
Masal diyarı “Sınağrit baba” türk masalı
Cehennem nişanında beş sandaldık. Güzel bir ocak akşamı. Hava lodos. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmış. Çok kaynamış ıhlamur rengindeki yayvan, geniş, ölü dalgalar. Sandallar ağır ağır sallanıyor, oltalar bekliyor, insanlar susuyor…
Otuz sekiz kulaç suyun altındaki derin sessizliğe, dibindeki dallı budaklı kayaların arasına yedi rengin en koyusu girer mi şimdi. Sinağrit Baba döner mi avdan. Pırıl pırıl, eleğim sağma rengi pullarıyla ağır ağır, muhteşem, bir ilkçağ kralı gibi zengin, cömert, asil ve zalim mantosu ile dolaşır mı kim bilir. Altını, zümrüdü, incisi, mercanı, sedefi lacivertliğin içinde yanıp sönen sarayını özlemiş, acele mi ediyordu?
Sinağrit Baba ömründe konuşmamış, ömrü boyunca evlenmemiş, ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Onun kovuğundaki zümrüt pencereden ne facialar seyretmiştir Sinağrit Baba, ne oltalar koparmıştır. Bu akşam kimin oltasını seçmeli de artık bitirmeli bu yorucu ömrü. Daha her yeri pırıl pırılken, mantosu sırtında iken, daha eti mayoneze gelirken bitirmeli bu ömrü. Sonra hesapta bir gün pis bir “Vatos’un, bir sırtı renksiz, yapışkan ve parazitli bir canavarın dişine bir tarafını kaptırmak var. İyisi mi, muhteşem bir sofraya kurulmalı, bir zaferle dolu ömrün sonunu beyaz şarapla, suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahluka kendini teslim etmeli.
Sinağrit Baba oltalardan birini kokladı. Bu balıkçı Hristo’dur: kusurlu adam. Gözü açtır onun. İçinden pazarlıklıdır. Evet, fukaradır ama, kibirli değildir. Sinağrit baba fukaralıkta gururu sever. Öteki oltaya geçti. Kokladı. Bu balıkçı Hasan’dır. Geç! Cart curt etmesine bakma! Korkaktır. Sinağrit Baba cesur insandan hoşlanır. Bir başka oltaya başvurdu. Balıkçı Yakup iyidir, hoştur, sevimlidir, edepsizdir, külhanidir. Ama kıskançtır. Kıskançları sevmez Sinağrit Baba, geç. Şu olta, hasisin tuttuğu olta. Sinağrit Baba cömertten hoşlanır. Ama bu oltaya bir baş vurmaya değer. Bir baş vurdu. Hasisin oltasının iğnesini dümdüz etti. Sinağrit Baba iğneden kopardığı yarım kolyozu çiğnemeden yuttu. Hasis, oltasını hızla topladı:
-Vay anasını be, Nikoli! -dedi-, iğneyi dümdüz etti.
Nikoli’nin oltasının yemini kuyruğuyla sarsmakta olan Sinağrit Baba, Nikoli’nin bir kusurunu arıyordu. Onda kusur mu yoktu. Evvela sarhoştu. Sonra ahlaksızdı, kendini düşünürdü ama, cesurdu, cömertti, hiç kıskanç değildi. Fukaraydı. Kibirliydi de. Sinağrit Baba, kibirli fukarayı severdi ama, Nikoli’nin kibrini beğenmiyordu. İnsanoğlunda o başka bir şey, gurura pek benzeyen şey, yerinde, vaktinde bir gurur, o da değil, insanoğlunun insanlığından, ta saçının dibinden, oltasını tutuşundan beliren, isteyerek olmayan, ama pek istemeyerek de gelmeyen bir gurur isterdi. Öyle bir elin oltasını düzleyemez, misinasını kesemez, bedeni fırdöndüsünden alıp gidemezdi. Beş sandalın beşini de kokladı, beğenmedi.
