Post Icon

Kıymetli tuz

masal

Masal diyarı’ndan bir türk masalı daha sizlerle.. iyi okumalar.

Kıymetli tuz masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Pire berber iken, deve tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken.
Tıngır elek, tıngır felek demişler, bu masalı şöyle anlatmışlar.Bir varmış, bir yokmuş, evvel zamanda bir padişah ile bunun üç kızı varmış. Bir gün bu padişah kızlarını başına toplamış, beni ne kadar seversiniz? Demiş. En büyük kız dünyalar kadar, ortanca kızı kucak kadar, küçük kızı da tuz kadar severim demiş.

Padişah küçük kızın cevabına çok sinirlenmiş, insan tuz kadar sevilir mi demiş, ardından küçük kızını cellada teslim etmiş. Cellat, kızı kesmek için dağa götürmüş. Kız cellada yalvarmış, sen de babasın, bana kıyma demiş.

Cellat, kızın yalvarmalarına dayanamamış, onun yerine bir hayvan kesmiş, kızın gömleğini kesilen hayvanın kanına bulayıp padişaha getirmiş.

Küçük kız yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, bir köye ulaşmış. Orada köyün zenginlerinden birine kul köle olmuş, büyümüş, çok güzel bir kız olmuş. Güzelliği ilden ile, dilden dile yayılmış, kısmet bu ya bir başka padişahın oğluyla evlenmiş.

Aradan bir hayli zaman geçmiş, başından geçenleri kocasına anlatmış, babamları yemeğe çağıralım demiş. Kocası da olur demiş. Gereken hazırlıklar yapılmış, padişah babası ziyafete çağrılmış.

Kızın padişah babası söylenen günde avanesiyle birlikte ziyafete gelmiş. Padişah ve beraberindekiler sofraya oturduğunda yemekler sırayla gelmeye başlamış. Ama kız, aşçısına bütün yemeklerin tuzsuz olmasını tembih etmiş. Padişah hangi yemeğe saldırdıysa eli geri gitmiş, yemeklerin hiçbirini yiyememiş.

O sırada küçük kızı padişahın sofrasından ayağa fırlamış. Padişahım, duyduğuma göre sen küçük kızını seni tuz kadar seviyormuş dediği için öldürtmüşsün demiş. Padişahın söz söylemesine fırsat vermeden işte o küçük kız benim demiş ve bütün yemekleri tuzsuz yaptırdım ki kıymetimi anlayasın sözlerini eklemiş.

Padişah yaptığından utanarak küçük kızının boynuna sarılmış, tuzun ne kadar kıymetli olduğunu anlamış. Ondan sonra yeni bir dönem başlamış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

Etiketler: , , , ,

  • RSS
Yorum yazmak ve diğer yorumları görmek için tıklayınız.23
Post Icon

Külkedisi görüntülü masalı izle

Dünyanın en ünlü masal perisi külkedisi sindirella’nın hikayesini Gözde Gökdeniz güzel sesiyle sizler için seslendirmiş, Külkedisinin güzel resimlerinin slayt gösterisi eşliğinde bu masalı görüntülü izleyebilirsiniz. Masal diyarı’nda iyilikler sizinle olsun.

Etiketler: , , , ,

  • RSS
Yorum yazmak ve diğer yorumları görmek için tıklayınız.11
Post Icon

Ağustos böceği ile karınca masalı

Ağustos böceği ve karınca masalını dinlemek için aşağıdaki Player butonuna tıklayınız.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Ağustos böceği ile karınca

Yaz en sıcak mevsimdir. Güneş uzun kollarını uzatarak toprağı ıstır. Bu mevsimde ağaçlar meyve doludur. Dallar yemyeşil, çiçekler rengârenktir. Türlü Çeşitli bitkiler topraktan fışkırır. Böcekler, kuşlar, arılar Canlılık içinde oradan oraya koşturup dururlar. Hayvanların en çalışkanı karıncalar yaz boyu hiç boş durmazlarmış. Toprağın altındaki yuvalarına mısır, buğday, arpa buldukları bütün yiyecekleri depolayıp kışa hazırlık yaparlarmış. Havaların güzelliğine aldırmadan, durup dinlenmeden birinin kaldıramadığını üç beşi birden taşıyarak uğraşıp dururlarmış. Üstelik çok disiplinli bir şekilde. Hiçbir karınca bir saniye bile duraksamazmış.

