
Doğruluk
Bir varmış, bir yokmuş… Çok söylemesi günah, az söylemesi sevapmış… Allah’ın kulu dağdan, taştan çokmuş…
Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı…
Vakti zamanında bir kadının üç oğlu varmış. Kocası yeni öldüğü için fakirmişler. Hazıra dağlar dayanmaz, derler. Ellerindeki, avuçlarındaki tükendikten sonra geçim sıkıntısı çekmeye başlamışlar.
Bir gün kadın, üç çocuğunu da yanına çağırarak:
Artık büyüdünüz, yetiştiniz, demiş. Çalışıp hayatınızı kazanmalısınız. Evde ne para, ne de yiyecek kalmadı. Gidip kendinize iş bularak çalışın. Ben de komşularda çamaşır yıkayarak geçinirim… Üç kardeş, torbalarına kuru ekmek, peynir, biraz da soğan koyarak analarına veda edip yola çıkmışlar.
Az gitmişler, uz gitmişler… Öğleye doğru bir su başına varmışlar. Yemek yiyip dinlenmek için oturmuşlar.
Büyük kardeş demiş ki :
Üçümüzün torbasında da yiyecek var. Daha ne kadar yol gideceğimiz belli değil. Yiyecekleri bitirirsek, belki aç kalırız. Onun için şimdi birimizin torbasındaki yiyecekleri yiyelim. Öteki torbalarda bulunan yiyecekler kalsın. Sonra da sıra ile onları yeriz.
Öteki kardeşleri onun bu teklifini kabul etmişler. Bunun üzerine o, en küçük kardeşine dönerek:
Evvela senin torbandakileri yiyelim, demiş, sen küçüksün!
En küçük kardeş, peki demiş. Torbasındakileri çıkarıp ortaya koymuş. Hep beraber yemişler.
Biraz sonra kalkıp tekrar yola koyulmuşlar. Durmadan, dinlenmeden gitmişler, gitmişler… Saatlerce yol almışlar…
Bir aralık, en küçük oğlan, büyük ağabeyisine :
Ben çok acıktım, demiş. Hem açlıktan, hem de yorgunluktan dizlerinde derman kalmadı. Ne olur biraz ekmekle bir soğan verin de karnımı doyurayım?
En büyük ağabeysi :
Bizim yiyeceklerimiz çok az, demiş. Şimdi sana verirsek sonra bize hiçbir şey kalmaz.
Küçük oğlan, ağabeysinin bu sözleri karşısında bir şey diyememiş. Ama, onun bu cevabına çok üzülmüş. Sesini çıkarmadan yürümeye devam etmiş.
Bir saat kadar daha yol aldıktan sonra ağaçlık bir yere gelmişler.
Küçük oğlan, yol kenarında gözüne ilişen bir elma ağacını göstererek:
Ben şu ağaçtan biraz elma toplayıp yemeyince, yürüyemeyeceğim, demiş. Hem size de toplarım.
Hem ağaca tırmanmış. Arka arkaya birkaç elma yemiş. Sonra da torbasını doldurmuş. Arkasından :
Size de atayım mı? diye seslenerek aşağıya bakmış ki, kimsecikler yok…Sağa bakmış yok, sola bakmış yok…
Ağabeylerinin kendisini bırakıp kaçtıklarını anlamış. Son derece üzülmüş.
Ağaçtan inerek yürümeye koyulmuş. Hem yürüyor, hem de, neden bana bunu yaptılar, diye kendi kendine söyleniyormuş.
Karnı doyduğu için bacaklarına biraz kuvvet gelmiş. Issız yollarda korkmadan ilerliyor, gece olmadan bir köye varmak istiyormuş.
Nihayet, hava iyice kararmış. Sağa sola bakınarak ilerlerken, uzaklarda bir ışık görmüş. Orada herhalde bir ev var, diye düşünerek ışığa doğru gitmeye başlamış.
Yoldan ayrıldığı için zor ilerliyor, dikenler, üstünü başını yırtıyor, ayaklarını ellerini kanatıyormuş.
Işığın bulunduğu yer bir tepede imiş. Tepeye doğru yaklaştıkça, ışık da büyümeye başlamış. Yanına vardığı zaman, kocaman kocaman pencereli, büyük bir bina ile karşılamış. Açık duran kapısından içeri girince saşırmış. Bina bir tek büyük odadan ibaretmiş. Tavanı minare gibi yüksek olan bu odada kocaman bir ocak varmış. Ocak alev alev yanıyor, üzerindeki kazanlar fıkır fıkır kaynıyormuş. Ocağın yanındaki çok büyük bir dolapta da insan boyunda yüzlerce ekmek varmış.
Buranın bir dev konağı olduğunu anlayan oğlan, fena halde korkmuş. Etrafta kimsecikleri göremeyince, ocağa yaklaşmış. Duvarda asılı duran bahçe küreği büyüklüğündeki kepçeyi alarak güç halle kazanlardan birine daldırmış. Çıkarıp bakmış ki, iyice haşlanmış koca koca et parçaları… Gidip dolaptan bir ekmek almış. Kepçedeki etleri güzelce yiyip suyunu da içmiş.
Sonra, etrafa bir göz gezdirmiş. Bir kenarda büyük bir dolap görmüş. Kapağını açıp içine girerek saklanmış. Bir deliğe gözünü uydurarak dışarısını gözlemeye başlamış.
Bekleye bekleye usanmış. Bir taraftan da uyku bastırmış. Tam uyuyacağı sırada, dışarıdan birtakım homurtular, gürültüler, acayip sesler gelmeye başlamış.
Korku ile kendine gelmiş. Hiç kıpırdamadan büyük odayı gözlemeye koyulmuş. Biraz sonra, yerleri sarsa sarsa devler gelmeye başlamışlar. Bir, iki, üç beş, sekiz, tam yirmi dev gelip koca odaya dolmuşlar.
Hemen ocaktaki kazanları indirip orta yere koymuşlar. Dolaptan üçer, dörder, ekmek alarak kazanların etrafına sırlanmışlar. Homurdanarak, hırıldayarak, ağızlarını şıpırdatarak bir hamlede kazanları boşaltmışlar.
Sonra kenarlara çekilip arkalarını duvarlara dayayarak konuşmaya başlamışlar.
Biri demiş ki:
Bugün ne öğrendim biliyor musunuz?
Ötekiler:
Ne öğrendin bakalım? diye sormuşlar.
O, anlamaya başlamış: Şu arkadaki dağ var ya… onun tam tepesinde bir ağaç görünür. O ağacın altında her zaman bir fare yatarmış. Eğer bir insanoğlu ceketini üzerine atıp da fareyi havasızlıktan öldürebilirse, ağacın altı altınla dolarmış… Ne yazık ki, bu işi biz yapamazmışız…
Birkaç dev:
Keşke biz de insan olsaydık! Diye söylenmişler.