Sinağrit Baba, kayasının kenarında durmuş, lacivert alem içinde hafifçe yakamozlanan oltalarla, civalı zokalardan aydınlanan saray meydanını seyrediyordu. Sinağrit ve mercanlar şehrinin göbeğinde şimdi tatlı tatlı sallanan on beş tane fener vardı. Öteki kovuklardan mercan balıkları çıkıyor, fenerlerden birine hücum ediyor, budalaca yakalanıyorlardı. Gözleri büyümüş bir halde yukarı çıkarken dönüp tekrar aşağıya kadar geliyor, yukarıdaki dünyayı görmeye bir türlü karar veremiyorlardı. Sinağrit Babaya büyüyen gözleriyle, “Bizi kurtar şu lanetlemeden” der gibi bakıyorlardı. Sinağrit Baba düşünüyordu. Gidip o yakamoz yapan ipe bir diş vurdu muydu, tamamdı. Ama hiçbirini kurtarmıyor, hareketsiz duruyordu. Sinağrit Baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu ama, bildiği bir şey daha vardı. O da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat aleminde olsun, bir kişinin aklı ile hiçbir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir. Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresini koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman, bir hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi. Yoksa, gidip Sinağrit Baba oltayı kesmiş, biraz sonra Sinağrit Baba tutulduğu zaman kim kesecek? Kim akıl edecek yakamozu dişlemeyi?..
O sırada büyük büyük ışıklar saçan bir olta aşağıya inmişti. Sinağrit Baba ümitle koştu. Bu oltayı da kokladı. Hiç tanıdığı birisi değildi. Yemi ağzına aldığı zaman bu olta sahibinin, tam aradığı adam olduğunu bir an sandı. Bu anda da yakalandı. Kepçeden sandala düştüğü zaman, Sinağrit Baba, büyük gözleriyle kendisini yakalayana sevinçle baktı. Sinağrit Baba, etrafı kırmızı, içi aydınlık siyah gözleriyle bir daha baktı. Birdenbire ürperdi. Hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövdü. Belki bizim bile bilemediğimiz bir işaret görmüştü kendisini tutan oltanın sahibinde: Bu adam şimdiye kadar hiç imtihan geçirmemişti. Ömrü boyunca, cesur, cömert, Sinağrit Baba’nın istediği şekilde mağrur yaşamıştı. Ama Sinağrit Baba bu adamın ne korkunç bir iki yüzlü köpek olduğunu bizim göremediğimiz bir yerinden anlayıvermişti. Bütün devirler ve seneler boyunca kendisini tutan oltanın sahibi ne cesaretini, ne cömertliğini, ne gururunu bir tecrübeye, bir imtihana tabi tutturmamış, her devirde talihi yaver gitmiş birisiydi. Kimdi, neydi? Sinağrit Baba da bilemezdi. Ama belki de ölünceye kadar cömert, cesur, mağrur yaşayacak olan bu adamın şu ana kadar bir defa bile bir imtihana sokulmadığını anlamıştı. Belki de sonuna kadar bir imtihandan kurtulacaktı. Sinağrit Baba böylesine hiç rastlamamıştı. Ölmeden evvel adama bir daha baktı. Namuslu, cesur, cömert ölecek bu adamın hakikatte korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu olduğunu alnından okuyordu. Bu adam o kadar talihliydi ki, daha ikiyüzlülüğünü kendi kendisine bile duyacak fırsat düşmemişti. Yoksa Sinağrit Baba yakalanır mıydı? Sinağrit Baba hırsından tekrar tepindi. Bağırmak ister gibi ağzını açtı. Kapadı. Sinağrit Baba son nefesini böylece hiçbir insanlık imtihanı geçirmemişin sandalında pişman ve mağlup verdi..
yazarı; sait faik abasıyanık
Etiketler:çocuk masalları, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masal oku, masallar, masallar diyarı, sait faik abasıyanık, sınağrit baba, Türk masalları

Masal diyarı “Yıldız Yağmuru”
Kış, beyaz ağaçlar yaratır topraktan; bazı insanlardan umutsuzluk yaratır, ama bir sevgi iliştirir bu umutsuzluğa, dünyanın en garip çiçeğini yaratır.
