demez, Koca Hüseyin’in koynunda sakladığı yılandilli bıçağını çekip çıkarmış, onlara göstermiş.<br />
Ali Baba, bu yürekli kızı alnından öpmüş:<br />
- “Mercan, sana karşı can borcum var. Bunu kırk katır yükü altın versem de, ödeyemem. Benim gelinim olur musun?” demiş, beklememiş oğluna dönmüş;<br />
- “Oğlum, tamam mı?” diye sormuş.<br />
Oğul bu, babasının sözünün üstüne söz koyar mı hiç? Mercan’la evlenmeyi kabul etmiş. Beklememişler, harami başını avluda bir yere gömmüşler.<br />
Düğün dernek kurulmuş. Dillere destan bir düğün yapılmış.<br />
Ali Baba ve çocukları, el değmedik, bitmez tükenmez hazineleri sayesinde her zaman, her devirde gül gibi geçinip gitmişler.<br />
Üstelik işin kolayını da öğrenmişler.<br />
Paraya sıkıştıklarında;<br />
- “Açıl susam, açıl!” diye seslenmişler.<br />
Bütün kapılar önlerine açılmış.<br />
O açık kapının önünden ben de geçtim amma, size elmadan başka bir şey getiremedim.<br />
Gökten düşmüş, üç sihirli elma.<br />
İster misiniz?[3] </p>
<p>Oyhan Hasan Bıldırki </p>
<p>[1] Eyer, kaltak.<br />
[2] Gizlenmek.<br />
[3] Ben bu masalı ilk defa 1971 yılında Aydın İli Söke İlçesi Bağarası İslamyeniköyü’nde yaşayan Rıdvan Güzel’den dinledim. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/ali-baba-ve-kirk-haramiler/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oduncu masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/oduncu-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/oduncu-masali#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jul 2011 16:23:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[oduncu]]></category>
		<category><![CDATA[oduncu masalı]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masal]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masallar]]></category>
		<category><![CDATA[türk masalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1971</guid>
		<description><![CDATA[ODUNCU Bir varmış, bir yokmuş Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak bir ormanda, bir oduncu ve karısı yaşarlarmış. Oduncu gündüz ormanda ağaç keser, akşamüzeri odunları satar. Eline geçen paralarla bakkaldan bir şeyler alır ev,ne getirirmiş. Sonra da birlikte eğlenip dururlarmış. Onlar böyle geçinedursunlar, padişah geceleri mum yakılmasını yasaklamış. Bu yasağa herkes [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2011/07/oduncu.jpg" alt="" title="oduncu" width="200" height="160" class="alignnone size-full wp-image-1973" /></p>
<p><strong>ODUNCU</strong>	</p>
<p>Bir varmış, bir yokmuş Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak bir ormanda, bir oduncu ve karısı yaşarlarmış. Oduncu gündüz ormanda ağaç keser, akşamüzeri odunları satar. Eline geçen paralarla bakkaldan bir şeyler alır ev,ne getirirmiş. Sonra da birlikte eğlenip dururlarmış.</p>
<p>Onlar böyle geçinedursunlar, padişah geceleri mum yakılmasını yasaklamış. Bu yasağa herkes uymuş ama bizim odunca gece mum yakmaktan, çalıp oynamaktan vazgeçmez.</p>
<p>Bir gece padişah çıkıp mahalleleri, evleri dolaşmaya başlar. Geze geze oduncunun evine kadar gelir, bakar ki, bir gürültü bi tıngırtı, çalgı gırla gidiyor.</p>
<p>Padişah bir süre pencerenin aralığından onları seyreder, pek hoşuna gider ve oduncunun evini unutmamak için kapısına bir işaret koyup uzaklaşır.</p>
<p>Ertesi gün adamlarına oduncunun evine gitmelerini bir at ve elbise götürmelerini söyler. Onlar söyleneni yaparlar ama oduncunun karısı “ kocam evde yok, odun kesmek için ormana gitti” der. Onlarda oduncuyu ormanda bulurlar. Padişahın gönderdiği urbaları giydirip, ata bindirerek yola çıkarırlar. Yolda giderlerken oduncuyu gören dilenciler oduncudan para istemişler. Oduncu elini cebine sokar ve para olmadığını görünce,”dönüşte , dönüşte” diye bağırır. Bu arada padişahın yanına getirirler. Padişah bu oduncudan çok hoşlanır ve ona kapıcıbaşı ünvanını verir ve güzel bir kılıcıda eline vrdirir.</p>
<p><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2011/07/oduncu-masali.jpg" alt="" title="oduncu-masali" width="272" height="204" class="alignnone size-full wp-image-1972" /></p>
<p>Oduncu evine dönerken yolda yine o dilencilerle karşılaşır, dilenciler yine para isterler, ellerini cebine atar, para yoktur”Siz dede yok, bende de yok” diye diye evine kadar gider.</p>
<p>Eve geldiğinde karısı kapıyı açar. Oduncu içeri girer. Oturup konuşmaya başlarlar.. Adam o gün başından geçenleri anlatır. Bu arada akşam karanlığı basar, karınları acıkır. Adam “bu iyi olmadı” der. Para pul ve yiyecekleri yoktur.</p>
<p>Kadın” Hadi git şu padişahın verdiği kılıcı sat yiyecek bir şeyler al” der.</p>
<p>Adam kılıcı alır bakkala gider, yiyecek bir şeyler alır, karısıyla birlikte yer, içer eğlenirler.Padişahın adamlarından biri kılıcı bakkala bıraktıklarını görüp, padişaha anlatır. Bu arada oduncu da kendine tahtadan bir kılıç yapar. O zamanlarda bu şekilde kılıç verilen kişiler aynı zamanda padişahın korunmasından da sorumlu olurlarmış Padişah oduncuyu yanına çağırıp, hadi kurtar beni diye bağırmış. Oduncu tahta kılıcına sarılıp”Allah Allah” diye saldırmış karşısındaki askerlere. O tahta kılıçla öyle şeyler yapmış ki, hepsi şaşırmışlar.</p>
<p>Padişah ona yeni bir kılıç ve altın verdirmiş. Oduncuya bir de konak vermiş. Oduncu ve karısı ömürlerinin sonuna kadar o konakta mutlu mesut yaşamışlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/oduncu-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yakışıklı Geyik</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/yakisikli-geyik</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/yakisikli-geyik#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Apr 2011 09:44:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[geyik masalı]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masal]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masallar]]></category>
		<category><![CDATA[yakışıklı geyik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1906</guid>
		<description><![CDATA[Yakışıklı Geyik Tibet munçağının Hani adında bir papağanı vardı. Munçak, Hani’yi satmak istiyordu fakat kimse Hani’yi almaya yanaşmıyordu. İşte, az önce tavşanın biri Hani’yi satın almak istemiş ama Hani olur olmaz yerde söze karışarak bu satışı engellemişti. Tavşan gittikten sonra, onların arasında şu konuşma geçti: “ Kızma be Munçak..Ne olmuş yani iki çift de söz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2011/04/geyik-300x246.jpg" alt="" title="geyik" width="300" height="246" class="alignnone size-medium wp-image-1907" /></p>