Başka bir dev atılarak :
Bugün ben de buna benzer bir şey öğrendim, demiş. Karşıki dağın arkasındaki köyde fakir bir değirmenci varmış. Değirmen taşının içi altın hazinesiymiş. Eğer değirmenci bu taşı kendi eliyle kırarsa, altınlar meydana çıkarmış. Başkası kırarsa, altınlar kaybolurmuş…
Devlerin birkaçı :
Ne yazık, bundan da bize fayda yok! diye söylenmişler.
Bu sefer, bir başka dev :
Bugün ben de bir şey öğrendim, demiş. Hint Padişahı’nın güzel kızının gözleri körmüş. Yıllardan beri baktırmadıkları hekim, yapmadıkları ilaç kalmamış. Ama, kızın gözleri açılmıyormuş. Halbuki, kızın gözlerini açmanın kolayı varmış: Sarayın bahçesindeki büyük hurma ağacının kuru yapraklarını toplayarak kızın gözlerine ovalayınca, gözleri hemen açılırmış.
Devlerin bazıları :
Ne çare, bunu da biz yapamayız, demişler. Hem Hindistan çok uzak bir memleket, oraya kadar gidemeyiz. Hem de, oraya gitsek bile, bizi saraya sokmazlar, öldürürler.
O sırada salonda gök gürültüsü gibi horultular işitilmeye başlamış. Devlerin bazıları uyuyorlarmış. Derken ötekiler de birer, ikişer uyumaya koyulmuşlar. Biraz sonra, devlerin hepsi derin uykulara dalmışlar.
Oğlan dolaptan yavaşçacık çıkmış. Kapıya kadar gidebilmek için devlere sürtünerek geçmek gerekiyormuş. İki tanesinin yanından kolayca sıyrılmış. Fakat, üçüncünün yanına geldiği vakit, geçecek yer bulamamış. Mutlaka ayağına basması icap ediyormuş.
Uyanırsa ne yaparım diye korkmaya başlamış. Fakat, devler o kadar derin bir uykuya dalmışlar ki, hemen o devin ayağına basıp atlamış. Dev, sanki gıdıklanmış gibi ayağını hafifçe kımıldatmış, ama uyanmamış. Oğlan derin bir nefes alarak kapıdan dışarı kendini dar atmış.
Başlamış konağın arkasındaki dağa tırmanmaya…Sabaha karşı tepeye varmış. Gün ışırken ağaca yaklaşmış. Dikkatle bakınca. Orada yatan fareyi görmüş. Sırtındaki ceketi çıkarmış. Hayvanı ürkütmeden yanına sokularak ceketini üzerine atmış. Beklemeye başlamış.
Biraz bekledikten sonra, nasıl olsa fare havasızlıktan ölmüştür, diye ceketini kaldırmış. Fare kımıldamadan yatıyormuş. Acaba canlı mı, değil mi diye eğilerek hayvana bakarken, yerde bir şeyler parlamaya başlamaz mı Dikkatle bakınca, biraz evvelki taşların pırıl pırıl altın haline geldiğini görmüş. Sevinçten nerede ise küçük dilini yutacak olmuş.
Hemen alabildiği kadar bütün ceplerini altınla doldurmuş. Geri kalanları da çalıların arasına saklayarak üzerini toprakla örtmüş.
Oradan kalkarak büyük bir ağacın gölgesine uzanmış. Gece sabaha kadar oturduğu ve yol yürüdüğü için yorgunmuş. Güzel bir uyku çekmiş.
İkindi vakti, uzaklardan gelen köpek havlamalarıyla uyanmış.
Hemen kalkıp yola düşmüş. Devler konağının öte tarafındaki dağın yolunu tutmuş. Durmadan, dinlenmeden, karnının açlığını pınarlardan su içip gidererek yol alıyormuş.
Güneş batmış, hava kararmış, nihayet dağa varmış. Gene hiç durmadan yoluna devam ederek, gece yarısına doğru köye yaklaşmış, ırmak kenarındaki değirmene ulaşmış.
İçeri girdiği zaman, fakir değirmenciyi bir köşede uyuklar bulmuş. Selam verip bir kenara oturmuş, karnının çok aç olduğunu söyleyerek değirmenciden yiyecek istemiş. Fakir değirmenci, iki bazlama getirip bunun koymuş; başka yiyeceği olmadığını, kusura bakmamasını söylemiş.
Sonra, dereden, tepeden konuşmaya başlamışlar. Değirmenci fakirlikten söz açınca, oğlan:
Senin için zengin olmak işten bile değil, demiş…
Oğlanın bu sözlerinden bir şey anlamayan değirmenci:
Nasıl, demiş, anlatamadım? Benim için zengin olmak o kadar kolay mı?
Oğlan, gene:
Kolay ya, demiş, ama söylemeyeceğimi yapabilirsen?
Değirmenci, heyecan içinde :
Söyle, demiş, kabul ediyorum. Ne istersen yapacağım…
Bu sefer, oğlan :
Bir balta bulup, demiş, şu kocaman değirmen taşını parçalayacaksın! Oğlanın delirdiğini zanneden değirmenci :
Sen şaşırdın mı kendini oğlum, demiş. Bu, kolay bir iş mi? Eğer taşı parçalayacak olursan, değirmen çalışmaz. O zaman da, zengin olmak şöyle dursun, aç kalırım ben!
Oğlan gülmüş. Cebinden on altın çıkarıp değirmencinin önüne attıktan sonra :
İşte sana para, demiş. Bununla en iyisinden on tane taş alabilirsin. Haydi şimdi taşı parçala, ötesine karışma!
Değirmencinin gözleri parlamış. Yerde duranların sahiden altın olduğunu görünce, koşup bir köşede duran baltasını almış. Gelip değirmen taşına var kuvvetiyle indirmiş.
Taş parça parça olmuş. O anda, binlerce altın para değirmenin içine yayılmamış mı?
Zavallı fakir değirmenci, ömründe bu kadar çok altın para görmediği için ne yapacağını bilememiş. Gidip değirmenin kapısını kapadıktan sonra :
Gelen olursa bana bir şey bırakmazlar, demiş. Çabuk bunları toplayalım. Allah senden razı olsun. Seni bana Allah gönderdi…
Sevinç içinde, eli, ayağı titreye titreye altınları toplayıp un çuvallarına doldurmuş. Sonra bir çuval altını da oğlanın önüne getirerek :
Bu da senin hakkın, demiş. Al bunları!
Oğlan :
Hayır, diye cevap vermiş, bunların hepsi de senin. Güle güle harca, çokca tarla ve hayvan al. ölünceye kadar rahat eder, kimseye muhtaç olmazsın. Benim yetecek kadar altınım var. Eğer lazım olursa gelip senden isterim.