Ağustos Böceği ile Karınca Yine bir yaz mevsiminde ağustos böceği güneşin ve ağaçların tadını çıkarıyormuş. Daldan dala atlayıp, “cır cır” diyerek eğlenceli ezgiler mırıldanıyormuş. Şarkı söylerken, dans ederken bazen önünden karıncalar geçiyormuş. Ağustos böceğinin rahatlığına şaşırıyormuş karıncalar. Arada bir şöyle soruyorlarmış:

“Neden sende çalışmıyorsun? Kışın çok zorluk çekersin yoksa”. Ağustos Böceği bitaraftan dans ederken bir taraftansa şöyle cevap veriyormuş:

“Bu havada çalışılır mı hiç? Yazın tadını çıkarıyorum ben. Çalışırım elbet. Daha kışa çok var.”
Günler hızla geçmiş. Yapraklar sararıp dökülmeye, havalar soğumaya başlamış. Hayvanlar yuvalarına çekilmişler. Tabi ki Ağustos Böceği de. Bir süre sonra karnı acıkmaya başlamış. Ama hiç yiyeceği yokmuş. Yiyecek aramaya çıkmış. Ama hiçbir yerde yiyecek bulamamış. Açlıktan dizleri titremeye, gücü azalmaya başlamış. Karnını nasıl doyuracağını düşünüyormuş. Aklına birden komşusu karınca gelmiş.

Ağustos Böceği ile Karınca Tir tir titreyerek komşusu karıncanın kapısını çalmış.
“Karınca kardeş! Karınca Kardeş!” “Kim o?” demiş karıncalardan biri.
“Benim. Komşunuz ağustos böceği” demiş. Karınca kapıyı açtığında ağustos böceği soğuktan donmak üzereymiş. Karınca “Ne istiyorsun?” sorusuna şöyle yanıt vermiş:

“Karnım çok aç. Yiyecekte bulamadım dışarıda. Sizden ödünç yiyecek istiyorum. Yaz gelince borcumu öderim” demiş. Karınca sormuş:

“Peki sen yaz boyunca ne yaptın?”. Ağustos böceği yaptıklarından pişmanlık duymamış “Saz çalıp şarkı söyledim, dans ettim, yazın tadını çıkardım.” Karınca kızmış.

“Bense çalıştım. Sen eğlenirken ben ter döktüm ve yuvamı yiyecekle doldurdum. Mademki yazın saz çalıp şarkı söyledin, kışında açlığı ve soğuğu hak ettin” demiş ve kapıyı yüzüne kapatmış.

Etiketler: , , , ,

  • RSS
Yorum yazmak ve diğer yorumları görmek için tıklayınız.60
Post Icon

Ardıç ağacıyla ardıç kuşu

ARDIÇ AĞACI İLE ARDIÇ KUŞU

Çok çok çok eskiden ülkelerden bir ülkede ormanlardan bir orman bu ormandanda bir ağaç varmış. Yaprakları ince iğneciklerşeklinde olan bu ağacın kahverengide kozalakları varmış. Şimdi hepiniz niye ağaçcık diyosun iğne yaprakları kahverengi kozalakları olduğuna göre çam olmalı o ağaç diyeceksiniz. Biliyorum ama asıl sorun burdan çıkmış. Bu ağacın yaprakları iğne gibi olmasına iğne gibiymişde kozalaklarıda varmış ama boyu çok kısaymış. Öteki kocaman kocaman çam ağaçlarının yanında minicik kalıyormuş. O yüzdende çok üzülüyormuş. Önceleri buna pek aldırdığı yokmuş da kendini beğenmiş kocman ağaçlar bodur diye alay etmeye başlayınca hele şu ayak takımı çalıyıda kim soktu aramıza şu boya bakın, ağaçların yüz karası, diyince zavallının bütün günleri zehir olmaya başlamış. Onun bu halini gören ardıç kuşları ağaçcIğa çok acıyorlarmış çünkü iyi niyetli yardım sever bir ağaççıkmış.

O hele ardıç kuşlarına az yardımı dokunmamış.Öteki kendini beğenmiş çamların çoğu istemezmiş.Ardıç kuşlarını zaten o yüzdende ardıç ağacı diyorlar ya o ağaçcığa ardıç kuşları her gün onun dallarına konar ona gezdikleri gördükleri yerleri anlatırmış .

Ardıç ağacıda hiç bir ağaç boyu kısa olduğu için konuşmadığından dört gözle kuş dostlarını beklermiş ama kış gelince bütün arıç kuşları güneye göç edermiş. İşte o zaman yapa yalnız kalırmış adıç ağacı koca bir kışı bütün çam ağaçlarının iğneli sözlerini dinlemekle geçirirmiş. Ardıç kuşları sevgili ardıç ağaçlarının bu durumuna bir çare bulmak için çok düşünmüşler ama hiç bir şey bulamamışlar.