Annesi babası ölmüştü kızın, başında bir kukuletası sırtında yırtık bir elbisesi ve tüyleri yağmur yemiş bir paltosu vardı. Böyle bir kızın cebinde olsa olsa bir dilim ekmeği olur ancak, avucunda sıkı sıkı tuttuğu birazcık bozuk parası olur. Ama kış güveni nedense kaybolmamıştır. Kuşlara bakarak ısınmaya çalışır. Titrerken düşünüyordu kız.
-Bahar gelecek günün birinde Kar taneleri yerine tomurcuk yağacak gökten sincaplar ılıklığı yukarı taşıyacak. Kış baharın habercisidir, meleklere mektup yazar, gönderilmesini ister baharın bu arada yeryüzünü oyalar.
Bunları düşünürken yaşlı bir adam çıktı karşısına.
-Param yok, karnım aç, dedi bana para ver biraz, sen küçük bir çocuksun nasılsa doyururlar seni.
Hiç düşünmedi bile kız bütün parasını ihtiyara uzattı. Sanki beyaz bir aslan girmişti şehre, alev yerine kar soluyordu şemsiyesi olanların şemsiyesini, düşleri olanların düşlerini parçalıyordu. Ama umutsuzluğa kapılmadı kız, sokakta bir başına yürüdü.
Bir kadın belirdi yanı başına.
-Güzel çocuk, dedi yiyecek bir şey var mı cebinde? Ağzıma üç gündür lokma koymadım kime başvurduysam geri çevirdi beni…
Bir dilim ekmeği vardı ya, onu yesin zavallı kadın, kendisi bir şey yemeyeli iki gün olmuştu daha.
-Al teyze, dedi, benim karnım tok, daha demin yemek yedim. İnan bana, daha olsaydı daha verirdim.
Sonra küçük bir çocuğa giydirdi paltosunu, gömleğini kendi boyunda bir kıza armağan etti, hava kararmıştı nasıl olsa, kimseler göremezdi kendisini.
Ama o bir kedi yavrusunu gördü; soğuktan sesi bile donmuştu kedinin, bıyıklarında buz tutmuştu miyavlaması. dergiciler görseydi, kış resmi olarak dağların değil onun resmini koyarlardı dergi kapaklarına. Başından çıkardığı kukuletaya sardı kediyi.
Kış,adımlarını yönetir insanların; kürklü olanları tiyatroya götürür, paltolu olanları sinemaya götürür, ceketli olanları evlerine götürür, çıplak olanları korulara götürür.
Derken, kendini bir koruda buldu kız, saçlarının arasına sokup ellerini gökyüzüne baktı. O anda tipi dindi, bulutlar açıldı ve ansızın beliren samanyolundan bir yıldız kaydı, sonra bir yıldız,bir yıldız daha, bütün samanyolu, büyük ayı, küçük ayı, hepsi ayaklarının dibine düştü kızın, sonra çoban yıldızı düştü.
Yeryüzü inanılmaz sevinçler yaratır. Eğilip baktı kız, toprağa değdikçe altın oluyordu yıldızlar.
Artık gelmemek üzere gidiyordu kış yoksulların, kedilerin yanından; güzel yemekler, kalın kumaşlar alınırdı bu altınlarla.
Göğü seven denizcilerin tanıdığı bütün yıldızlar birer birer düştü yere onları gören ay bile çekinmedi havada parçalandı ve dallarına altın birer yaprak olarak kondu ağaçların.
Alışverişi seven sincaplar için işte bir sürü altın.