Sonra, oğlan, yerdeki kendi on altınını alıp ayağa kalkmış. Sevinçten oraya buraya koşan, yerinde duramayan değirmenciye “Allahaısmarladık” diyerek çıkıp yola koyulmuş.
Sabaha karşı bir kasabaya varmış. Gidip bir hana yerleşerek karnını doyurduktan sonra, uykuya yatmış.
Akşama yakın uyanmış. Hemen dışarı çıkarak güzel bir at satın almış. Heybelerine yiyecek doldurarak Hindistan’ın yolunu tutmuş.
Az gitmiş, uz gitmiş, dere, tepe düz, gece, gündüz, altı ay bir güz gitmiş, nihayet Hindistan’a ulaşmış.
Hint Padişahı’nın oturduğu şehri öğrendikten sonra, oraya gidip bir hana yerleşmiş.
Çarşıdan birtakım şık elbise satın almış. Gelip handa bunları giymiş. Eline bir de çanta alarak sokağa çıkmış.
Saraya yaklaştığı zaman, yavaşlamış. Yüksek sesle :
Göz hekimiyim!… Körleri iyi ederim!… Yok mu hekim isteyen? diye bağırarak dolaşmaya başlamış.
Sarayın etrafında birçok defa gezinmiş. Nihayet, pencerelerden biri açılmış. Bir arap uşak :
Hekim başı! Hekim başı! diye seslenmiş.
Oğlan sarayın kapısına gelerek beklemeye başlamış. Uşak aşağıya inerek bunu sarayın bahçesine aldıktan sonra :
Çabuk gel, demiş, seni padişahımız istiyor. Beraber saraya girmişler. Süslü salonlardan geçerek, merdivenlerden çıkarak Hint Padişahı’nın yanına varmışlar.
Arap uşak yerlere kapanıp padişahı selamladıktan sonra :
Göz hekimini getirdim padişahımız! Demiş.
Padişah, oğlana :
Hoş geldin hekim başı, demiş. Sen körlerin gözlerini açarmışsın, öyle mi?
Oğlan, hiç bozmadan :
Evet padişahım, diye cevap vermiş. Hem de çok çabuk açarım!
Bu sefer padişah :
Pekâlâ, demiş. Biricik kızımın gözleri yıllardan beri görmüyor. Getirmediğim hekim, yaptırmadığım ilaç kalmadı. Hiç birinden fayda görmedik. Tersine olarak, gözleri daha fazla kapandı. Bu yüzden bu hekimlerin hepsini zindana attım. Eğer sen de kızımın gözlerini açamazsan zindana gireceksin; haberin olsun?
Oğlan, gülerek :
Şartlarınızı kabul ediyorum padişahım, demiş. Kızınızın gözlerini bir günde açamazsam beni zindana atınız!
Padişah :
Hadi bakalım, göreyim seni, demiş. Eğer dediğini yapabilirsen, kızımı sana veririm.
Sonra, uşağa dönen padişah :
Hekim başıyı alın, kızımın yanına götürün! diye emir vermiş.
Oğlan, yerlere kadar eğilerek padişahı selamlamış, dışarıya çıkmış.
Uşak onu alarak küçük sultanın yanına götürmüş.
Oğlan, küçük sultanı muayene etmiş. Kızın iyiden iyiye kör olduğunu anlayınca :
Üzülmeyiniz sultanım, demiş, gözleriniz pek yakında görecek!
Küçük sultan :
Aaaah! diye içini çekmiş. Yıllardan beri her gelen hekim böyle söylüyor, arkası gelmiyor… Nerede o günler?
Oğlan :
Ben o hekimlerden değilim sultanım, diye onun sözünü kesmiş, gözleriniz açıldığı zaman bana ne vereceksiniz bakayım?
Güzel sultan :
Gözlerimi açacak insana canımı bile veririm, demiş. Ah o günü bir görsem?
O zaman oğlan :
Bana biraz izin veriniz sultanım, demiş. Gidip ilaçlarımı hazırlayarak geleyim.
Odadan çıkmış. Uşağa, kendisini bahçeye indirmesini söylemiş. Beraber bahçeye inmişler. Oğlan ağaçlara bakarken büyük hurma ağacını görmüş. Bahçıvanın merdivenini getirterek ağaca çıkmış. Kuru yapraklardan on, on beş tane toplayıp ceplerine koyduktan sonra aşağıya inmiş.
Uşağa, boş bir oda göstermesini söylemiş. Küçük sultanın odasına yakın bir yerdeki bir odayı açmışlar. İçeriye girerek kapıyı kilitlemiş.
Yere bir örtü yaymış. Cebindeki kuru yaprakları çıkararak avucunda ufalamış, hepsini toz haline getirmiş. Tozları bir kavanoza koyarak dışarı çıkmış.
Uşağı çağırarak, küçük sultanın yanına gideceğini söylemiş. Birlikte güzel sultanın odasına girmişler.
Oğlan :
Sultanım, demiş, şöyle yatağınıza uzanır mısınız?
Güzel sultan heyecan içindeymiş. Yatağına girip uzanmış. Bunun üzerine, oğlan, kavanozdan avucuna bir miktar toz boşaltarak kızın gözlerini serpmeye başlamış. Her iki gözüne de bolca toz serptikten sonra, eğilip tozları üflemiş. Arkasından da :
Açın gözlerinizi sultanım! demiş.
Küçük sultan gözlerini açar açmaz bir çığlık atmış ve o anda yerinden fırlayarak oğlanın boynuna sarılmış. Sonra da kendini koridora atarak : Görüyorum! Görüyorum! diye bağırmaya, babasının odasına doğru koşmaya başlamış.
Onun bağırarak odasına girmesinden gözlerinin açılmış olduğunu anlayan padişah, hemen yerinden kalkarak sevgili kızını kucaklamış :
Geçmiş olsun yavrum, demiş. Bugünlere kavuştuğumuza şükredelim.
Sonra, bir uşak çağırarak :
Hekim başıya söyleyin, demiş kendisini bekliyorum…
Gidip oğlanı padişahın huzuruna getirmişler.
Padişah :
Allah senden razı olsun hekim başı, demiş.
Kızımı yeniden dünyaya getirdin!
Bu söz üzerine, oğlan :
Ben sadece vazifemi yaptım padişahım, demiş.
Oğlanın cevabına memnun olan padişah da :
Bundan sonra sen benim damadımsın, demiş. Bu andan itibaren kızımla nişanlısınız. Düğün hazırlıklarına hemen başlansın!
Padişahın emri üzerine, küçük sultanla hekimin nişanlandıkları halka ilan edilmiş. Çok geçmeden, padişah, damadını sarayın hekim başısı tayin etmiş.
Düğün hazırlıkları bittikten sonra, kırk gün, kırk gece süren şenliklerle iki gencin evlenmeleri kutlanmış.
O günden sonra küçük sultanla oğlan mutlu bir hayat sürmeye başlamışlar.