<p><strong>Yakışıklı Geyik</strong></p>
<p>Tibet munçağının Hani adında bir papağanı vardı. Munçak, Hani’yi satmak istiyordu fakat kimse Hani’yi almaya yanaşmıyordu. İşte, az önce tavşanın biri Hani’yi satın almak istemiş ama Hani olur olmaz yerde söze karışarak bu satışı engellemişti. Tavşan gittikten sonra, onların arasında şu konuşma geçti:</p>
<p>“ Kızma be Munçak..Ne olmuş yani iki çift de söz biz ettiysek. Ben sadece kendimi tanıtmaya çalıştım. Bunun için çeşitli konularda fikir ileri sürüp, yorum yaptım. Kime ne zararı var benim fikirlerimin. Beyinsel fonksiyonlarımın bir ürünü bu fikirler, yani işleyen beyin fikir üretiyor, fikir söz şeklinde ağızdan çıkıyor. Hem tavşan beni beğenmediğinden değil, seninle olmam çok daha faydalı olacağı için, beni satın almadı ve tavşan beni satın almadı diye bana kızmak hakkına sahip değilsin. “ </p>
<p>Bunun üzerine Munçak, Hani’nin bulunduğu kafese sarıldı: </p>
<p>“ Canım Hani, seni satmak benim zoruma gitmiyor mu sanıyorsun? Yüreğim parçalansa da seni satmaya mecburum. Tavşan çok zengindi, süper para teklif etti. Bir ev alır, içini dayar döşer, kalanla iş kurardım, hayatım kurtulurdu. Keşke her söze limon sıkıp tavşanı vazgeçirmeseydin. “ </p>
<p>“ Tamam, Munçak. Beni sevdiğini ispatladın. Şimdi bir adım geriye git de, havasız kalmaktan kurtulayım. İki adım demedim yakışıklı geyik, bir adım dedim. Bir adım ileri gelirsen söyleyeceklerimi daha yakından dinlemek ve daha iyi anlamak şansına kavuşursun. Eee ne diyordun, beni satıp dayalı &#8211; döşeli ev alıyordun, iş kuruyordun. Ya ben ne oluyorum? “  </p>
<p>“ Ne demek, ben ne oluyorum? Sen zengin birinin yanına gidiyorsun ve lüks içinde yaşıyorsun. Yeni sahibin belki seni altın bir kafese koyar. Hayatın değişir, gerçek mutluluk neymiş öğrenirsin. “ </p>
<p>“ Altın kafes ve gerçek mutluluk. Altın kafesi anladım da, gerçek mutluluk ne demekmiş? Şu mutluluk denen olgunun gerçeği nasıl oluyor? “ </p>
<p>“ Bak Hani, şimdiye kadar sevinçli olduğumuz, mutlu olduğumuz zamanlar vardı. Arada mutsuz olduğumuz durumlar da bulunuyor. Bazen ne mutluluğu, ne mutsuzluğu düşünmeden yaşarız. İşte, bu mutluluk hayali mutluluktur;  bir görünür, bir yok olur. Gerçek mutluluk ise, süregelir yani hep mutlu olursun. “ </p>
<p>“ Zengin tavşan beni almış olsaydı, altın kafese koymuş olsaydı, en güzel yiyeceklerle besleseydi gerçek mutluluk neymiş öğrenemezdim, çünkü sen yanımda yoksun diye mutsuz olurdum. “ </p>
<p>Hani’nin böyle konuşması üzerine Munçak derinden etkilendi. İçi cız etti. Onu satarsam mutsuz olacak, diye düşündü. Satmasa ne kaybederdi? Yatacak yeri vardı. Yiyecek, içecek ormanda boldu. Hem Hani gibi bir dostu arasan bulamazdın. Söyledikleri ise, yabana atılır cinsten değildi. Anlayana çok şey öğretirdi. Munçak, seni satmaktan vazgeçtim deyince Hani bir sevindi, bir sevindi ki, sormayın. </p>
<p>Aradan aylar geçti. Sonbaharın son günleriydi. Havalar soğumaya başlamıştı. Tibet Dağları’nda yaşayan geyiklerin bölge temsilcilerinin toplanıp, kış için gerekli hazırlıkları konuşacakları gün gelmişti. Toplantı alanına geyikler üçlü gruplar halinde geliyordu. Munçak ise, Hani’yi mağarada bırakmıştı. İki arkadaşıyla birlikte toplantı alanına gelince geyiklerin sevgi gösterisiyle karşılandı. Munçak biraz sonra toplantı başkanlığı için aday olduğunu açıkladı. </p>
<p>Hani mağaranın dışında gürültüler duydu. Kulak kabarttı. Pek çok ayak sesi gittikçe yakınlaştı ve duruldu. Artık tek bir ses duyuluyordu. O da, bir insan sesiydi. Ses özet olarak, geyiklerin yaptıkları toplantının basılacağını ve bütün geyiklerin kurşunlanacağını söylüyordu. Gelenler, yarım saat sonra gidince, Hani toparlandı. Bunlar kötü insanlardı. Bir katliam yapacaklardı. Oysa Munçak giderken neşeliydi. Başkan seçilirim diyordu. Munçak ölmemeliydi, hiçbir geyik ölmemeliydi. Yazıktı onlara. Katliam olmayacaktı. Kafesten çıkar, uçarak gider, duyduklarını söyler, onları kurtarırdı. </p>
<p>Hani çok uğraştı demir kafesin kilidini kırmak için. Kanatlanıp kanatlanıp kafesi taş duvara çarptı. Her tarafı yara-bere içinde kaldı. Tüyleri birer birer kopup yere düşüyordu. Hani’nin bu inanılmaz güç gösterisine kilit dayanamadı ve kırıldı. Hani kafesten fırlayıp, mağaranın dışına çıktı. Fakat Hani bir türlü uçmayı başaramadı. Yardıma koşamadı. Bunda Hani’nin kafeste doğup büyümesinin rolü vardı. Zaten Hani hayatı boyunca hiç uçmamıştı. Kötü insanların yaptığı katliam korkunç oldu. Geyiklerin çoğu toplantı alanında can verdi. Sadece Munçak ve dört Barasinga geyiği kurtulmayı başardı. </p>
<p>Munçak, Barasinga geyikleriyle birlikte, mağaraya geldiğinde Hani’yi bulamadı. Demir kafes yerde, kilidi kırılmış, mağara Hani’nin güzelim tüyleriyle doluydu. Munçak dışarı çıkınca ayak izlerini fark etti. İnsanların ayak izlerini. Oysa bu izler mağarada yoktu. İzler aşağıdan geliyor, toplantı alanına doğru gidiyordu. Demek ki, insanlar burada mola vermişlerdi ve Hani konuşmaları duyup yardıma gelmek amacıyla kafesin kilidini zorlukla kırmıştı. Hani uçamazdı, yardıma gelemezdi, o zaman neredeydi? Munçak önce Hani’yi bulacak ve sonra başarılması olanaksız gibi görünen planını uygulayıp, tam toplantı başkanı seçildiği anda ortalığı kan gölüne çeviren, masum geyikleri katleden insanları cezalandıracaktı. Munçak, ayak izlerini takip ederek, Hani’yi buldu. Zaten fazla uzağa gidememiş, biraz ilerdeki çalıların dibinde baygın yatıyordu. Yaraları sarıldıktan sonra mağaraya bırakıldı.</p>
<p>Munçak ve Barasinga geyikleri gece yarısı toplantı alanını rahatça görebilecekleri bir tepeye çıkarak durum değerlendirmesi yaptılar. İnsanlar, çadırlarda uyuyorlardı. Sadece üç nöbetçi bırakmışlardı. Munçak işin bu gece bitmesini istiyordu. Fakat Barasinga geyikleri yarın öğle vakti, gündüz gözüyle diyorlardı. Munçak, onlarla fazla tartışmadı. Tamam, sizin dediğiniz olsun, diyerek sözü bağladı. Daha sonra geyikler bir mağaraya girip yattılar. Barasinga geyikleri uyur, Munçak uyumazdı. Sessizce mağaradan çıkarak, toplantı alanına geldi. Nöbetçileri kollayarak çadırlara yaklaştı. Üstün koku alma gücünü kullanarak cephanelik çadırını buldu. Kapıdaki nöbetçiyi bayıltarak çadıra girdi. Dinamit dolu çantayla bir kutu kibrit alarak kaçtı. Munçak tepeye çıktı. Oradaki gölün toplantı alanına bakan yamaçlarındaki kayaların arasına dinamitleri yerleştirdi ve fitili ateşledi. Biraz sonra patlayan dinamitler büyük kaya parçalarını ve tonlarca suyu toplantı alanına indirdi. </p>