Hatta bir kış güneye gitmeyip ordakalmayı bile denemişlerde başaramamışlar. Çünkü doğa ana onları soğuğa dayanıklı yaratmamış o yüzdende o kış az kalsın donacaklarmış. Sonunda dayanamayıp güneye göç etmek zorunda kalmışlar ilk baharda geri geldiğinde doğruca doğa ananın yanına gitmişler. Doğa ana binlerce ardıç kuşunu karşısında görünce şaşırmış ne oldu niye hepiniz birden burdasınız diye sormuş.O zaman ardıç kuşlarının başı sizden bir dileğimiz var diye başlamış.

Söze bizim her yıl konakladığımız bize yiyecek veren dallarında yuva yapmamıza ses çıkarmayan bir ağacımız var. Ama boyu biraz kısa öteki ağaçlar onunla alay ediyormuşlar ne olur bu işe bir çare bulun diye yalvarmış sonrada doğa anayı alıp gitmişler ardıç ağacının yanına. Doğa ana ardıççığı görünce niye boyunun uzamadığını şimdi anlıyorum.
Öteki ağaşlar kökleriyle bütün toprağı kaplamışlar yeterli besin alamıyorsun üstelik boyun kısa oduğu için diğer ağaçlar güneşten yararlanmanada engel oluyorlar.

Ama üzülme sana öyle özellikler vericemki bütün o kendini beğenmiş ağaçlardan üstün olacaksın çünkü yararlı olan güzeldir. Sende yararlı bir bitki olacaksın demiş. Sonrada yapraklarına güzel kokular sürmüş. Hele doğa ana bundan sonra herşeyinden insanlarda yararlanacak ilaçlar yapacaklar hastalar için kurşun kalem yapacaklar çoçuklar için kısacası hem kuşların hem de insanların en sevdiği ağaç sen olacaksın diyince ardıç ağacı sevincinden yem yeşil olmuş .O günden sonrada kendini beğenmiş ağaçların alaylarına hiç kulak asmamış hatta yararlı olan güzeldir diye düşünüp mutlu bile olmuş ardıç ağacı haksız mı çocuklar yararlı olan güzeldir.

Etiketler: , ,

  • RSS
Yorum yazmak ve diğer yorumları görmek için tıklayınız.3
Post Icon

Dört arkadaş

Masalı dinlemek için player butonuna tıklayınız ;

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Dört arkadaş masalı

Bir varmış, bir yokmuş; hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş.
Bir gün ceylan çayırda oynuyormuş, hâlinden çok mutluymuş. Ancak birdenbire insanoğlunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çıkmış ortaya. Tabiî arkasındanda bir insan gelmiş. Köpek ve adam ceylanın peşinden koşmaya başlamış. Ceylan kaçmış onlar kovalamışlar.
Bu sırada evde yemek zamanıymış. Sofrayı hazırlayan fare bakmış arkadaşlarından biri eksik. Arkadaşlarına dönerek:
-Neden, demiş hep dörtken bugün üçüz? Ceylan arkadaşımız bizi unuttu mu dersiniz?
-Unutmaz, demiş kaplumbağa. Mutlaka başı dertte olmalı. Ne olurdu karga gibi kanatlarım olsaydı, uçar dolanırdım çayırları. Ya ceylanın yardımımıza ihtiyacı varsa, ne olduğunu bilmeden onu yargılamak doğru olmaz.
Karga hak vermiş kaplumbağaya. Kanatlarını çırpıp havalanmış ve ceylanı aramaya başlamış. Bir de ne görsün, ceylan ormanda bir tuzağa düşmemiş mi? Ağlardan kurtulmak için çırpınıp duruyor. Karga hemen dostlarına haber vermiş. Üçü düşünüp bir sonuca varmışlar. Biri evi bekleyecek, diğer ikisi ceylanı kurtarmaya gidecekmiş. Tabiî ki evde kaplumbağa kalmış. Fare ile karga fırlayıp gitmiş. Kaplumbağa kalmış kalmasına ama, aklı hep dostlarındaymış. Sonunda oda çıkmış yola. Bir süre sonra fare ile karga ceylanın yanına gelmiş. Fare ağları kemirmiş. Sonra hepsi oradan ayrılmış.
Avcı oraya gelip ağları parçalanmış, tuzağı da bomboş görünce küplere binmiş.
Öfke ile etrafa bakınmış o sıra kaplumbağayı görmüş. Onu çantasına koymuş.
-Ceylan bir başka güne kalsın. Biz bu akşam kaplumbağa ile yetinelim.
Karga olup bitenleri yukarıdan görmüş. Hemen uçarak olanları ceylana ve fareye anlatmış. Üçü hemen bir araya gelip dostlarını nasıl kurtaracaklarını düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir yol bulmuşlar. Ceylan, avcının önüne çıkıp kendini göstermiş. Ceylanı karşısında gören avcı hemen onun peşine düşmüş. Avcı kovalıyor, ceylan koşuyormuş. Sonunda avcı yorulup sırtındaki çantayı yere atmış. Farede bunu bekliyormuş. Hemen koşup, çantayı kemirmiş ve dostunu kurtarmış.
Onlar ermiş muradına, avcı boş dönmüş evine.