Gel zaman, git zaman… Aradan geçmiş epey zaman…
Günlerden bir gün, bizim damat hekim başı, saraydaki odasında pencere önünde otururken, uzaklardan üstleri, başları perişan bir halde iki gencin saraya doğru yaklaştıklarını görmüş. Bunlar gelip sarayın kapısında durmuşlar. Kapıcı başıya bir şeyler söylemeye başlamışlar.
Oğlana bunlar yabancı gelmemiş. Saçları, sakalları uzamış olan bu iki genci tanır gibi olmuş. Bir uşak çağırarak, sarayın kapısında duran iki adamı yanına getirmelerini söylemiş.
İki genç adam korka korka odasına girmişler. Oğlan bunlara:
Siz kimsiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz, diye sormuş.
Bunlar, kim olduklarını, başlarından neler geçtiğini anlatmaya başladıkları zaman, oğlan, bu ikisinin de öz ağabeyleri olduğunu öğrenmiş.
Kendisi şık, ipekli elbiseler içinde, uzun bıyıklı, başında da kocaman, tüylü bir kavuk olduğu için ağabeyleri onu tanımamışlar.
Bu sefer o kendisini tanıtınca, ağabeyleri neye uğradıklarını anlayamamışlar. Kalkıp küçük kardeşlerinin boynuna sarılarak, yolda kendisini bırakıp kaçtıkları için darılmamasını söylemişler. O da hiç ses çıkarmamış.
Sonra oturup başından geçenleri ağabeylerine anlatmış.
Ağabeyleri de, iş bulmak için aylardan beri dolaştıklarını, nihayet aç ve perişan bir halde Hindistan’a geldiklerini ona anlatınca, oğlan hemen uşakları çağırarak ikisine de birer kat elbise getirtmiş. Kendilerini hamama gönderip yıkatmış. Altlarına güzel birer at verdirmiş. Heybelerine yiyecek, ceplerine de para koydurarak memlekete doğru uğurlamış.
Bunlar yolda giderlerken, küçük kardeşlerinin başından geçenleri aralarında konuşarak onun bugünkü halinden kıskançlıkla söz etmişler. Sonra, devler konağına gidip, onun yaptığı gibi dolaba saklanmaya, devlerin haber verecekleri yeni hazineleri öğrenip zengin olmaya karar vermişler.
Böylece durmadan yol almışlar. Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış, nihayet devler konağının bulunduğu tepeye ulaşmışlar.
Yerde sürüne sürüne konağa yaklaşmışlar. Etrafa göz gezdirip içeriyi dinlemişler. Ses seda işitmeyince kalkıp konağa girerek içerdeki büyük dolaba saklanmışlar.
Akşam olmuş. Devler birer birer gelmişler. Kazanları indirip karınlarını doyurduktan sonra konuşmaya başlamışlar.
Bir tanesi:
Bugün neler öğrendiniz, anlatın bakalım? demiş.
Bir başka dev:
Ağaç altındaki fare bir insanoğlu tarafından öldürülmüş, altınlar da alınmış, demiş.
Devlerden biri:
Fakir değirmenci değirmen taşını parçalamış, çıkan altınları alarak zengin olmuş, demiş.
Bir başka dev de:
Hint Padişahı’nın kızının gözleri açılmış, diye söylenmiş. O zaman, öteden başka bir dev atılarak:
O halde bizim konuştuklarımızı birisi dinliyor, demiş. Arayalım her tarafı!
Devler, hep birden:
Doğru söyledin, arayalım! Diye homurdanarak yerlerinden kalkmışlar. İçerisini aramaya başlamışlar.
Dolabı açar açmaz iki kardeşi görmüşler. İkisi de korkudan bayılmış, hareketsiz yatıyorlarmış.
Bunları uyuyor zanneder kollarından, bacaklarından çekmişler. Dolaptan çıkarıp yere atmışlar. İkisinde de hareket yokmuş.
O zaman, devlerden biri:
Yakalayacağımızı anlayınca, ödleri kopmuş, ölmüşler, demiş.
Başka bir dev:
O halde cezalarını buldular, diye söylenmiş.
Bir başkası da:
Biz ölü insan eti yemeyiz, diye konuşmuş. Atalım bunları dışarıya, kurtlar, kuşlar yesin!
O böyle söyler söylemez, devin biri, ikisini de bacaklarından kaldırdığı gibi dışarıya götürmüş, otların üzerine atmış.
Dışarıda saatlerce baygın yatan oğlanlar, sabaha karşı havanın iyice serinlediği bir sırada, ayılmışlar. Ölmediklerini görünce, Allah’a şükretmişler. Sonra etrafı dinlemişler. İçerden horultular geldiğini duyunca, devlerin henüz uyanmadıklarını anlayarak, kalkıp tabana kuvvet oradan kaçmışlar.
Gün ışırken devler konağından çok uzaklara varmışlar.
O zaman, kardeşlerini yolda bırakıp kaçtıklarını, sonra da onu kıskandıkları için başlarına bu felaketin geldiğini, ancak Allah acıdığı için de devlere lokma olmaktan kurtulduklarını birbirlerine söylemişler.
Yaptıklarından utanarak, ne memlekete, ne de Hindistan’a gidemeyeceklerini anlamışlar. Başka bir şehirde iş bulup çalışmak için yollarını değiştirmişler.
Onlara masal, bizlere sağlık..