Şeytanın Elleri
Grimm Kardeşler’den Masallar
Yazan: Ülkü Tamer
YKY YAYINLARI
Etiketler:çocuk masalları, grimm kardeşler, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masal oku, masallar, masallar diyarı, ülkü tamer, yıldız yağmuru

Masal diyarında bir iran masalı.. ”Kuyruksuz Tilki”
Çok eski zamanlarda bayındır bir yerin yakınlarında bir tilki yaşarmış. Bu tilkinin işi gücü, diğer bütün tilkiler gibi kümeslere saldırmak ve hile yoluyla ele geçirdiği tavuk ve kuşları yemekmiş. Ama bu özelliklerine rağmen bu tilki diğer tilkilerden biraz farklıymış. Bu da onun diğer tilkilerden daha fazla bildiği şeklindeki kibirlilik ve büyüklenme duygusuymuş.
Bu tilki; dostları, akrabaları ve komşularıyla her konuştuğunda, onlara kendi geleceğini anlatır, bir gün tilkilikten çıkıp başka bir canlı haline geleceğini ve onu gören herkesin hayretler içinde kalacağını söylermiş.
Günlerden bir gün kibirli tilki, avlanmak üzere yuvasından çıkmış. Uzak bir harabeden bir ses duymuş. Dev sesine benzeyen bir hay huy sesi. Tilki bu sesleri duyunca çok korkmuş ve bir adım bile atamamış.
Kısacası, korku içinde bir süre durduktan sonra yere çivi gibi çakılmış ayaklarını kaldırmış ve ne olduğunu bilmediği sesin sahibinden kurtulmak için koşmaya başlamış. Koşarken, sesin ne olduğunu ve nereden geldiğini anlamak için sağına, soluna, önüne ve arkasına bakıyormuş. Ama birşey göremiyormuş.
Kibirli tilki böyle korkuyla koşup kaçarken yolda başka bir tilkiye rastlamış. Diğer tilki ona:
- Ne oldu? Niye kaçıyorsun? diye sormuş.
Korkan tilki, kendini sakin göstermeye çalışarak:
- Büyük bir kâhin olan üstadımın yanından geliyorum. Bana gelecekte neler olacağını anlattı,demiş.
Kibirli tilkiye inanan saf tilki :
-Peki söyle bakalım bu günlerde neler olacak? diye sormuş.
Kibirli tilki kaçarken:
-Şu anda bulunduğumuz yerden biraz sonra aslanlar geçecek ve tilkileri parçalayacaklar, demiş.
Onun bu sözüne inanan saf tilki:
-Peki bana da söyle hangi taraftan gitmeliyiz? diye sormuş.
Kibirli tilki rastgele bir yön göstererek:
-Çabuk ol, şu yoldan git de aslanın pençesine düşmeyesin,demiş.
Saf tilki ne olduğunu anlayamadan, büyük bir korku ile diğer tilkiyi izlemiş. İkisi de hangi yönden geleceğini bilmedikleri hayali bir aslanın pençesinden kaçıyorlarmış.
Kibirli tilki kaçarken, bilinmeyen sesin nereden geldiğini öğrenmek için duruyor ve sağına soluna bakıyormuş.
Onun bu hareketlerine bir anlam veremeyen saf tilki:
-Arkadaş, madem ki buradan aslanlar geçecek, öyleyse ne diye sağa sola bakıyorsun? Niçin kendimizi kurtarmak için daha hızlı kaçmıyoruz? diye sormuş.
Kibirli tilki:
-Kaçıp kurtulmamız gerektiği doğru. Ama yolda yiyecek birşey varsa onu kaçırmayayım diye sağa sola bakıyorum, şeklinde cevap vermiş.
Bu sözlere inanan saf tilki, hiçbirşey söylemeden yoluna devam etmiş. Bir yol ayrımına varıncaya kadar koşmuşlar.
Kibirli tilki, burada da bir şeytanlık düşünmüş ve arkadaşına dönerek:
-Yemek kokusu alıyorum. Sen de aldın mı?