Etiketler: , , , ,

  • RSS
Yorum yazmak ve diğer yorumları görmek için tıklayınız.25
Post Icon

Çirkin kız masalı

Masalı dinlemek için;

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Çirkin Kız

Bir varmış bir yokmuş Allah’ın kulu mısır tanesinden çokmuş. Yeşil olmalı, al olmalı, masallar masal olmalı. Her masalda bir ibret var, Gerçeğe misal olmalı. Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı.Ben diyeyim uzakta, siz deyin yakında, Gülşen ve Nurşen adında iki kız kardeş yaşarmış. Bu kişi kardeşmiş ama Patlıcan ile soğan kadar bile birbirlerine benzemezlermiş. Gülşen çok güzel, Nurşen de çok çirkinmiş.

İkisini yan yana görenler kardeş olduğuna inanmazlar, Gülşen’e bakıp; “Ne kadar güzel bir kız!” der ve övgüler yağdırırken, Nurşen’e bakıp;”Bu da kardeşimi? Hiç ablasına benzemiyor, pek çirkin.” Derlermiş.

Nurşen bu duruma çok üzülüyormuş. Güzel olmayı elbet o da çok istermiş, fakat elinden bir şey gelmezmiş. Gülşen, güzel olduğu için çok kibirlenirmiş. Kardeşine kızdığı zamanlarda çirkinliği ile alay edermiş hep.

Yine böyle bir gün zavallı kardeşiyle alay etmiş. Nurşen ağlayarak evden çıkmış, Ormana doğru koşmaya başlamış. Ormanda da uzun süre koşmuş. Yorgunluktan bitkin bir hale düştükten sonra durup etrafına bakmış. Hiç görmediği bir yermiş burası. Evlerine dönmeyi istemiş ama yolu bulamamış. Ormanda kaybolduğunu anlayınca korkarak geceyi geçireceği bir yer aramaya başlamış. Bir de bakmış ki karşısında süslü, çok güzel bir kulübe duruyor. Sevinçle kapısını çalmış. Kapıyı dünyalar güzeli bir kız açmış. Nurşen hayranlıkla ona bakarak;

­­—Affedersiniz, ormanda yolumu kaybettim, geceyi burada geçirebilirliyim? Diye sormuş.

—Hayır, diyerek kapıyı yüzüne kapatmış güzel kız.

Nurşen çaresizlikle ne yapacağını düşünürken kapı tekrar açılmış.

Güzel kız;

—Eğer elinden iş gelirse, temizlik ve yemek yaparsan kalabilirsin, demiş.

Nurşen çaresiz;

—Yaparım, demiş. İçeri girmiş.

Kız, Nurşen’in dinlenmesine fırsat vermeden önüne kova ile süpürge koymuş. Nurşen pislikten berbat olan kulübeyi pırıl pırıl temizlemiş. Sonrada bir güzel yemek yapmış. Bütün işleri bitirdiğinde güzel kız, ona yaptığı yemeklerden vermeyerek sadece kuru bir dilim ekmek vermiş.

Güzel kız bütün bir gecede asık bir yüzle “Yalnızlıktan sıkıldım,” Deyip durmuş. Onun bu halini görmek istemeyen Nurşen ertesi sabah erkenden kulübeden ayrılmış. Akşama kadar ormanda dolaşmış. Hava kararmaya başladığında çaresizlikle etrafa bakınırken başka bir kulübe görmüş. Kulübenin üzeri pek çok kuşla doluymuş. Hemen kapıyı çalmış. Çirkin bir kız açmış kapıyı.

Nurşen içinden “Bu da benim gibi çirkin.” Diye düşünürken;

—Af edersiniz, ormanda yolumu kaybettim, geceyi burada geçirebilirliyim? Diye sormuş.

—Tabi çok memnun olurum demiş kız; Onu içeriye almış.