Etiketler:doğruluk, masal, Masal diyarı, masal oku, masallar diyarı, Türk masalları

Sihirli tavşan
Masal masal matitas.. Kalaylandı bakır tas… çukura düştü çıkamaz… Pır pır eder uçamaz. Var varanın, sür sürenin… Habersiz bağa girenin, hali yaman demişler… Masaldır bunun adı… Söylemekle çıkar tadı… Her kim dinlemezse bunu, hakkından gelsin kambur dadı… Bir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir padişahın üç oğlu ile bir küçük kızı varmış. Küçük kız bir gün bahçede oynarken ortadan yok olmuş. Aramışlar, taramışlar, etrafa atlılar salmışlar, yok… yok… Yer yarılıp yere mi girdi, gök alçalıp göğe mi uçtu? Bilen, anlayan olmamış… Öldüğüne dair bir işaret de bulunmadığı için, padişah babası ile sultan annesi : Sihirli bir el değmiş, kızımızı alıp götürmüşler, bir gün çıkagelir elbet! diyerek üzüntülerini azaltmaya çalışmışlar. Sarayın bahçesinde çok değerli bir elma ağacı varmış. Fakat bu ağaç, senede bir tek elmadan başka elma vermezmiş, vermezmiş ama, bu elmanın renginin güzelliğine de başka elmalarda rastlanmaz, hele tadına hiç doyum olmazmış. Onun için, padişah, elmayı her sene törenle kopartır, küçük küçük doğratarak hoşaf kaynattırır, bütün saray halkına birer yudum içirtirmiş. Kimsenin gönlü kalsın istemezmiş. O yıl elma yine olmuş. Elmayı kopartmak için tören günü bahçede toplanıldığı zaman ağaçta yapraklardan başka bir şey görememişler. Saray halkından hiç kimse elmayı koparmayacağı için, bu işi dışardan biri yapmıştır, diye düşünmüşler. Ertesi yıl elma yine olmuş. Birisi koparmasın diye, elmanın iyice olacağı güne kadar ağacın dibinde nöbet bekletmeye karar verilmiş. Padişahın büyük oğlu : Baba, demiş, nöbeti ben beklemek istiyorum… Babası, büyük şehzadenin bu düşüncesine hayır dememiş. Büyük şehzade, ağacın dibine oturmuş, beklemeye başlamış. İlk gece uyku bastırdığı halde uyumamış, sabahı dar etmiş. Elma yerinde duruyormuş. İkince gece uyku daha çok bastırdığı halde, büyük şehzade, o gece de uyumamış. Üçüncü gece yorgunluğu artmış olan büyük şehzade, göz kapaklarının kapanmasını engel olamamış, kendini tatlı uykunun derinliklerine farkında olmadan bırakmış. Sabahleyin güneşin ilk ışıklarıyla gözlerini açan büyük şehzade, bir de başını kaldırmış bakmış ki, elma yerinde yok… Yüreği hoplamış, aklı başından gitmiş ama, elden ne gelir? Koşa koşa gidip babasını bulmuş, durumu anlatmış, üzüntüsünü belirtmiş. Ertesi yıl ortanca şehzade nöbet tutmuş. O da ağabeysi gibi iki yıl gece uykusuzluğa dayanabilmiş. Üçüncü gece uyuyakalınca elma yok oluvermiş… Daha ertesi yıl nöbet sırası küçük şehzadeye gelmiş. Birinci, ikinci geceler o da uyumamış. Üçüncü gece uyuya kalmamak için elinin küçük parmağını bir yerinden kesmiş, üzerine de tuz bastırmış. Acısından gözüne uyku girmek şöyle dursun, aklına bile gelmemiş. Hiç kıpırdamadan bekleye dururken, tam gece yarısında bir kanat sesi işitmiş. Ay ışığı etrafı epeyce aydınlattığından, kocaman bir kuşun gelip elma ağacına konduğunu görmüş. Kuş hemen elmayı kapmış. Kaçarken şehzade bir ok atmış. Ok kuşa değmiş ama, onu öldürmemiş, kanadından bir tüyü yere düşürmüş, o kadar… kuş uçup gitmiş, gözden yok olmuş. Küçük şehzade, sabahı beklemeden tüyü almış; hemen yukarı çıkarak babasını uyandırmış, ona göstermiş, olanları bir bir anlatmış. Kuşun tüyü o kadar güzel, renkleri o kadar çok, hem de o kadar göz alıcı imiş ki, padişah da, sultan da şehzadeler de hayran kalmışlar. Büyük şehzade : Babacığım, demiş, tüyü bu kadar güzel olan kuşun kim bilir kendisi ne kadar güzeldir? Ben bu kuşu arayıp bulacağım. Padişah bu tüyden kendisine bir kalem yaptırmış, kullanmaya başlamış. Büyük oğluna da bu altın kuşu bulması için izin vermiş. Büyük şehzade, sarayın ceylan gibi koşan bir atına binmiş. Heybelerine altın doldurmuş. Üstüne de demir bir elbise geçirerek yola düşmüş. “Bir aya kadar dönmezsem beni ararsınız” diye de tenbih etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Altı ay bir güz gitmiş. Yorulmuş, bir pınar başında atından inmiş. Eliyle pınardan su içerken, karşısına kar gibi beyaz, sevimli bir tavşan çıkmış. Bir insan gibi dile gelerek şehzadeye sormuş : Ünlü şehzadem, böyle nereden gelip nereye gidiyorsun? Şehzade, tavşanın insan gibi konuşmasına hem şaşırmış, hem de sevinmiş. Derdini dökmeye başlamış : Altın kuşu bulmaya gidiyorum Pamuk Tavşan. O, dört yıldan beri bizim sarayın bahçesindeki elmayı çalıp kaçıyor. Onu her ne pahasına olursa olsun bulmam gerek… Ne olur, sen onun bulunduğu yeri biliyorsan bana gösterir misin? Pamuk Tavşan, uzun bıyıklarını oynata oynata güldükten sonra : Mademki onu ele geçirmek için bu kadar yoldan geliyorsun, demiş, ben de sana onun bulunduğu yeri söyleyeyim : Şu karşıki dağı aştıktan sonra önüne uzun bir yol çıkacak. Bu yolun ortasında karşılıklı iki han vardır. Hanlardan birinde yatmak için çok para verilir… Ötekinde ise az para alırlar. Birinci handa her türlü içki eğlence, oyun vardır. İkinci handa hiçbir şey yoktur. İkinci hana girersen altın kuşun bulunduğu yeri öğrenebilirsin! Haydi güle güle! Pamuk Tavşan şehzadeyi kulakları ile selamlamış. Oda başıyla karşılık vererek dağın yolunu tutmuş. Git gitmez misin… Git gitmez misin… Geceler gündüz olmuş, gündüzler de gece… Şehzade bir hafta sonra dağı aşmış, yola ulaşmış. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmış. Bakmış ki, hanın biri saraya benziyor. Öteki ise bir kulübe gibi, hem de pis… Tavşanın sözlerini unutarak o saray gibi olan hana girmiş. Çok geçmeden içkiye, eğlenceye dalmış, altın kuşu da, elmayı da unutmuş… Günler günleri, günler de haftaları doldurmuş, aradan bir ay geçtiği halde büyük şehzade saraya dönmemiş. Padişah da, sultan da oğullarını merak etmişler. Ortanca şehzade : Bari ben gideyim de, demiş, hem altın kuşu bulayım, hem de ağabeyimi arayıp bularak getireyim. Padişah ortanca oğluna da izin vermiş. Şehzade, sarayın kuş gibi uçan bir atını seçmiş. Heybelerine altın doldurmuş, kendisi de bir demir elbise giyerek : Eğer bir aya kadar dönmezsem beni de ararsınız! demiş, yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş… Konarak, göçerek, tam bir güz gitmiş. Bir de arkasına dönüp bakmış ki, daha arpa boyu kadar bir yol gitmiş. Tekrar yola koyulmuş. Gide gide yorulmuş. Bir su başında attan inmiş. Yüzünü yıkarken karşısına o sihirli tavşan çıkmış. Tavşan buna da altın kuşun nerede bulunacağını söylemiş, hanları tarif etmiş. Ortanca şehzade, atını kuş gibi uçurarak günlerce sonra hanların bulunduğu yere gelmiş. O da ağabeysi gibi ucuz hanı beğenmeyip öteki hana girmiş. Orada ağabeyisi ile birleşmiş. Beraber içkiye, eğlenceye dalmışlar. Altın kuş onun da aklından çıkmış, gitmiş… Ortanca şehzade gittikten sonra da bir ay olmuş. Çocuklarının ikisi de gidip gelmeyince, padişahı bir merak sarmış. Kendi kendisine “Bunda bir iş var ya, elbet anlaşılır” demiş. Bu sefer de küçük oğlan : İzin verirseniz babacığım, demiş, gidip hem ağabeylerimi bulayım, hem de altın kuşu ele geçirip getireyim. Padişah : Hayır, diye karşılık vermiş, onlar gitti, gelmedi. Öldürdüler mi, kaldılar mı, bilmiyoruz. Sen de gidip dönmezsen sonra ne yaparız? Küçük şehzade, babasına yalvarmış, yakarmış, ağabeyleri uyuyakaldıkları halde altın kuşu kendisinin vurduğunu söyleyerek : Kuşu yine ben ele geçireceğim, demiş. Hem göreceksiniz, ağabeylerimi de bulup getireceğim… Padişah, küçük oğlunun ağabeylerinden daha akıllı olduğunu hatırlamış. Onun bu işi de başarabileceğini düşünerek gitmesine izin vermiş. Küçük şehzade,
sarayın rüzgâr gibi giden atlarından birini seçmiş. Heybelere altın doldurmuş. Sırtına da bir demir elbise geçirerek yola düşmüş. Rüzgâr gibi giden at, onu bir anda su başına ulaştırmış. Atı su içerken kendisi de yüzünü yıkamaya başlamış. O sırada yanında Sihirli Tavşan belirmiş. Tavşan dile gelip, ona da nereye gittiğini sormuş. Şehzade, altın kuşu yakalamaya, ağabeylerini bulmaya gittiğini söyleyince, Sihirli Tavşan, buna da dağı gösterip hanların yolunu tarif etmiş. Sakın yanlış yere gitmeyesin, diye de ilave etmiş. Küçük şehzade, Sihirli Tavşana teşekkür ederek yanından ayrılmış. Rüzgâr gibi giden atını dört nala sürmüş. Dereler, tepeler, dağlar, atının ayakları altında uçuyormuş sanki… Çok geçmeden, Sihirli Tavşanın gösterdiği dağı aşmış, uzun yola ulaşmış. Gide gide hanların yanına varmış. Hanlardan biri pek göz alıcı imiş. Öteki ise, tersine, bir kulübeye benziyormuş. Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sözlerini hatırlayarak o gözalıcı hana girmemiş, doğruca gidip ucuz hana yerleşmiş. Akşam olduğundan, karnını doyurup bir tahta üzerine uzanmış. Kendi kendine, “acaba altın kuşu ne zaman görebileceğim” diye düşünüyor, gözüne uyku girmiyormuş. Gece yarısından sonra, bir aralık kulağına bir ses gelmiş. Birisi : Geleyim mi?! Geleyim mi?! diye sesleniyormuş. Şehzade, bu sesi tanımadığı için karşılık vermemiş. Hem kendisine seslendikleri ne malûm? Olduğu yerde daha çok büzülmüş, sesini çıkarmamış. Sabah olmuş. Biraz hava almak için hanın kapısına çıkmış. Bir aşağı, bir yukarı dolaşırken, Sihirli Tavşan görünmez mi? Zıplaya zıplaya küçük şehzadenin önüne gelerek : Akşam seslendim, seslendim, karşılık vermedin, demiş. Karşılık verseydin işimiz daha kolay olacaktı. Ama şimdi biraz yorulacaksın. Haydi atla sırtıma! Küçük şehzade hemen tavşanın sırtına binmiş. Tavşan hem koşuyor, hem de şehzadeye şunları söylüyormuş : Seni şimdi altın kuşun bulunduğu saraya götürüyorum. Bu saray kuşlar padişahının sarayıdır. Sarayın bahçe kapısı önünde seni indireceğim. Bahçede iki kapı vardır. Birisi açık, öteki kapalıdır. Açık kapıyı kapayacak, kapalı kapıyı açacaksın. İçerde bir arslanla bir at karşılıklı otururlar. Arslanın önünde ot, atın önünde et vardır. Eti arslanın önüne koyacak, otu ata vereceksin. Altın kuş ortadaki gül ağacında oturur. İki tarafında iki kafes asılıdır. Kafesin biri tahtadan, diğeri altındır. Kuşu alır, tahta kafesin içine koyarak dışarı çıkarsın, sakın altın kafese koyayım demeyesin, kuşlar padişahı seni yakalatır, zindana attırır, sonra karışmam. Sihirli Tavşan zıplaya zıplaya koşuyor, yokuşlar çıkıyor, tepeler aşıyormuş. Nihayet yüksekliği minare boyunda duvarlarla çevrili, büyük bahçe içinde bir sarayın önünde durmuş, şehzadeyi sırtından indirmiş, gözden kaybolmuş. Şehzade, duvarların ortasındaki açık büyük kapıdan içeriye girmiş, kapıyı güç halde kapatmış. Biraz ötede kapalı bir kapı varmış. Bütün vücuduyla yüklenip kapıyı açmış, içeriye girmiş. Hemen koşup arslanın önündeki otu alarak ata götürmüş. Atın önündeki eti de arslana vermiş. Her ikisi de önlerine konan şeyleri iştahlı iştahlı yerlerken doğruca gül ağacına koşmuş. Altın kuş güneşin altın ışıkları altında pırıl pırıl yanan rengiyle sağa, sola dönüyor, gagasını gül yaprakları arasına sokuyormuş. Şehzade onu incitmemek için yavaş yavaş elini uzatmış, daldan almış kuşun güzelliği karşısında âdeta kendinden geçmiş, herşeyi unutmuş. Kuşu elinden götürürken üzmemek için kafese koymaya karar vermiş. Bakmış ki, tahta kafes pek kötü, halbuki altın kafes hem çok güzel işlemeli, hem de pırıl pırıl yanıyormuş… Gönlü ona kaymış. Gidip yerinden alarak altın