Çok koştuğu için acıkmış olan saf tilki:
-Nasıl? Sen yemekleri de mi önceden seziyorsun? diye sormuş.
Korkan tilki başını sallayarak kuyruğunu yere uzatmış ve:
-Senin önündeki şu yolun tavuk ve horozlarla dolu olduğunu seziyorum. Git, bir göz at, eminim elin boş dönmeyeceksin, demiş.
Bu sözlere de inanan tilki:
-Öyleyse niçin birlikte gitmiyoruz? Sen niye bekliyorsun arkadaş? diye sormuş.
Kibirli tilki düşünüyormuş gibi yaparak:
-Aslanın soluğunu hissediyorum… Sen yemek peşinde git, yolda bir tehlike varsa, sana birşey olmasın diye bekliyorum, sonra hemen peşinden gelirim, demiş.
Her şeyden habersiz olan tilki aceleyle yola sıçrayarak gitmiş. Tilkinin gittiği bu yol, hay huy seslerinin geldiği yolmuş. Kibirli tilkinin amacı bir tehlike olup olmadığını ve sesin nereden geldiğini öğrenmekmiş, içinden saf tilkiye gülmüş ve ne olacağını görmek için o çevrede dolanmış. Bu arada gözüne eski bir ibrik ilişmiş. Rüzgarın esmesiyle ibrikten ses çıkıyormuş. Bu durumu gören kibirli tilki donakalmış ve ibriği seyre dalmış, o hay huy sesinin bu ibrikten geldiğini anlamış ve ona dönerek:
- Demek beni böyle korkutup perişan eden sensin. Şimdi başına çok büyük bir bela getireceğim, demiş.
Sonra kalkıp ibriğin yanına doğru gitmiş, tam bu sırada saf tilki küplere binmiş bir halde ortaya çıkmış ve:
- Sen ne yapmayı düşünüyorsun? Beni boşu boşuna yiyecek peşinde koşturuyorsun, yiyecek nerede? diye bağırmış.
Kibirli tilki, öbürünü başından savmak için:
- Niçin duruyorsun? Görmüyor musun, aslan geliyor. Sana haber vermek için bekliyordum, demiş.
Oysa kibirli tilki arkadaşını beklemiyordu. Hay huy seslerini çıkaran ibrikten intikam almak için orada kalmıştı.
Saf tilki bu sözleri duyunca, düşünmeğe fırsat bulamadan diğer tilkiyle birlikte kaçmağa başlamış. Kibirli tilki bir fırsatını bularak yolunu değiştirmiş ve ibriği gördüğü yere dönmüş. Ondan çok acı bir intikam almak istiyormuş. Kuyruğunu ibriğin kulpuna bağlamış, denizin kenarına kadar çekmiş ve:
- Ses çıkararak beni korkutmanın ne demek olduğunu şimdi sana göstereceğim, demiş.
Tilki bu sözleri söyleyince, ibriği batırmak için geriye geriye giderek denize girmiş. Denize batan ibrik suyla dolarken “gulp, gulp” sesleri çıkarıyormuş. Tilki onun kendini acındırmak istediğini sanmış ve bağırarak:
- Beni korkuttuğun zaman bunları düşünseydin. Şimdi sadece ölümü düşün! demiş.
Sonra ibrik bir “gulp” sesi daha çıkararak susmuş. Tilki kahkaha atarak:
- Sana verdiğim bu ders, benimle alay etmemeleri için herkese ibret olsun, demiş.
Sonra kibirli bir halde yoluna devam etmek istemiş. Birisinin onu suya doğru çektiğini hissetmiş ve bağırarak:
- Hey sen kimsin? Beni ne diye suya çekiyorsun? Bırak beni! demiş.
Bir süre beklemiş. Hiçbir ses duymayınca, kendisini denize doğru çeken şeyin, kuyruğuna bağladığı suyla dolu ibrikten başka birşey olmadığını anlamış.