<p>Munçak sabah olunca toplantı alanına şöyle bir baktı. Çadırlar yoktu, ortalıkta insan görünmüyordu. İnsanların hepsi ölmüş müydü? Sağ kalanlar varsa garanti peşine düşeceklerdi. O zaman Barasinga geyiklerini yanına alarak  tepenin arkasındaki bataklığa sığınacaktı. </p>
<p>Munçak, Barasinga geyiklerini mağarada buldu. Onlar, gece yarısı yer sarsıntısı olduğunu zannetmişler ve dışarı çıkmamışlardı. Olanları Munçak’tan dinleyince çok kızdılar. Dördü birlik olup Munçak’ın üstüne yürüdüler. Munçak mağaradan kendini dışarı zor attı. Barasingalar, laf anlamıyordu. Amaç, hunharca öldürülen geyiklerin intikamını almak değil miydi? İşte, intikam alınmıştı. Bu nefret nedendi? Gündüz gözüyle zaten bir şey yapılamazdı. Barasingaların belli bir planı yoktu. Güpegündüz eli silahlı onca insanın üstüne tekme-yumruk yürüyemezdin ya. Bol bol yiyip,  bel bel bakınmakla intikam alınamazdı. Masum geyiklerin kanı yerde kalırdı. Birbiri ardınca patlayan silahlar anlamsız tartışmaya son verdi. Munçak ve Barasingalar, hızla tepeyi aşıp, bataklığa doğru kaçtılar. Peşlerinde büyük patlamadan sağ kalan üç insan vardı. Gözleri dönmüş, acımasız, katil ruhlu insanlardı. </p>
<p>Bataklıkta Munçak’la  Barasingalar arasında yeni bir anlaşmazlık çıktı. Barasingalar, üç insandan  kaçmayı gururlarına yedirememişti. Onların silahları varsa bizim boynuzlarımız var diyorlardı. Geri dönüp saldıracaklardı. Munçak çok diretti dönmeyin diye ama dinletemedi. Munçak’ın boş bulunduğu bir anda onu bataklığın çamurlu sularına ittiler. Munçak ağır ağır bataklığa gömülürken, bir kez olsun yardım edin demedi. Bütün Barasinga geyikleri böyle değildi ama, bu dört terso nasıl bir araya gelmişti, hayret!..Barasingalar, bataklığın çıkışında namlulara hedef oldular ve birer birer cansız yere serildiler. </p>
<p>Aradan altı ay geçti. İnsanlar gitmiş, olanlar unutulmuştu. Papağan Hani iyileşmiş, uçmayı öğrenmişti. Munçak’ı arıyordu, neredeydi Munçak? Hani, bir gün  bataklıktaki ağaçların birinin üstünde dinleniyordu. Uzaklarda bir geyik gördü. İster misin bu Munçak olsundu? Hani, heyecan içindeydi, yakındaki bir ağaca kondu. Artık emindi, Munçak karşısındaydı. Hani, sevinç çığlıkları atarak, Munçak’la kucaklaştı. Munçak ise, Hani’ye hiç beklemediği bir anda kavuşmuştu. Olanı, biteni anlattı. Barasingalar tarafından bataklığa itildikten sonra hayattan ümit kestiğini söyledi. Bunun üzerine Hani: </p>
<p>“ Peki, nasıl kurtuldun? “ diye sordu. </p>
<p>Munçak: </p>
<p>“ Kurtulmadım, kurtarıldım…” dedi. </p>
<p>“ Seni kim kurtardı? “ </p>
<p>“ Su yılanı Rave. Dört metre boyunda, iri bir su yılanı. Beni yeniden hayata döndürdü. Onunla çok iyi arkadaş olduk. Güçlü bir karakter yapısına ve sağlam bir iradeye sahip. Ağzından kırıcı söz duyamazsın, yalan söylemez, kötülük bilmez. “ </p>
<p>“ Rave şimdi nerede? “ </p>
<p>“ Buralardadır. Bazen benden ayrılır, şöyle bir dolaşıp geleyim, der gider. İki, üç saat ortada görünmez. Nereye gider, ne yapar bilmem. “ </p>
<p>“ Sorsan ya, arkadaş neredeydin, diye. “</p>
<p>“ O kadarı da fazla. Özel hayatına karışamam. Dostları, arkadaşları vardır, onların yanına gidiyordur. Herhalde bütün zamanını bana ayıracak değildi. “</p>
<p>“ Gel Munçak, takip edelim şu Rave’yi. Bakalım nerelere gidiyor, neler  yapıyor? “ </p>
<p>“ Takip edelim de, ayıp etmiş olmaz mıyız? Belki bizim bilmememiz gereken durumlar vardır. Hem Rave, takip edildiğini fark ederse bize kızabilir. “ </p>
<p>“ Kızmaz, kızmaz. Yardıma ihtiyacı olabilir Rave’nin, ama bunu sana söyleyememiştir. Aniden ortaya çıkarız, Rave sevinir. Eğer yanlış yapmışsak suç benim, seni ben zorladım. Sen beni kırmamak için, bu işe girdin. Tamam mı? “ </p>
<p>“ Tamam değil. Senin önsezilerine güvenirim. Boşuna konuşmazsın. Macera olsun diye hiçbir işe kalkışmazsın. Garanti Rave’nin yardıma ihtiyacı vardır. Dikkat ediyorum da, son günlerde daha az konuşur oldu. Gittiği yerden dönünce hep düşünceli oluyor, dalıp gidiyor. Ben konuşuyorum, o dinliyor. Aradan birkaç saat geçmeden kendine gelemiyor. Rave’yi takip ederiz ama bir şartla: Yanlışa düşersek suç ikimizin olur. “ </p>
<p>“ Aslanım Munçak, seni seviyorum, şartını kabul ediyorum. “ </p>
<p>Munçak daha sonra hayatını borçlu olduğu su yılanı Rave’yi Hani ile tanıştırdı. Hani ilk anda çekindi Rave’den. </p>
<p>‘ Ne kadar kocamanmış. Falso yaparsak ve bir kızarsa yutar beni bu Rave ‘ diye düşündü. Plan, kusursuz olmalıydı. Rave hiçbir şeyin farkına varmamalıydı. Kolay değildi, Munçak ölümden dönmüştü. Daha tam olarak toparlanamamıştı. O, bataklıkta kısılıp kalacak bir geyik olamazdı. Bataklıktaki yaşam eski Munçak’tan pek çok şeyi alıp götürmüştü. Yürümesi yavaşlamıştı, hızlı koşamıyordu. Neredeydi o rüzgârla yarışan geyik? Zayıflamıştı azıcık, eskisi gibi heybetli değildi. Ayrıca boynuzunun biri ortadan kırıktı. Munçak, Barasingalar mağarada kendisine saldırdığında boynuzunun kırıldığını söylemişti. Munçak’ı bu işe fazla karıştırmadan Rave’nin durumunu araştırmalı, yardıma ihtiyacı varsa yardım etmeli, Munçak’ın Rave’ye can borcu ödenmeli ve Munçak’ı bataklıktan kurtarıp ormana götürmeliydi. İşte, o zaman Munçak yine rüzgârla yarışırdı. Eğer Munçak isterse, yeniden bir kafese girer, Munçak’ın onu iyi bir fiyata satmasını beklerdi. Yeter ki, Munçak bataklıktan kurtulsundu. Arkadaşlık dediğin böyle olurdu. </p>
<p>Bir gün Hani başının ağrıdığını söyleyerek bataklıktaki mağarada kaldı. Munçak ile Rave gezmeye çıktılar. Bir saat sonra Rave, şöyle bir dolaşıp geleyim, dedi ve Munçak’tan ayrıldı. Rave bataklık suyuna girdi ve yüzmeye başladı. Hani ise, gökyüzünde yükseklerde uçarak, Rave’yi izliyordu. O, bugün Rave’nin nereye gittiğini, ne yaptığını öğrenmeye kararlıydı. </p>
<p>Rave uzun süre yüzdükten sonra küçük bir adaya çıktı. Yanına kendi kadar bir su yılanı ve on tane yavru su yılanı geldi. İki saate yakın onların yanında kalan Rave, daha sonra geldiği yoldan Munçak’ı bıraktığı yere doğru yüzmeye başladı. Hani, Rave’den önce, Munçak’ı buldu. Olanları anlattı. Her şey apaçık ortadaydı. Rave eşini ve yavrularını görmeye gidiyordu. </p>
<p>Munçak, Rave gelince, artık ormana gitmek istediğini, ormanı özlediğini söyledi. Rave ısrar etti Munçak’a kal diye ama Munçak, kesin kararını verdiğini, gideceğini, ara sıra ziyarete geleceğini söyledi. Daha sonra Munçak ile Hani, Rave’ye bol şans dileyerek ayrıldılar. Munçak ormanda birkaç ayda kendine geldi. Güçlendi. Hızlı koşmaya başladı. Hem öyle hızlı koşmaya başladı ki, Hani uçarak O’nu geçmekte zorlanıyordu. </p>