İçeride bir aslan, bir kaplan, bir ayı ve bir yılan varmış. Dostlarım dediği hayvanlarla Nurşen’i tanıştırmış. Çirkin kız Nurşen’in önüne çeşit çeşit yiyecekler koymuş. İyiliksever kızın adı Zülfiye’ymiş. Nurşen, Zulfiye’ye ormandaki güzel kızdan söz etmiş.

—O benim kız kardeşim, demiş Zülfiye. Biz vezirin kızlarıydık. Kardeşim büyük bir hata yaptı, hatası anlaşılınca da suçunu bana yüklemeye çalıştı. Padişah kızdı ve ikimiz ide cezalandırdı. Bir süre ormanda yalnız yaşamamıza karar verdi.

Nurşen;

—Geçekten çok üzüldüm bu olanlara demiş.

—Hayır, üzülme diye yanıtlamış kız. Ben ormanda çok mutluyum. Benim burada hayvan arkadaşlarım var ve onları çok seviyorum, deyip gülümsemiş sonra.

Nurşen gece rahat bir uyku uyumuş. Sabah uyandığında kulübeye başka hayvanlarda gelmiş. Zulfiye, sevgi ve şefkatle yaralı bir tavşanın ayağını sarıyormuş. Nurşen, Zülfiye’ye baktığında onun çok güzel olduğunu düşünmüş bir an. Oysa ilk gördüğünde onu çirkin bulduğunu hatırlayınca şaşırmış. Birden kuşlar gibi hafiflemiş. Nurşen; “Güzelliğin sırrını buldum.” Diye koşarak Zülfiye’nin boynuna sarılmış ve ona teşekkür etmiş. Birkaç gün daha kulübede kaldıktan sonra Zülfiye’nin arkadaşı güvercinin yardımıyla evine dönmüş. Nurşen çok mutluymuş.

O günden sonra Nurşen kimsenin ona çirkin demesine aldırış etmemiş. Onu tanıyanlar o nu daha çok sevmeye başlamışlar. Gülşen de kardeşiyle alay ettiğinde, kardeşini artık neden kendisine kızmadığını hep merak etmiş.

Etiketler: , , , ,

  • RSS
Yorum yazmak ve diğer yorumları görmek için tıklayınız.44
Post Icon

Kurbanlık Koç

Kurbanlık Koç

HACİVAT – (Gelir ve söylenir.) Allah Allah, her halde yanlış görmüyorum ama Karagöz buralarda ne geziyor acaba? Aaaa, yanında bir de kocaman boynuzlu, kınalı bir koç var. (Seslenir) Karagöz’üm merhaba!..

KARAGÖZ – Hoş geldin suda pişmiş balkabağı!…

HACİVAT – Aman efendim, perdede değiliz güzel konuş!

KARAGÖZ – Köftehor, perdede değiliz ama sen beni yine her yerde rahatsız ediyorsun.

HACİVAT – Canım, rahatsız olacak ne var? Geçerken seni görüp “Merhaba!…” dedim o kadar…

KARAGÖZ – Öyleyse sana bana merhaba! Haydi yoluna git!

HACİVAT – Zaten gideceğim de… Buralarda ne yapıyorsun diye merak ettim?

KARAGÖZ – Pataklarım ha, ne yaptığımı görmüyor musun?

HACİVAT – Görüyorum ama Karagöz’üm doğrusu bir şey anlayamıyorum. Bir defa Kurban Bayramı geçti. Sonra senin yedi yüz yıldır böyle bir koçla gezerken ilk defa görüyorum.

KARAGÖZ – Ne olmuş?…

HACİVAT – Ne olmuşu var mı? Yani bu koç neyin nesi?

KARAGÖZ – Babasının oğlu… Köftehor, onu ben doğurmadın ki neyin nesi olduğunu bileyim.

HACİVAT – Efendim, anlatamadım galiba… Neden beraber dolaşıyorsunuz?

KARAGÖZ – Birbirimizi kaybetmemek için Hacı Cavcav!

HACİVAT – Allah iyiliğini versin, yine anlatamadım! Yani bu koçu neden gezdiriyorsun?

KARAGÖZ – Bende onu yemle besleyecek para var mı! Yeşil salata, karpuz kabuğu falan bulup yediriyorum. Açlıktan ölürse sahibine ne cevap veririm. Hayvana da yazık olur.

HACİVAT – Bu koç senin değil mi?

KARAGÖZ – Patakların ha! Ekmek Parası zor buluyorum. Bu koçu nasıl alacağım, alay mı ediyorsun?

HACİVAT – Alay olur mu Karagöz’üm! Fakat senin olmadığına göre sahibinden her halde para alacaksın?