Çok sinirlenen tilki çabalamasına rağmen kendini kurtaramamış. Sonunda, ibrikten kurtulmak için çareyi kuyruğunu kesmede bulmuş. Başını çevirerek kuyruğunu koparıncaya kadar kemirmiş. Kuyruğu kopunca, suya düşmüş bir fare gibi denizden çıkarak bu haline bir çare düşünmeye başlamış.
Canını kurtardığına sevinen tilki bir süre dolaştıktan sonra kendi kendine:
- Bu halimle ne yapacağım? Arkadaşlarım beni bu halde görürlerse onlara ne diyeceğim? diye düşünmüş.
Başına gelen bu beladan çok rahatsız olan tilki yavaş yavaş çarşıya girmiş. Çarşı çok kalabalıkmış ve herkes kendi işiyle uğraşıyormuş. Tilki bu kalabalığı görünce:
- En iyisi çarşıdan yiyecek birşeyler bulmalı ve kendimi bir süre diğer tilkilerden uzak tutmalıyım, diye düşünmüş.
Kuyruksuz tilki kendi kendine bu kararı verince kenardan kenardan geçerek koşmaya başlamış. Çarşının bir köşesinde oynayan birkaç çocuk tilkiyi görünce oyunu bırakarak seyretmeye başlamışlar. Kuyruksuz tilkiyi görmekten zevk alan çocuklardan birisi:
- Bakın! Kuyruksuz tilki! Kuyruksuz tilki! diye bağırmış.
Böyle fırsatları kollayan işsiz güçsüz birkaç kişi kuyruksuz tilkiyi kovalamaya başlamışlar. Bir beladan kurtulup daha büyük bir belaya düştüğünü anlayan tilki, canını kurtarmak için çarşıda koşmaya başlamış. Kaçarken, saklanmak için bazı dükkanlara giriyor, dükkan sahipleri de onu kovuyorlarmış. Yaşamdan ümidini kesen kuyruksuz tilki nihayet boyacı dükkanına varmış. İçeride dükkan sahibini görmeyince kendini içeri atmış ve bir boya küpünün arkasına saklanmış. Tilkiyi kovalayan adamlar, onun dükkandan çıkmasını beklemişler. Bazıları ise içeri girip tilkiyi yakalamak istemişler, ancak dükkan sahibi içeride olmadığından vazgeçmişler. Kısa bir süre sonra boyacı dönmüş. Dükkanının önünde toplananları görünce ne olduğunu sormuş. Dükkanında tilkinin saklandığını söylemişler. Eline büyük bir sopa alıp tilkiyi aramaya başlamış. Nihayet onu bir köşede görmüş, başına vurmak üzere sopasını kaldırınca tilki başka bir köşeye sıçramış. Bu kovalamaca bir süre devam ettikten sonra tilki bir boya küpünün içine düşmüş, onu seyredenler bir an sessiz kalmışlar, öldüğünü düşünmüşler ve ona acımışlar. Tam bu sırada tilki feryat ederek tepeden tırnağa kadar boyanmış bir halde küpten çıkmış ve kaçmaya başlamış. Dışarıda bekleyenlerden bazıları bir süre peşinden koştuktan sonra, kendi haline bırakarak geri dönmüşler. Tilki ise arkasına bakmadan çarşıdan koşarak kaçmış. Şehirden çıkınca bir ara arkasına bakmış kimseyi görmeyince rahat bir soluk almış ve yoldan geçenlerin görmeyecekleri bir köşede uzanarak dinlenmiş. Kendine gelince yerinden kalkıp yavaş yavaş yürümeye başlamış. Nasıl kuyruksuz kaldığını anlatmanın güç olduğunu bildiği halde kabilesine ve akrabalarına uğramaya karar vermiş. Bunun için plan kurmaya, inanacakları bir masal uydurmaya başlamış ancak ne kadar düşündüyse de aklına birşey gelmemiş. Bütün umutlarını yitirmek üzereyken, başka renge bürünmüş olan elleri gözlerine ilişmiş. Bu duruma çok sevinen tilki kendi kendine:
- Bundan daha iyisi olamaz, eski arzumu gerçekleş-tirmenin tam zamanı. Benim bu halime kim tilki diyebilir? Dünyanın bütün tilkileri benim bu halimi kıskanmalılar, diye düşünmüş.