<p>Yazan : Serdar Yıldırım</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/yakisikli-geyik/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tülümencikler Masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/tulumencikler-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/tulumencikler-masali#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Nov 2010 19:55:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masal]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Tülümencikler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1846</guid>
		<description><![CDATA[Tülümencikler Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir tülümencikle, üç yavrusu varmış. Bu tülümencik her gün, ot yiyip etlenmeye, su içip sütlenmeye gidermiş. Eve gelip: Açın yavrularım kapıyı, ben geldim dermiş. Evden çıkarken de, yavrularını sıkı sıkı tembihlermiş: — Aman yavrularım! Ben gelmeden, sakın kapıyı kimselere açmayın. Yavruları sorarmış: — İyi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tülümencikler</strong></p>
<p>Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir tülümencikle, üç yavrusu varmış. Bu tülümencik her gün, ot yiyip etlenmeye, su içip sütlenmeye gidermiş. Eve gelip: Açın yavrularım kapıyı, ben geldim dermiş. Evden çıkarken de, yavrularını sıkı sıkı tembihlermiş:</p>
<p>        — Aman yavrularım! Ben gelmeden, sakın kapıyı kimselere açmayın. Yavruları sorarmış:</p>
<p>        — İyi ama anne, biz senin geldiğini nasıl anlayacağız?</p>
<p>        — Kuzucuklarım! Ben kapıya geldiğim zaman: Ot yedim etlendim, su içtim sütlendim. Açın kapıyı yavrularım ben geldim diye seslenirim.</p>
<p>    Yine tülümencik her günkü gibi ot yiyip etlenmeye, su içip sütlenmeye gitmiş. Gitmiş gitmesine ama oralarda da bir boz ayı yaşarmış. Bu boz ayı, tülümencikle yavrularının konuşmalarını gizli gizli dinlemiş. Kendi kendine: Aç ayı oynamaz derler. Benim yürümeye bile dermanım yok. İyisi mi, tülümenciğin evine gideyim de, onun yavrularını afiyetle yiyeyim demiş. Evin kapısına varmış:</p>
<p>        — Ot yedim etlendim, su içtim sütlendim. Açın kapıyı yavrularım ben geldim diye seslenmiş. Yavrular:</p>
<p>        — Annemizin kadife gibi sesi vardı. Senin sesinse, boru gibi çıkıyor. Sen, bizim annemiz değilsin diye bağırmışlar kapının ardından. Boz ayı evden biraz uzaklaşarak zamanın geçmesini beklemiş. Gel zaman git zaman, tam da tülümenciğin evine dönmesine yakın bir saatte, yeniden kapıya gelmiş ama bu sefer sesini tülümenciğin sesine benzeterek:</p>
<p>        — Ot yedim etlendim, su içtim sütlendim. Açın kapıyı yavrularım ben geldim diye seslenmiş. Yavrular annelerinin geldiğinden emin olmak için:</p>
<p>        — Sesin, annemizin sesine benziyor ama biz senin, annemiz olduğundan emin olamadık. Bizim annemizin elleri, ayakları kınalıydı. Kapının arasından, bize kınalı ellerini gösterirsen, senin annemiz olduğunu anlarız. Boz ayı ne yapsın? Bu sefer hemen kulağını keserek, akan kanla ellerini kollarını boyamış. Kapıya gelerek, elini içeriye uzatmış. Zavallı yavrular, boz ayının bu hilesini anlayamadıklarından, annemiz geldi diyerek kapıyı açmışlar. Kapı açılır açılmaz, boz ayı yavruları birer birer yemiş. Kemiklerini de evin ortasına açtığı çukura gömerek çekip gitmiş.</p>
<p>    Gel zaman git zaman akşam olmuş ve tülümencik yuvasına dönmüş:</p>
<p>        — Ot yedim etlendim, su içtim sütlendim. Açın kapıyı yavrularım ben geldim diye seslenmiş. Seslenmiş seslenmesine ama içerden yanıt veren olmamış. Tülümencik kuşkuyla kapıyı aralayarak içeri girmiş. Bir de ne görsün? Yavrularının kemikleri, orta yerde durup durmakta. (Evlat acısı, en büyük acıdır derler.) Tülümencik, yavrularının kemikleri başında and içmiş:</p>
<p>        — Yavrularımı yiyeni bulup, ona cezasını vermezsem eğer, bu yaşam bana zindan olsun!</p>
<p>    Tülümencik, başlamış yavrularını kimin yiyebileceğini düşünmeye: Benim yavrularımı kim yediyse, mutlaka dişlerinin arasında, et parçaları kalmıştır.</p>
<p>    Gide gide kurda rastlamış. Zavallı kurt, açlıktan bir deri bir kemik kalmış.</p>
<p>    Tülümencik:</p>
<p>        — Kurt kardeş demiş, seni zayıflamış gördüm; hayırdır?</p>
<p>        — Açlıktan ölüyorum tülümencik kardeş. Bak, dişlerimin kovukları bile bomboş.</p>
<p>    Tülümencik bir de baksa ki, sahiden de, kurdun dişlerinin arasında, bir kıymık et yok: Benim yavrularımı yiyen kurt olamaz demiş ve kurda alasmarladık diyerek yoluna devam etmiş.</p>
<p>    Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Yolu, boz ayının ininin yakınına varmış. Bir de şu ayının inine bakayım. Belki de yavrularımı yiyen ayıdır demiş. Gele gele bir de gelse: Ayı ininin önüne oturmuş; yalanıp durmakta. Bir yandan da yediği yemeklerin doygunluğuyla, boz ayıyı uyku bastırmış. Ha bire esneyip durmaktaymış. O böyle esnerken, tülümencik, boz ayının dişlerinin arasında, yavrularından kalan et parçalarını görmüş. Anlamış yavrularını yiyenin boz ayı olduğunu. Hemen bir plan yaparak ayıya seslenmiş:</p>
<p>        — Ayı kardeş, ben zavallı bir tülümencik koyunum. Ne olursun seninle dost olalım. Bu ormanda, senin gibi dostu olmayan bir hayvanın sağ kalması imkânsız. Eğer benimle dost olmayı kabul edersen, bu akşam senin onuruna ziyafet vereceğim. Ziyafet sofrasında, kuş sütünden gayrı her şey olacak. Anlaştık mı? Boz ayı, ziyafet lafını duyunca yelkenleri suya indirmiş:</p>
<p>        — Eh, madem benim gibi güçlü bir ayının dostu olmak istiyorsun. Bu teklifini kabul ediyorum. Ancak dostluğumuzun sürmesi için, haftada en az bir kere bana ziyafet vermen gerekir. Bu şartımı kabul edersen, senin dostun olmayı kabul ederim. ( Kendini dev aynasında görmek, karşısındakinin gücünü hesap etmemek ve açgözlü olmak, çoğu zaman insanın başına türlü dertler açar; bilesin.) Tülümencik hemen: Başım gözüm üstüne ayı kardeş demiş; yeter ki istediğin bu olsun.</p>
<p>    Neyse, akşam tülümenciğin evinde buluşmak üzere sözleşmişler. Tülümencik hemen kafasında bir plan yaparak evine koşmuş. Boz ayının, yavrularının kemiklerini koymak için açtığı çukuru iyice derinleştirmiş ve içine odun közleri doldurmuş. Üzerini de halıyla kapatarak, intikamını almak için beklemeye başlamış.</p>
<p>    Zaman denen şey yerinde durur mu? Akşam oluvermiş. Boz ayı oflaya puflaya, tülümenciğin kapısına dayanmış:</p>
<p>        — Huu! Tülümencik, ben geldim demiş. Tülümencik içerden seslenmiş:</p>
<p>        — Ayı kardeş, mutfakta, kaz ciğeri pişiriyorum senin için. Sen rahatına bak.</p>
<p>    Boz ayı içeri girip, odanın ortasına yürümüş. Tam halının üstüne basmış ki: Yallah çukurun içine. Başlamış boz ayı haykırmaya:</p>
<p>        — Tülümencik kardeş yetiş! Postum tutuştu. Bacacıklarım yanmaya başladı. Ne olur yardım et bana.</p>