KARAGÖZ – Ne parası?…

HACİVAT – Koçu dolaştırıp karnını doyuruyorsun diye…

KARAGÖZ – Sana öyle mi söyledi Cavcav?…

HACİVAT – Kim?…

KARAGÖZ – Bu koçun sahibi?

HACİVAT – Anlayamadım, yani sen bu koçun sahibini de mi tanımıyorsun?

KARAGÖZ – Köftehor, sahibini tanısam is aramayı bırakır, uyuklamayı terkeder böyle ortalıkta dolaşır mıyım? Üstelik bu hayvanın yanında pek eğilmeye de gelmiyor. Arkadan insanın poposuna öyle vuruyor ki… Üç defa onun yüzünden kaldırımları yaladım.

HACİVAT – Vah vah vah, geçmiş olsun Karagöz’üm!

KARAGÖZ – Sağolasın!…

HACİVAT – Fakat benim aklım iyice karıştı. İkiniz böyle daha ne kadar beraber dolaşıp duracaksınız.

KARAGÖZ – Yorgunluktan bir yere düşüp bayılana kadar…

HACİVAT – Canım şakayı bırak!

KARAGÖZ – Köftehor, anlamıyor musun bir yandan da sahibini arıyoruz.

HACİVAT – Bak bu doğru… Ayrıca sahibi belki sizi görüp koçunu tanır da sana bolca bahşiş verir

KARAGÖZ – Âmin!… Ne kadar bahşiş verir?

HACİVAT – Bilemem ama yine aklıma bir soru takıldı?

KARAGÖZ – Aklına boru mu takıldı?…

HACİVAT – Saçmalama!… Söyle bakalım sen bu koçu nerede buldun Karagöz’üm?…

KARAGÖZ – Nerede olacak, bayramın ilk günü seninle bayramlaşıp bahçenizden yola çıktım ki peşimden geliyor. Ayıp olmasın diye “Git” diyemedim.

HACİVAT – Allah iyiliğini versin, desene bu bizim kaybolan koçumuz! Ver bakayım ipi! (Koçu alıp gider.)

KARAGÖZ – (Seslenir.) Hacı Cavcav, Benim bahşiş ne olacak?… (Gider)

Etiketler: , , , ,

  • RSS
Yorum yazmak ve diğer yorumları görmek için tıklayınız.8
Post Icon

Büyük Yarış


Masal diyarından çocuklara müşfik kenterin seslendirdiği Pire, çekirge ve kurbağının yarış hikayesinin masal okuması ve masal seslendirmesi ücretsiz sunulmaktadır.

Masalı dinlemek için;

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Büyük Yarış

Bir gün pire çekirge ve kurbağa konuşuyorlarmış. Pire ben ikinizdende daha çok zıplarım demiş. Çekirge dururmu hadi ordan siz benimle boy ölçüşemezsiniz demiş.Kurbağada hıh diye burun kıvırmış siz kim zıplamak kim ben daha çok zıplarım sen daha az zıplarsın derken tartışma uzamışta uzamış, bakmışlarki olacak gibi değil aralarında bir yüksek atlama yarışması düzenlemişler.Duyduk duymadık demeyin bizler pire çekirge ve kurbağa bir yüksek atlama yarışması düzenledik herkes bu yarışmayı izlemeye gelebilir diye dört bir yana haber salmışlar.

Bunu duyan kral demişki; Yarışmayı kim kazanırsa kızımı ona veririm. İşte böyle yarışma günü gelip çatmış
ilk önce pire yürümüş tin tin yürüyerek ortaya gelmiş.Kralı kibarca selamlamış kendine çok güveniyormuş. Pire nede olsa insanlara çok ama çok yakın yaşantısı varmış. Pirenin sonra çekirge yerini almış doğrusu ya çok yakışıklıymış, boylu poslu çekirge kendini soylu bir aileden gelmiş sayarmış. Şarkı söylemekte benim üstüme yoktur. Sesimin güzelliğini duyan nice cırcır böcekleri kıskançlığından çatır çatır çatlamıştır, diye övünüp dururmuş. Pire ve çekirge kendisinden öyle bir eminmişlerki prensesi alacaklarından hiç mi hiç kuşku duymuyorlarmış. Kurbağada ortaya çıkmış ama hiç sesini çıkarmamış. Sırasını beklemeye başlamış yarışma başlamış önce pire öyle yüksekten atlamış ki kimse onu görememiş, bu yüzden hiç atlamadığını sanmışlar sıra çekirgedeymiş.