Daha sonra konuşma tarzını, yürüyüşünü ve bakışlarını değiştiren tilki, kabilesine varıncaya kadar sessiz sedasız yürümüş. Kabilelerine gelen garip kılıklı hayvanı gören tilkiler çok şaşırmışlar. Çünkü gördükleri hayvan kendilerine çok benziyordu ama rengi farklıydı, kuyruğu da yoktu. Çevresinde toplanarak onu incelemeğe başlamışlar. Bir süre sonra:
- Evet efendim, siz kimsiniz? diye sormuşlar.
Kuyruksuz tilki başını sallayarak:
- Ben eskiden, aklım olmadığı zaman, tilkiler kabilesindeydim, tilkilik hayatından kurtulmak isteyince, tavuslar kabilesine girdim… Şimdi söyleyin bakalım tavus olmak istemeyen var mı? Vücudunun rengarenk olmasını istemeyen var mı? diye sormuş.
Onun bu sözlerine inanan birkaç saf tilki, çevresinde toplanıp dinlemeye başlamışlar. Bazı tilkilerin kendisine inandığını gören kuyruksuz tilki:
- Yapmanız gereken ilk iş, size yük olan şu kuyruklarınızdan kurtulmaktır. Dünyanın neresine giderseniz gidin, kuyruğunuzu gören herkes tilki olduğunuzu anlar, demiş.
Kibirli tilki, tek başına kuyruksuz kalmamak için kabilenin diğer tilkilerini kuyruklarından etmeyi planlıyormuş. Bu planında da başarılı olmak üzereymiş. Çünkü henüz sözlerini bitirmeden, bazı saf tilkiler, kuyruklarının kendilerine yük olduğunu düşünmeye ve onlardan kurtulmak için bir yol aramaya başlamışlar. Ama tam bu sırada, kuyruksuz tilkiyle önceden karşılaşmış olan saf tilki çıkagelmiş ve orada toplanan tilkilere neler olduğunu sormuş. Kuyruksuz tilkinin tavus olduğunu anlatmışlar. Artık gözü açılmış olan ve durumun ne olduğunu anlayabilen saf tilki bu sözleri duyunca kahkaha atarak:
- Bu tilkinin nereye gittiğini, neyin peşinde olduğunu ve kendini bu renge nasıl soktuğunu bilmiyorum. Ama bu sabah onunla karşılaştığımda kâhin olduğunu iddia ediyor ve yırtıcı bir aslanla beni korkutuyordu. Dağda ve çölde aslan korkusuyla o kadar koştum ki canım çıktı. Midem, sabah yuvamdan çıktığım gibi hâlâ boş ve açlıktan ölüyorum, demiş.
Bu sözleri duyan tilkiler, kuyruksuz tilkiye bakıp durumu sormuşlar. Yalanla bir yere varamayacağını anlayan kuyruksuz tilki utancından başını önüne eğmiş ve bir tek söz söyleyememiş. Ama onun hikayesi dilden dile dolaşarak masal olmuş.
Kişi hiçbir zaman kendini beğenip gururlanmamalı; kendi toplumundan ve akrabalarından nefret ederek kopmamalıdır. Yoksa kuyruksuz tilkinin düştüğü duruma düşer ve her yerden kovulur.
Yazar; Muhammed-i Mîr-kiyânî
Çeviren: Doç. Dr. Ali Güzelyüz
Iran masalları..
Etiketler:çocuk masalları, iran masalları, kuyruksuz tilki, masal, masal dinle, Masal diyarı, masal diyarları, masal dünyası, masal oku, masallar, masallar diyarı, Muhammed-i Mir-kiyani