<p>    Tülümencik közle dolu çukura yaklaşmış ve ayının gözlerinin içine bakarak:</p>
<p>        — Oh olsun sana demiş. Sen benim yavrularımı yerken, hiç onlara acıdın mı? Bak, kendi kazdığın kuyuya, kendin düştün. Debelen dur bakalım. Boz ayı, ayakları yandıkça, çukurdan çıkmak için çırpınıp dururmuş ama boşuna. Yanmış gitmiş boz ayı.</p>
<p>    Geçen gün, evde süt bitmişti. Annem:</p>
<p>        — Oğlum, git şu tülümencikten bir bakraç süt iste dedi. Vardım gittim kapıya. Seslendim:</p>
<p>        — Tülümencik, huu! Kapı açılmadı ama içerden, incecik sesiyle bir kuzu meledi:</p>
<p>        — Annem ot yiyip etlenmeye, su içip sütlenmeye gitti dedi. Kapıyı da kendisinden başkasına açmamamızı tembihledi.</p>
<p>        — Aferin size dedim; anne sözü dinleyenin başı ağrımaz. Anneniz geldiğinde, şu bakracı sütle doldurursa sevinirim.</p>
<p>    Bakracı bırakıp eve döndüm. Anneme, tülümenciğin yeniden yavruladığını ve ot yiyip etlenmeye, su içip sütlenmeye gittiğini söyledim. Şimdi pencere kenarına oturdum; tülümenciğin evine dönmesini bekliyorum. Geldiğinde, gidip sütümüzü alacağım. Size de getireyim mi? Biliyorsun, yatmadan önce bir bardak süt içersen boyun uzar. Güçlü kuvvetli olursun. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/tulumencikler-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tilki ile Tavşan</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/tilki-ile-tavsan</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/tilki-ile-tavsan#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2010 10:04:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masal]]></category>
		<category><![CDATA[tilki ile tavşan]]></category>
		<category><![CDATA[tilki ve tavşan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1766</guid>
		<description><![CDATA[Tilki ile Tavşan Bir gün ormanda, tilkiyle tavşan karşılaşmışlar. Tilki: — Tavşan kardeş, ben yalnız bir tilkiyim. Kimim kimsem yok. Bu koca ormanda, tek başıma dolaşmaktan, bıktım usandım. Gel seninle arkadaş olalım demiş. Tavşan, tilkinin bu teklifini kabul etmiş. Ormanda birlikte gezip dolaşmaya, yiyip içmeye başlamışlar. Gel zaman git zaman, tilki tavşanı hor görmeye, kötü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2010/10/tilki_ile_tavsan.jpg"><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2010/10/tilki_ile_tavsan-218x300.jpg" alt="" title="tilki_ile_tavsan" width="218" height="300" class="alignnone size-medium wp-image-1776" /></a></p>
<p><strong>Tilki ile Tavşan </strong></p>
<p>Bir gün ormanda, tilkiyle tavşan karşılaşmışlar.</p>
<p>Tilki:</p>
<p>        — Tavşan kardeş, ben yalnız bir tilkiyim. Kimim kimsem yok. Bu koca ormanda, tek başıma dolaşmaktan, bıktım usandım. Gel seninle arkadaş olalım demiş.</p>
<p>    Tavşan, tilkinin bu teklifini kabul etmiş. Ormanda birlikte gezip dolaşmaya, yiyip içmeye başlamışlar.</p>
<p>    Gel zaman git zaman, tilki tavşanı hor görmeye, kötü söz söylemeye başlamış. Tavşan, arkadaşının kendisine söylediği kötü sözlere dayanamaz olmuş. ‘Dur hele. Gün olur, devran döner’ demiş içinden.        </p>
<p>    Günlerden bir gün, bunların karnı acıkmış. Ne yesek, ne yesek? diye düşünürlerken, tavşanın aklına bir fikir gelmiş:</p>
<p>        — Tilki kardeş demiş, gel dereye gidip balık tutalım. Bu gün de karnımızı balıkla doyuralım demiş. Tilki, tavşanın teklifini kabul etmiş.</p>
<p>    Irmak kıyısına vardıklarında, tilki sormuş:</p>
<p>        — İyi ama balık tutmak için oltamız yok ki bizim.</p>
<p>        — Sen hiç tasalanma tilki kardeş demiş tavşan. Oltaya ihtiyacımız yok. Senin kuyruğun var mı?</p>
<p>        — Var.</p>
<p>        — Tamam işte. Şimdi sen kuyruğunu dereye sokacaksın. Balıklar da senin kuyruğunu yem sanıp, yemeye çalışacaklar. Sen hemen kuyruğunu sudan çıkarıp, balığı kıyıya atacaksın. Tamam mı?</p>
<p>        — Tamam.</p>
<p>    Tilki, kuyruğunu suya salarak beklemeye başlamış. Bekle Allah bekle, bekle Allah bekle… (Söylemeyi unuttum. Aylardan, ocak ayıymış.) Tilki, kuyruğu suda beklemekten sıkılmış:</p>
<p>        — Ya tavşan kardeş, saatlerdir kuyruğum suda beklemekten usandım. Ne zaman gelecek bu balıklar?</p>
<p>        — Az bekle, az bekle.</p>
<p>    Tilki kuyruğu suda bekleyedursun, dere de soğuktan buz tutmuş bu arada. Tilki bir bakmış: Kuyruğu sudan çıkarmanın imkânı yok. Kuyruk da suyla birlikte buz tutmuş. Öte çekelemiş, beri çekelemiş; yok. Tilkinin kuyruğunun donması yetmezmiş gibi, kendisi de donmaya başlamış. Soğuktan, dişleri takır takır ederek:</p>
<p>        — Aman tavşan kardeş, ne olursun beni kurtar diye yalvarmaya başlamış. Tavşan iki adım geriye çekilerek:</p>
<p>        — Şimdi bana yalvarmanın faydası yok. Sen beni azarlayıp, sürekli aşağılarken, bu günün geleceğini de hesaba katmalıydın. Sen beni zavallı görüyordun ama bak şimdi zavallı durumunda sen kaldın. Kendini boşu boşuna zorlayıp durma; kuyruğun kopuverir. Sabretmeyi öğrenmelisin. Bak birkaç ay içinde bahar gelecek. Bu arada havalar ısınır. Buzlar da erir. Sen de kuyruğunu kurtarmış olursun demiş ve arkasını dönerek gözden kaybolmuş. </p>
<p>Türk Masalları <a href="http://www.masaldiyari.net/tilki-ile-tavsan">Masal diyarı</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/tilki-ile-tavsan/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>En Korkak Kim</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/en-korkak-kim</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/en-korkak-kim#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 13 Oct 2010 22:46:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1773</guid>
		<description><![CDATA[En Korkak Kim Hayvanlar da tıpkı insanlar gibidir. İnsanlar nasıl sevinip üzülürlerse, nasıl heyecanlanıp korkarlarsa, hayvanlar da öyle sevinirler, üzülürler, heyecanlanırlar, korkarlar. Korku deyince, aklıma, ak tavşanın korkusunu anlatan masal geldi. Size de anlatayım da dinleyin. Ormanın içinde, yalnız başına bir ak tavşan yaşarmış. Ak tavşan her şeyden korkarmış. Rüzgâr esse korkarmış, yağmur yağsa korkarmış; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2010/10/tavsan_masal.jpg"><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2010/10/tavsan_masal-225x300.jpg" alt="" title="tavsan_masal" width="225" height="300" class="alignnone size-medium wp-image-1774" /></a></p>
<p><strong>En Korkak Kim</strong></p>
<p>    Hayvanlar da tıpkı insanlar gibidir. İnsanlar nasıl sevinip üzülürlerse, nasıl heyecanlanıp korkarlarsa, hayvanlar da öyle sevinirler, üzülürler, heyecanlanırlar, korkarlar.</p>