Çekirge tüm gücüyle sıçramış ama heycandan yolunu şaşırıp kralın yüzüne çarpmasınmı kral çok kızmış bu terbiyesizliğe yüksek atlama sırası kurbağaya gelmiş. Kurbağa kara kara düşünüp duruyormuş salondakiler kurbağa yarışmadan çekilecek galiba diye düşünmüşler ama tam o sırada kurbağa sıçrayı vermiş. Sıçrayıncada doğruca altın iskembesinin üstünde oturmakta olan prensesin kucağına düşmesi bir olmuş bu olay kralın çok hoşuna gitmiş.

Benim en değerli varlığım kızımdır onun kucağına atlayan yarışmayı kazanmış sayılır diye kararını açıklamış. Böylece kurbağa prensesi kazanmış pire ve çekirge kendilerine haksızlık yapıldığını
ileri sürmüşler pire benim hakkımı yediler oysa yarışmayı ben kazanmıştım zaten bu dünyada hep sersemler kazanır diye söylenmiş.

Sonra almış başını başka ülkelere gitmiş. Orda bir çok savaşlara katılmış dediklerine görede savaşta vurulup ölmüş çekirgede dağda bayırda dolaşıp yanık türküler söylemiş. Ben bu masalı çekirgenin söylediği bir türküden öğrendim türküde anlattığı doğrumudur yalanmıdır bilmem.

Etiketler: , , ,

  • RSS
Yorum yazmak ve diğer yorumları görmek için tıklayınız.1
Post Icon

Meraklı çiçek

MERAKLI ÇİÇEK
Yıllardan bir yıl ama hangi yıl unuttum kış uzadıkça uzamış. Çocuklar burunlarını cama dayamış, ağaçlarda yaprak yerlerde çiçek havada kuş görebilmek için boş yere bakmış durmuşlar. Her yerde ‘buvv’ diye esen rüzgardan bem beyaz kardan başka birşey görememişler. Toprağın altındada ikbaharı bekleyen çiçekler ha tamamladı ha tamamlayacaklarmış ama kökler yoluyla gelen haberler hep aynıymış. Kış biraz daha uzayacakmış. İlk bahar güneşi yol hazırlığını bitiremedi. O zaman gelincik kırmızı tuvaletinin üstündeki yeşil mantosuna biraz daha sarılıp bu gidişle giysim buruş buruş olacak diye dertleniyor. Mini mini mineler mavi başlarını sallayıp bizde bu gidişle daha yukarı çıkamadan donup kalacağız
diye üzülüyorlarmış. Öteki çiçeklerdde üzülüyorlarmış ama daha renklerini seçemedikleri tuvaletlerini tamamlayamadıklarıkları için o kadar endişelenmiyorlarmış.

Menekşe mor renkte tarla çiçeği mavi papatya ortası sarı etekleri beyaz giysilerini yeni yeni bitiriyorlarmış. İçerlerinden yalnız biri ne toprak anadan renk seçiyor nede giysisini ütülüyormuş. Bu çiçeğin bütün düşüncesi bir an önce yer yüzüne çıkmak çiçek masallarında anlatılan çocukları görmekmiş. Ah bir yer yüzüne çıksam diyormuşta başka bir şey demiyormuş. Kış uzadıkça onunda sabrı tükeniyormuş tabi o yüzden bir gece herkes uyurken yavaşça yerinden kalkmış bir ağacın köklerini izleye izleye toprağın üstüne çıkmaya başlamış. Bütün gece soluk almadan tırmanmışta tırmanmış. Güneşin sarı başı dağın tepesinden görünürken o da başını toraktan dışarı uzatmış koca güneş. Bembeyaz karlar üstünde bir çiçek görünce şaşırmış, kalmış daha uyanamadım galiba diye gözlerin ovuşturmuş. Daha fazla parlamaya başlamış
bütün gece karları savuran rüzgarında şaşkınlığı ondan az değilmiş yani olacak şey mi bu karların ortasında bir çiçek yorgunluktan serap görmeye başladım,Galiba en iyisi gidip biraz dinleniyim diyip esmekten vaz geçmiş o zamanda güneş bunda bir iş var rüzgar çekildi gitti her halde ilk bahar geliyormuş zaten bu çiçekte bunu gösteriyor.

Biraz daha ısıtmalı çevreyi diye düşünmüş.Bütün bunlar olurken yaramaz çiçek soğuktan tir tir titriyor ah ben ne yaptım soğuktan nerdeyse ölücem ne diye herkesi beklemedim sanki diye ağlıyormuş.Onun sesini duyan saka kuşu hey şuraya bakın bir çiçek kalkın kalkın hepiniz bahar gelmiş diye bağırmış.