kuşu içine koymuş. Altın kuş, kafese o kadar yakışmış, o kadar yakışmış ki, küçük şehzade onlara hayran hayran bakmaktan kendini alamamış. Kafesi eline alıp kapıya doğru yürümüş. Yürümüş ama, kapının önünde, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte kocaman iki arap görünce, aklı başına gelmiş. Araplar bunu kolundan tuttukları gibi Kuşlar Padişahının karşısına çıkarmışlar. Padişah, altın kuşu çaldığından dolayı bunun zindana atılmasını emretmiş. Fakat Padişahın karısı : Yazık bu delikanlıya, demiş. Eğer bize altın kızı getirirse altın kuşu ona veririz. Hem de zindandan kurtulmuş olur. Padişah, karısının bu düşüncesini yerinde bulmuş, küçük şehzadeyi bırakmışlar. Şehzade dışarı çıktığı zaman Sihirli Tavşanla karşılaşmış. İçerde gördüklerini, yaptıklarını, başına gelenleri tavşana anlatmış. Tavşan söz dinlemediği için buna kulakları ile bir güzel dayak atmış. Sonra : Haydi bin sırtıma, gidelim! demiş. Şehzadeyi sırtına alarak yola koyulmuş. Az gitmişler… Uz gitmişler… Dere tepe düz, dağ, ova dümdüz gitmişler, dik kayaların ortasında çok yüksek bir sarayın önünde durmuşlar. Sihirli Tavşan : İşte burası Kızlar Padişahının sarayıdır, demiş. İçeri girerken bir zorluğa uğramayacaksın. Bahçenin ortasında büyük bir havuz var. Havuzun etrafı türlü türlü çiçeklerle süslüdür. Çiçeklerin arasında geniş yapraklı bir çınar ağacı göreceksiniz. Ağaca çıkıp saklanırsın. Çok geçmeden altın kız gelip havuza girerek banyo yapar. Havuzdan çıktığı zaman gitmesine meydan vermeden yakalarsın. Alıp dışarı çıkabilirsin. Eğer elbiselerini giyerse, Kızlar Padişahı seni yakalar, hapse attırır. Haydi yolun açık olsun! Küçük şehzade, sözlerini tutacağına dair tavşana başını sallamış, sarayın bahçe kapısından içeriye girmiş. Bahçenin ortasında fıskiyelerinden sular akan mermer bir havuz varmış. Suyun şırıltısına türlü türlü kuş sesleri karışıyor, havuzun etrafındaki çiçeklerin kokuları, insana yeniden hayat veriyormuş. Şehzade, doğruca çınar ağacının yanına gitmiş, üstüne çıkıp yapraklar arasına saklanmış. Dalın birine yaslanıp havuzda sularla güneşin oynaşmasını seyrederken, uzaklardan kulağına genç kız gülüşmeleri, kahkahalar gelmiş. Geriye dönmüş bakmış ki ince beyaz entariler içinde birçok genç kız, saçlarını rüzgârda uçura uçura havuza doğru koşuyorlar. Olduğu yerde biraz daha büzülmüş. Ağacın geniş yapraklarını kendisine siper edip saklanmış. Kızlar koşa koşa gelip havuzun etrafına dizilmişler. Biraz sonra, tül elbiseler içinde, güneş kadar parlak sarı saçlı, ayın ondördü, günün onbeşi gibi güzel altın kız gelmiş, havuza girmiş. O, havuzda yıkanırken dışardaki kızlar da, şarkı söylüyor, ellerini çırpıyorlarmış. Altın kızın yıkanması çabuk sona ermiş. Bir el işareti ile dışardaki kızları uzaklaştırmış. Kendisi havuzdan çıkmış. Elbiselerini giyerken, küçük şehzade ağaçtan atlayıp bileğine yapışmış, kızı dışarıya sürüklemeye başlamış. Bu beklenmedik durum karşısında şaşkına dönen altın kız, elbiselerini giymek için şehzadeden izin istiyor, şehzade olmaz dedikçe altın kız yalvarıyormuş. Böylece kapıya kadar geldiği halde, şahzade, altın kızın yalvarmalarına dayanamamış, elbiselerini giymesi için onu bırakmış. Kız havuz başına koşup elbiselerini giydikten sonra, ellerini çırpmış. Ellerini çırpmasıyla beraber, küçük şehzadenin yanında dev gibi iki adam görünmez mi? Şehzade, bunlar nereden geldiler diye araştırırken, adamlar onu kolundan yakaladıkları gibi bir hamlede saraya götürüp Kızlar Padişahının karşısına çıkarmışlar. Kızlar Padişahı : Söyle bakalım delikanlı, demiş, sen ne cesaretle benim sarayıma giriyorsun? Hele havuz başında saklanıp kızlarımı yıkanırken seyretmeye utanmadın mı? Altın kızın bu sarayın inci
si olduğunu bilmiyor musun? Cezan ölümdür. Sonra elini çırpmış, içeriye giren harem ağasına : Şunu cellatlara götürün! diye emir vermiş. Küçük şehzade, korkusundan tir tir titrerken, Kızlar Padişahını ihtiyar lalası söze karışmış : Ünlü Padişahım, demiş izniniz olursa, bu delikanlı bize altın atı getirsin. Eğer getiremezse, o zaman başını kestirirsiniz. Ama getirecek olursa, altın kızı ona veririz, alır, gider… Kızlar Padişahı, ihtiyar lalanın bu düşüncesini yerinde bulmuş, altın atı bulup getirmek şartıyla şehzadeyi salıvermiş. Neye uğradığını bilemeyen şehzade, şaşkın bir halde kendisini sokağa dar atmış. Sihirli Tavşan, şehzadeyi bir kaya dibinde bekliyormuş. Şehzadenin anlattıklarını dinledikten sonra, sözünü tutmadığı için kulakları ile onu bir kere daha dövmüş. Sırtına dönerek : Haydi atla! demiş. Nedir bu senden çektiğim? Sözümü tutmuş olsaydın altın kuşu çoktan ele geçirmiş, saraya dönmüştük… Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sırtına binmiş. Derelerden tepelerden geçerek, dağlardan, taşlardan aşarak, bir ovaya varmışlar. Bu uçsuz bucaksız ovanın ortasında, etrafı alçak duvarlarla çevrili, gayet büyük bir bahçe varmış. Bahçenin tam ortasında küçük, fakat şirin bir köşk göze çarpıyormuş. Bahçenin her tarafı yemyeşil gür otlarla çevrili imiş. Sihirli Tavşan, bahçenin önünde durarak : İşte, demiş, Atlar Padişahının sarayına geldik. Altın at, Atlar Padişahının biricik oğludur. Çok uysal bir hayvandır. Bahçe kapısından içeriye girdiğin zaman etrafına bakmadan doğruca yürüyeceksin. Atlar Padişahının sarayının arka tarafında küçük bir köşk vardır. Altın at orada bulunur. Kapısı açıktır. İçeriye girip korkmadan yanına yaklaşacaksın. “Sırma yeleli, altın nallı, altın atım, seni görmeye geldim, yüzünü öpmeye geldim” diyeceksin. Eğer sözlerinden hoşlanırsa, keyifli keyifli kişner. O