<p>    Korku deyince, aklıma, ak tavşanın korkusunu anlatan masal geldi. Size de anlatayım da dinleyin.</p>
<p>    Ormanın içinde, yalnız başına bir ak tavşan yaşarmış. Ak tavşan her şeyden korkarmış. Rüzgâr esse korkarmış, yağmur yağsa korkarmış; hatta karıncadan bile korkarmış. Ak tavşanın bu korkusunu bilen diğer hayvanlar da, onun bu huyuyla alay eder; onu sürekli korkuturlarmış. Ak tavşan artık yaşadığı korkulara dayanamaz hale gelerek: “Bu korkularla yaşamaktan bıktım, usandım. Kendimi göle atayım da kurtulayım” demiş ve göle doğru yola koyulmuş.</p>
<p>    Az gidiyor uz gidiyor, dere tepe düz gidiyor. En sonunda gölün kıyısına varıyor. Gölün kıyısında yuva yapmış olan kurbağalar, ak tavşanın kendilerine doğru geldiğini görünce, korkularından suya atlamışlar. Kurbağaların kendisinden korkarak suya atladıklarını gören ak tavşan: “Yahu benden korkakları da varmış. Ben de korkularımla yaşamayı, onları alt etmeyi öğrenmeliyim” diyerek, göle atlamaktan vazgeçmiş. </p>
<p><strong>Masal diyarı</strong><a href="http://www.masaldiyari.net"> &#8211; <strong>Türk Masalları</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/en-korkak-kim/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ahretlik Fermanı oku</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/ahretlik-fermani-oku</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/ahretlik-fermani-oku#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 13 Oct 2010 22:33:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1770</guid>
		<description><![CDATA[Ahretlik Fermanı oku Tilkiyle çakal ahretlik olmuşlar. Gez-dolaş; vakit geçmiş. Bizim iki kafadarın karınları acıkmış tabii. “Nasıl yapsak da karnımızı doyursak” diye düşünürken, tilki: — Bir fikrim var ahretlik demiş. — Nedir? — Ahmet Aga’nın bağına girip üzüm yiyeceğiz. — Yahu nasıl olur? Ahmet Aga bağını boş bırakmaz. Elinde tüfeğiyle, her gün bekler bağını. — [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2010/10/masal1.jpg"><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2010/10/masal1-207x300.jpg" alt="" title="masal" width="207" height="300" class="alignnone size-medium wp-image-1771" /></a></p>
<p><strong>Ahretlik Fermanı oku</strong></p>
<p>Tilkiyle çakal ahretlik olmuşlar. Gez-dolaş; vakit geçmiş. Bizim iki kafadarın karınları acıkmış tabii. “Nasıl yapsak da karnımızı doyursak” diye düşünürken, tilki:</p>
<p>        — Bir fikrim var ahretlik demiş.</p>
<p>        — Nedir?</p>
<p>        — Ahmet Aga’nın bağına girip üzüm yiyeceğiz.</p>
<p>        — Yahu nasıl olur? Ahmet Aga bağını boş bırakmaz. Elinde tüfeğiyle, her gün bekler bağını.</p>
<p>        — Korkma ahretlik; padişahtan fermanım var. Padişah, istediğimiz bağdan üzüm yiyebileceğimizi fermana yazdı. Bize değil Ahmet Aga, hiç kimse karışamaz.</p>
<p>        — Öyle mi?</p>
<p>        — Öyle.</p>
<p>    Çakal ne yapsın? Uymuş tilkinin sözüne; girmişler bağa. Ora senin bura benim; başlamışlar üzümleri yemeğe. Onlar üzümleri yiyedursun, Ahmet Aga asma yapraklarındaki kıpırtılardan, bağa hayvan girdiğini anlamış. Tüfeğini kaptığı gibi, basmış kurşunu. Tilki, kurşun sesini duyar duymaz, tabanları yağlamış. Daha ne olduğunu anlayamayan çakal:</p>
<p>        — Padişahtan aldığın fermanı oku ahretlik diye tilkiye seslenmiş.</p>
<p>    Tilki:</p>
<p>        — Bırak şimdi fermanı. Bu toz duman içinde ferman mı okunur. Sen de tabanları yağla demiş.</p>
<p>    Çakal bakmış ki pabuç pahalı; o da başlamış kaçmaya.</p>
<p>    Geçen gün dere kenarına yattım, uzandım. Bir de ne göreyim: Bizim iki kafadar –önde tilki, arkada çakal- hala kaçmaya devam etmiyorlar mı? Şaştım kaldım. </p>
<p><a href="http://www.masaldiyari.net">Masal diyarı</a> &#8211; Türk Masalları</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/ahretlik-fermani-oku/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hiç Hiç Masalı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/hic-hic-masali</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/hic-hic-masali#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 13 Oct 2010 22:00:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diarı]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masal]]></category>
		<category><![CDATA[türk masalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1767</guid>
		<description><![CDATA[Hiç Hiç Masalı Bir varmış bir yokmuş. Bir yaşlı nineciğin evinde şeker varmış, un varmış da tuz yokmuş. O zamanlarda tuzun adı “hiç hiç”miş. Ne yapsın ninecik? Bir sakar torunundan başka kimi kimsesi de yokmuş. Kasaba ise epeyce uzakmış. Uzak olunca, yaşlı ninecik torununu göndermekten başka çare bulamamış. — Aslan torunum benim! Kasabaya gidiver de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2010/10/hic_hic-masali.jpg"><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2010/10/hic_hic-masali-256x300.jpg" alt="" title="hic_hic-masali" width="256" height="300" class="alignnone size-medium wp-image-1768" /></a></p>
<p><strong>Hiç Hiç Masalı</strong></p>
<p>Bir varmış bir yokmuş. Bir yaşlı nineciğin evinde şeker varmış, un varmış da tuz yokmuş. O zamanlarda tuzun adı “hiç hiç”miş. Ne yapsın ninecik? Bir sakar torunundan başka kimi kimsesi de yokmuş. Kasaba ise epeyce uzakmış. Uzak olunca, yaşlı ninecik torununu göndermekten başka çare bulamamış.</p>
<p>        — Aslan torunum benim! Kasabaya gidiver de bir kilo hiç hiç alıver demiş. Neyse, o günün parasıyla birkaç akçe vererek, torununu kasabaya yollamış.</p>
<p>    Sakar torun ne alması gerektiğini unutmamak için, hiç hiç diye bağıra bağıra kasabaya doğru koşmaya başlamış. (İnanır mısın gıdışım, çocukken ben de öyleydim. Annem bakkala bir şeyler almaya gönderdiğinde, illa ki alacaklarımdan birini almadan dönerdim. Alacaklarımı unutmamak için de sürekli sayıklardım içimden.) Hiç hiç, hiç hiç, hiç hiç…</p>
<p>    O hiç hiç diye bağıradursun, yolu, deniz kenarında ağ çekmekte olan balıkçılara rast gelmiş. Sakar oğlan: Hiç hiç, hiç hiç diye bağırınca, kaptan bunu çağırmış ve ensesinin köküne şamarı patlatmış. Şamarı yiyince feleği şaşmış zavallının. Korkarak:</p>
<p>        — Yahu amca niye vurdun bana? diye sormuş.</p>
<p>        —Bir de soruyor musun? Biz denizden balık çekiyoruz. Sen, hiç hiç diye bağırıyorsun.</p>
<p>        — Ya ne demem lazım?</p>
<p>        — Beşer onar, beşer onar desene.</p>
<p>    Ee kaptan öyle söyleyince, bizim sakar oğlan hiç hiç demeyi bırakıp, beşer onar, beşer onar demeye başlamış bu sefer.</p>
<p>    Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Yolu, bir mezarlığın önüne düşmüş. Bu gene: Beşer onar, beşer onar diye bağırınca, mezarlığa cenaze getirenler tabutu bırakıp, sakar oğlanı yakalamışlar. Öyle dövmüşler ki, sakar oğlanın gene feleği şaşmış.</p>
<p>        — Yahu bana niye vuruyorsunuz? diye sormuş.</p>
<p>        — Az bile vurduk. Biz mezarlığa cenaze getiriyoruz. Sen tutmuş: Beşer onar, beşer onar diye bağırıyorsun.</p>
<p>        — Ya ne demem lazım?</p>
<p>        — Allah rahmet eylesin diyeceksin. Tamam mı?</p>
<p>        —Tamam.</p>
<p>    Bizim sakar oğlan hiç hiç demeyi unuttuğu gibi, beşer onar demeyi de unutmuş. Bu sefer: Allah rahmet eylesin, Allah rahmet eylesin diye bağırmaya başlamış.</p>
<p>    Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Yolu, koyun sürüsünün önüne çıkmış. Çobanın da o gün köpeği ölmüş. Köpeğin leşini sürüden uzaklaştırmaya çalışıyormuş. Bizim sakar oğlan: Allah rahmet eylesin, Allah rahmet eylesin diye bağırınca, çoban, köpeğin leşini bıraktığı gibi, şamarı indirmiş. Zavallı sakar oğlan, ensesinden canı çıkıyor sanmış.</p>
<p>        — Yahu amca, bana niye vuruyorsun?</p>
<p>        — Nasıl vurmayayım. Köpek leşine, Allah rahmet eylesin denir mi?</p>
<p>        — Ya ne demem lazım?</p>
<p>        — Öff! Ne pis kokuyor diyeceksin. Tamam mı?</p>
<p>        — Tamam.</p>
<p>    Sakar oğlan bu sefer: Öf ne pis kokuyor, öf ne pis kokuyor diye bağırmaya başlamış.</p>
<p>    Erken kalkan, yol alırmış derler. En sonunda kasabaya varıyor. Varıyor ama bas bas bağırmakta gene: Öf ne pis kokuyor, öf ne pis kokuyor… Zavallının yolu, hamamın önünden geçiyormuş. Hamamdan iki kadın çıkmış. Güzelce yıkanıp, mis gibi kokular sürünmüşler. Bizim sakar oğlan: Öf ne pis kokuyor deyince, kadınlar bunu aralarına alıp, bir güzel sopalamışlar.</p>
<p>        — Terbiyesiz, utanmaz seni! Biz hamamda temizlenelim, güzel kokular sürünelim de, sen bize: Öf ne pis kokuyor de.</p>
<p>    Yediği dayaktan bayılacak gibi olan oğlan:</p>
<p>        — İyi de teyzelerim, ne demem lazım?</p>
<p>        — Oh ne güzel oldu diyeceksin. Tamam mı?</p>
<p>        — Tamam.</p>
<p>    Oğlan nihayet çarşıya varmış. Varmış varmasına ama çarşıda da iki delikanlı, yumruk yumruğa kavga ediyorlarmış. Bu gene: Oh ne güzel oldu, oh ne güzel oldu diye bağırınca, delikanlılar kavgayı bırakıp, alıyorlar sakar oğlanı ellerine. Öyle bir dayak atıyorlar ki… Sorma gitsin.</p>
<p>    Bizim oğlan:</p>
<p>        — Yahu bana niye vuruyorsunuz? deyince,</p>
<p>        — Öyle söylenir mi? diyor delikanlının biri.</p>
<p>        — İyi de ne söylemem lazım?</p>
<p>        — Hiç yakışmıyor diyeceksin. Tamam mı?</p>
<p>        — Tamam.</p>
<p>    Bu sefer sakar oğlan başlamış, hiç yakışmıyor, hiç yakışmıyor diye bağırmaya. Hiç, hiç derken, oğlan kasabaya hiç hiç almak için geldiğini hatırlayıvermiş. Neyse girmiş bakkalın birine. Nineciğinin ısmarladığı tuzu alıp, koşa koşa eve dönmüş. Dönmüş ama yediği dayaklardan da, bir hafta yataktan çıkamamış vessalam. Hasta yattığını duyunca, gideyim de şu sakar oğlana geçmiş olsun diyeyim dedim. Evden çıkarken, annem:</p>
<p>        — Oğlum, görmüyor musun, yağmur nasıl yağıyor. Bu havada sokağa çıkılır mı? dedi. Şimdi yağmurun dinmesini bekliyorum. Giderken senin de selamını götüreyim mi? </p>
<p><a href="http://www.masaldiyari.net">Masal diyarı</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/hic-hic-masali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İhtiyar balıkçı ile Kayabalığı</title>
		<link>http://www.masaldiyari.net/ihtiyar-balikci-ile-kayabaligi</link>
		<comments>http://www.masaldiyari.net/ihtiyar-balikci-ile-kayabaligi#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Oct 2010 18:47:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türk masalları]]></category>
		<category><![CDATA[ihtiyar balıkçı]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masal dinle]]></category>
		<category><![CDATA[Masal diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[masallar]]></category>
		<category><![CDATA[masallar diyarı]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masal]]></category>
		<category><![CDATA[sesli masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.masaldiyari.net/?p=1760</guid>
		<description><![CDATA[İhtiyar balıkçı ile Kayabalığı Bir varmış, bir yokmuş. Bu dünyada insanlar, denizlerdeki kumlardan da çokmuş. Evvel zaman içinde, memleketin birinde, bir padişahın oğlu varmış. Bu prens de çok yakışıklıymış. Yakışıklılığı, çok uzak diyarlarda bile bilinirmiş. Genç kızlar, prensi bir kere olsun görebilmek için, gözlerini kırpmadan tüm zorluklara katlanırlarmış. Prensin yakışıklılığı haberi, en sonunda karanlıklar ülkesine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2010/10/ihtiyar_balikci_masal.jpg"><img src="http://www.masaldiyari.net/wp-content/uploads/2010/10/ihtiyar_balikci_masal-300x225.jpg" alt="" title="ihtiyar_balikci_masal" width="300" height="225" class="alignnone size-medium wp-image-1761" /></a></p>
<p><strong>İhtiyar balıkçı ile Kayabalığı</strong></p>
<p>    Bir varmış, bir yokmuş. Bu dünyada insanlar, denizlerdeki kumlardan da çokmuş. Evvel zaman içinde, memleketin birinde, bir padişahın oğlu varmış. Bu prens de çok yakışıklıymış. Yakışıklılığı, çok uzak diyarlarda bile bilinirmiş. Genç kızlar, prensi bir kere olsun görebilmek için, gözlerini kırpmadan tüm zorluklara katlanırlarmış.</p>
<p>    Prensin yakışıklılığı haberi, en sonunda karanlıklar ülkesine de ulaşmış. Padişahın oğlunun dillere destan yakışıklılığı, karanlıklar ülkesinin cadı prensesini meraklandırmış. Cadı prenses: “Böyle bir güzellik olsa olsa benim hakkımdır” diyerek yeryüzüne çıkıp, yakışıklı prensin sarayına varmış. Yakışıklı prensi görür görmez, ona vurulmuş. Vurulmuş ama prens, çevresinde o kadar güzel kız varken, hiç dönüp de cadı prensese bakar mı? Cadı prenses, yakışıklı prensin kendisiyle ilgilenmemesine çok kızmış ve onu, iri bir kayabalığına çevirivermiş.</p>
<p>    Yakışıklı prensin aniden ortadan kaybolması, memleketi yasa boğmuş. Nice genç kızlar, siyah matem elbiselerini giyerek yas tutmaya başlamışlar.</p>
<p>    Kayabalığı prens, kimi zaman denizde, kimi zaman kıyıdaki kayalıklarda yaşayarak, günlerini geçirmeye başlamış.</p>