zaman gümüş dizginlerini tut; o senin arkandan kendiliğinden gelir. Ama, kişnemez de sessiz sedasız durursa, anla ki senden hoşlanmadı. Arkana bakmadan uçar gibi koşarak kaç, yoksa Atlar Padişahı seni yakalatır, atların ayakları altında çiğnetir… Küçük şehzade, bahçe kapısından içeriye girmiş ama yüreği de hop hop ediyormuş. Bahçe o kadar güzel, otlar o kadar canlı, o kadar yeşilmiş ki, küçük şehzadenin, etrafına doya doya bakınmak için içi gidiyormuş… Fakat, Sihirli Tavşanın sözleri de kulağında çınladığından sağa sola bakmadan yürümüş, yürümüş… Atlar Padişahının sarayının arka tarafına geçmiş, küçük köşkle karşılaşmış. Köşkün kapısı açıkmış. Ayaklarının ucuna basarak içeriye girmiş ki, gözlerine inanamamış: Altın at o güne kadar gördüğü atların, hatta hayvanların en güzeli imiş. Gözleri ışıl ışıl parlıyor, altın tellere benzeyen yelesi, ata bir gelin güzelliği veriyormuş. İnce yüksek bacakları yerinde duramıyor, bırakılsa kuş gibi uçacakmış hissini veriyormuş. Derisinin parlaklığı, düzgünlüğü hiçbir hayvanda yokmuş… Küçük şehzade, altın atı böyle hayran hayran seyrederken, birden Sihirli Tavşanın sözleri hatırına gelmiş. Altın atın yanına iyice yaklaşıp: Sırma yeleli, altın nallı, altın atım, demiş, seni görmeye geldim. Yüzünü öpmeye geldim… Küçük şehzade daha sözünü bitirmemiş ki, altın at keyifli keyifli kişnemeye başlamış. At kişneyince, şehzadenin de yüreğine su serpilmiş. Hemen atın gümüş dizginlerini tutmuş, öne düşmüş. O gitmiş, at gelmiş, o gitmiş, at gelmiş, bahçe kapısından dışarıya çıkmışlar. Sihirli Tavşan orada bekliyormuş. Tavşan, şehzadeye: Bin atın sırtına! demiş. Şehzade, altın ata sıçramış. Tavşan da bir zıplamada şehzadenin arkasına oturmuş, elleriyle şehzadenin omuzlarından tutmuş. Şehzade gümüş dizginlere yapışır yapışmaz, altın at bir ok gibi fırlamış. Hayvan görülmemiş bir hızla gidiyor, şehzadenin âdeta başı dönüyormuş. Dağlar, tepeler bir anda arkada kalıyor, rüzgâr bile altın ata yetişemiyormuş. Gözü açıp kapayıncaya kadar, altın at, Kızlar Padişahının sarayına varmış. Küçük şehzade, atın üzerinden inip saraya girmiş, Kızlar Padişahının karşısına çıkarak altın atı getirdiğini bildirmiş. İzni olursa altın kızı alıp götüreceğini söylemiş. Kızlar Padişahı, bu küçük delikanlının cesaretine, yılmazlığına hayran kalmış. Altın kızı verdiği gibi, altın atı da ona bırakmış. Küçük şehzade, altın kızı alıp saraydan çıkmış. Kızı altın ata bindirmiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, hemen yola koyulmuşlar. Kuşlar gibi uçup, rüzgârlar gibi eserek Kuşlar Padişahının sarayına varmışlar. Küçük şehzade, altın atla Sihirli Tavşanı kapıda bırakmış. Altın kızı yanına alarak içeriye girmiş. Doğruca Kuşlar Padişahının karşısına çıkmış. Yerlere kadar eğilip selam verdikten sonra: Ünlü padişahım, demiş, emrinizi yerine getirdim. İşte istediğiniz altın kız… Kuşlar Padişahı yerinden kalkıp şehzadenin yanına gelmiş. Onun sırtını okşadıktan sonra demiş ki: Aferin delikanlı, cesur ve yılmaz bir genç olduğunu ispat ettin. Bu kadar güç şeyleri başardıktan sonra bir gün gelip altın kuşu da ele geçirebileceğini anlamıştım. Onun için altın kuşu ben sana kendi elimle veriyorum. Altın kız da senin olsun. Haydi güle güle gidiniz! Küçük şehzade, Kuşlar Padişahını selamlamış. Altın kuşu almış, altın kız da yanında olduğu halde dışarıya çıkmış. Altın kızı altın atın üzerine bindirmiş. Altın kuşu eline vermiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Sihirli Tavşanın şehzadeleri karşıladığı su başına varmışlar. Tavşan orada durmuş: Ünlü şehzadem, demiş, ben burada kalıyorum. Yalnız senden bir dileğim var. Okunu eline al ve beni öldür! Tavşanın bu sözleri karşısında, şehzade hayrete düşmüş: Nasıl olur Pamuk Tavşan, demiş, ben senden gördüğüm iyiliğimi şimdiye kadar hiç kimseden görmedim, seni öldürmeye ellerim nasıl varır ki? Sihirli Tavşan: İyiliğimi istiyorsan beni öldürmen lazım, demiş. Ama mademki bunu yapamayacaksın, hiç olmazsa söylediklerimi dinle: Sakın bir kuyu başında oturma, sonra pişman olursun! Küçük şehzade, bunca zamandır beraber gezip dolaştığı Sihirli Tavşandan ayrılacağı için gözleri yaşarmış. Tavşan, kulaklarını dikip sallayarak bunları selamlamış. Hoplaya sıçraya gidip gözden kaybolmuş. Küçük şehzade altın atın arkasına atlamış. Yola düzülmüşler. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmışlar. Küçük şehzade, ağabeylerini handa bulmuş. Bulmuş ama, onlar hana geldikleri günden beri kumar masasından kalkmadıkları için bütün altınlarını, hatta elbiselerini, atlarını, herşeylerini kaybetmişler. Birisi gelir de bizi kurtarır elbet diye perişan bir halde bekliyorlarmış. Küçük şehzade, altın atın semerini hancıya vererek ağabeylerinin borçlarını ödemiş, handan çıkmışlar. Hep beraber oradan uzaklaşmışlar. Yolda giderlerken, küçük şehzade bütün başından geçenleri anlatmış. Ağabeyleri, bunun yaptıklarını kıskanmışlar. Kendi kendilerine: “Babamız onun başardığı işleri öğrenince bizi ayıplayacak. Biz saraya hangi yüzle gideceğiz. Bari şuna bir oyun edelim de kızı, kuşu, atı alıp saraya biz götürelim” demişler. Karınlarının acıktığını bahane ederek bir su başında oturmak istediklerini söylemişler. Görünürlerde su başı yokmuş. Uzaklarda bir kuyu varmış. Oraya gidip yanına oturmuşlar. Biraz yiyecek yemişler. En büyükleri: Susadım, demiş, şu kuyudan biraz su alsak. En küçüğümüzün kuyuya inip yukarıya su göndermesi lazım! Küçük şehzadenin aklına bir fenalık gelmedi
Etiketler:Masal diyarı, masal diyarları, masallar diyarı, sihirli tavşan, türk masalı, Türk masalları