<p>    Günlerden bir gün, fakir bir ihtiyar deniz kıyısına inerek, oltasını suya bırakmış. Eh! Balıkçılıkta hüner, sabırla balığın gelmesini beklemektir. İhtiyar da beklemeye başlamış. Bekle, bekle, bekle… Aradan saatler geçmiş, tek bir balık bile oltasına dokunmamış. “Eyvah! Bu gün de aç kalacağım. Zaten kaç gündür boğazımdan bir lokma yiyecek geçmedi. Bu gidişle açlıktan öleceğim.” diye kendi kendine söylenirken, aniden oltasının ucu titremeye başlamış. Hemen misinaya asılıp, çekmeye başlamış. Oltanın ucunda, çıka çıka bizim horozbina prens çıkmasın mı! İhtiyar balıkçı: “İşte talihim döndü. Bu kayabalığını yersem, açlıktan kurtulurum” diye sevinirken, kayabalığı prens dile gelmiş:</p>
<p>        — Ey insanoğlu! Sen beni yakaladın. Şimdi senin elindeyim. Beni yeniden denize salarsan, senin üç dileğini yerine getirir, mutlu olmanı sağlarım ama sen de son dileğin de olduktan sonra, beni yüzgeçlerimden öpmelisin. Çünkü ben de senin gibi bir insanoğluydum. Karanlıklar prensesi cadıya karşı geldiğim için, beni cezalandırıp balığa dönüştürdü. Benim yeniden insan olabilmem için, senin üç dileğini yerine getirmem, senin de beni yüzgeçlerimden öpmen gerekir demiş. Bu sözleri duyan ihtiyar balıkçı: “Ben bu kayabalığını yesem, elime ne geçecek? Yarın gene aç kalmayacak mıyım? İyisi mi, ben bu kayabalığından üç istekte bulunayım” diye düşünmüş ve kayabalığı prense:</p>
<p>        — Bana öyle bir saray yap ki, duvarları altından, kapıları zümrütten, camları pırlantadan olsun demiş.</p>
<p>        — Hay hay! Bu ilk isteğini hemen yerine getireceğim.</p>
<p>        — İyi ama diğer isteklerimi bildireceğim zaman, ben seni nerede bulacağım? -</p>
<p>        — Sen hiç merak etme. Sen ne zaman deniz kıyısına gelirsen, ben burada olacağım.</p>
<p>    İhtiyar balıkçı ağır aksak adımlarla gecekondusuna dönmüş ama gecekondusunun yerinde yeller esmekteymiş. Onun yerinde öyle bir saray duruyormuş ki, anlatmaya kelimeler yetmeyecek güzellikte imiş bu saray. İhtiyar balıkçı, sevinçten az daha aklını oynatacakmış. Sabaha kadar gözüne uyku girmemiş.</p>
<p>    Sabah olunca, doğru deniz kıyısına yollanmış ve:</p>
<p>        — Kayabalığı, kayabalığı! diye seslenmiş. Kayabalığı prens, hemen başını sudan çıkartmış:</p>
<p>        — Ee dedecik, bu kadar erken geldiğine göre, ikinci dileğini de yerine getirmemi isteyeceksin herhalde.</p>
<p>        — Doğru söyledin kayabalığı. Evet, çok güzel bir sarayım oldu ama bu ihtiyar halimle, ben bu sarayı ne yapayım? Sen en iyisi beni gençleştir ki, ben de sarayımda yaşamanın keyfini çıkarayım.</p>
<p>    Kayabalığı suya dalarak, gözden kayboluvermiş. İhtiyar balıkçı çaresiz sarayının yolunu tutmuş ama gençleştiği falan yok. Kuşku içinde “acaba bu kayabalığı beni kandırdı mı?” diye düşünerek, sarayının kapısına varmış. Kapının som altından olan tokmağını tuttuğu anda, aklaşmış saçları siyahlaşmaya, buruşmuş derileri gerilmeye, eğrilmiş kemikleri doğrulmaya başlamış. Kapıyı kapatıp sarayına girdiğinde, on sekiz yaşında bir delikanlı oluvermiş. Sarayın merdivenlerini dörder dörder inip çıkmaya; sarayın salonunda, durup dinlenmeden taklalar atmaya başlamış.</p>
<p>    Ertesi sabah, yüzünü bile yıkamadan, -yüzünü yıkamış olsa, daha iyi ederdi bence- soluğu deniz kıyısında alıp, kayabalığına seslenmiş. Daha o son heceyi bitirmeden, kayabalığı kıyıya yanaşmış:</p>
<p>        — Buradayım, telaşlanma. Hadi son dileğini söyle de, ben de özgürlüğüme kavuşayım demiş.</p>
<p>        — Üçüncü dileğim: Bu saraya layık, genç ve güzel bir kızla evlenmektir.</p>
<p>        — Üçüncü dileğini de yerine getirmek, benim için mutluluk olacaktır. Ancak bu dileğin gerçekleştikten sonra, sakın ha bana verdiğin sözü unutayım deme. Yoksa ben bu uçsuz bucaksız denizin içinde, sonsuza kadar kayabalığı olarak kalakalırım.</p>
<p>    Eski ihtiyar balıkçı –artık genç tabii- koşarak, atlayarak sarayının yolunu tutmuş. Tutmuş ama daha saraya varmadan, bir gürültü, bir kalabalık ki… Sormayın gitsin. Meğerse o memleketin padişahı, kızını bizim balıkçıya vermek için, halkla beraber yollara düşmüş. Padişah balıkçıyı görünce:</p>
<p>        — Bak delikanlı! Bu genç yaşında, benim sarayımdan güzel bir saraya sahip olmuşsun. Bu kadar büyük ve değerli bir sarayda, genç bir delikanlının yalnız başına yaşaması yakışık olmaz. Sen de uygun bulursan, seni kızımla evlendirmek isterim. Hem artık ben de yaşlandım. Benim yerime padişah olursun. Bana sarayında bir odacık verirsen, doğacak torunlarımla güler oynar; ömrümü tamamlarım diye konuşmuş. Aman! Körün aradığı bir göz! Balıkçı, padişahın teklifini hemen kabul edivermiş.</p>
<p>    Padişah düğünü olur da, iki üç günde biter mi hiç? Kırk gün kırk gece davullar vurulmuş. (Ben o düğüne gidemedim. Oh olsun! Annemin sözünü dinlemeyip, terliyken su içtim; hastalandım. Mahallenin bütün çocukları gittiler tabii düğüne. Kıskançlıktan, az daha çatlayacaktım anlayacağınız.) Neyse, o düğün telaşı içinde bizim balıkçı damat, kayabalığına verdiği sözü unutmuş. Bu arada da düğünün son gününe, yani kırkıncı gününe gelinmiş.</p>
<p>    O memlekette de adetmiş: Düğünün son günü, balık biçiminde bir pasta yapıp damada yedirmeden, damatla gelinin yan yana gelmelerine izin vermezlermiş. Balıkçı pastadan balığı görünce, kayabalığına, ona verdiği sözü hatırlamış ve:</p>
<p>        — Aman, Allah’ını seven beni tutmasın. Benim hemen deniz kıyısına gitmem gerek. Beni bırakmazsanız, ben gelinle bir araya gelmem diye sağdıçlarına seslenmiş. Ee sağdıçlar da ne yapsın şimdi? Ne de olsa padişahın damadı. Mecburen balıkçının deniz kıyısına gitmesine ses çıkaramamışlar.</p>
<p>    Balıkçı koşa koşa deniz kıyısına varıp seslenmiş. Daha son hecesini tamamlamadan, kayabalığı kıyıya yanaşıvermiş. Balıkçı, kayabalığını tuttuğu gibi yüzgeçlerinden öpüvermiş. O anda kayabalığı, dünya yakışıklısı bir delikanlıya dönüşüvermiş. Balıkçı, dünya yakışıklısı genci yolcu etmiş. Kendisi de, hemen gelinin yanına koşmuş.</p>
<p>    Yakışıklı prens az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. En sonunda memleketine ulaşıvermiş. Onun geldiğini haber alan bütün genç kızlar, yas giysilerini atıp, sarayın önünde toplanmışlar. Yakışıklı prens ne yapsın şimdi? Birinden birini seçse, diğerleri üzülecek. Hemen bir elma alarak sarayın penceresine çıkmış:</p>
<p>        — İçinizden hanginizi seçersem, diğerleri üzülecek. En iyisi, biz bu seçimi şansa bırakalım. Elimdeki elma kime değerse, ben onunla evleneceğim. Anlaştık mı? Bütün kızlar tek bir ağızdan yanıt vermişler:</p>
<p>        — Anlaştık! Yakışıklı prens, elmayı kalabalığa doğru fırlatmış… </p>
<p><a href="http://www.masaldiyari.net">Masal diyarı</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.masaldiyari.net/ihtiyar-balikci-ile-kayabaligi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