Bu sevinçli haberi duyan ağaçlar dururmu artık hemen dallarını gererek uyanmaya başlamışlar bir anda her şey değişmeye başlamış.İlk baharı getiren yaramaz çiçek aceleciliği yüzünden kendine renkli bir uvalet yapmayıda unuttuğu için karların üstünde çıkan ilk çiçek olduğu için insanlar ona kar çiçeği demişler.

O gün bu gündür kar çiçeği hiç acelecilik huyundan vazgeçememiş.O yüzdende hep beyaz bir giysi giymiş onu görenlerde hıh işte kar çiçeği açmış bahar geliyor demişler.

Etiketler: , , ,

  • RSS
Yorum yazmak ve diğer yorumları görmek için tıklayınız.3
Post Icon

Masal diyarında masal okuyalım

Burada Zaman Ve Yer Yok! Sadece Hayallerin Var!

Haydi gel! ‘Masal’ denilen benzersiz ve olağanüstü bir dünyanın içine gireceğiz az sonra! Burada tüm olaylar sevindirici bir son ile biter. Burada kötü olan tüm insanlar ve hayvanlar cezasını buluyor. İyi olanlara ise kötüler hiçbir kötülük yapamıyor. Burası neresi? Masal diyarı elbette! İşte bu yüzden masalları sevmeyen yoktur. Anneler ve babalar hatta dedeler ve nineler dahi sever masalları –fakat söylemezler; çünkü bu bir sırdır- .

Masal diyarında hayvanlar, nesneler ve belki de ağzı olan tüm canlılar konuşur; evet konuşur! Hayalinde canlandırabildiğin tüm gerçek dışı dünyaları burada bulabilirsin. Çünkü burada olağanüstü kahramanlar, nesneler ve olaylar var. Cinler, periler, devler, büyücüler, ejderhalar… Hepsi bu diyarda!

Masalları okurken belki de en çok şaşıracağın şey zaman ve yer konusu olacak. Çünkü masallar genellikle şöyle başlar: ‘Çok çok uzak ülkelerden birinde, zamanın bir yerinde…’ ya da şöyle başlar: ‘Bir zamanlar…’  Yani masalların ne zaman ve nerede geçtiği belli değildir. Geçmişte de geçmemektedir, gelecekte de…

En son hangi masalı okudun? Okumadıysan kendini gerçekten muhteşem bir dünyanın dışında tutmuşsun demektir. Çünkü masallar, hayal ettiğin tüm kahramanlara yeni kahramanlar ekler. Ama hepsi aynı değildir. Okurken sen de bunu göreceksin. Meselâ bazı masalların başında şöyle uzun bir tekerleme görebilirsin: “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, babam düştü beşikten, ben fırladım eşikten, babam kaptı küreği, annem aldı maşayı, gösterdiler kapının ardındaki köşeyi…” Bazı masallarda ise böyle bir giriş bölümü yoktur. Ama hepsinin ortak bir özelliği vardır: Mutlu son ile bitmeleri.

Bazı masalları okurken bir yazanı ya da söyleyeni olmadığını göreceksin. Bunlar ‘anonim masallar’dır. Bunlar toplumun ortak ürünüdür ve nesilden nesile sözlü olarak aktarılırlar. Günümüze kadar ulaşanlar derlenmiş ve kitap olarak yayınlanmıştır ki istersen bu kitaplara ulaşabilirsin. Anonim masallar içinde eğlenceli olanlar ve zincirleme olanlar vardır. Zincirleme olan masalları kolaylıkla seçebilirsin çünkü bunlar, olayların birbiri ardına sıralandığı masallardır ve kendilerini hemen fark ettirirler. Bazı masallar da bu anonim olanların aksine yazanı belli olan masallardır ve sanatçılar tarafından yazılır. Bunlarda genellikle yazan kişinin olaylardan ders çıkardığını ve sana da bunu göstermek istediğini görürsün. Bunlar ‘sanatsal masallar’dır.

Yazılan ilk masalın hangisi olduğunu biliyor musun? “Kelile ve Dimne”yi duymuş muydun? İşte bu Beydeba’nın yazdığı masaldır ve yazılan ilk masaldır. Bu yüzden bunu okumalısın. La Fontaine yine çok sayıda masal yazmış olan Fransız bir sanatçıdır. Onun yazdığı masalları okurken çok sayıda konuşan hayvan bulacaksın. Keloğlan masalları ise tamamen Türkçedir ve yazanı belli olmadığı için anonim masallardandır.

İstersen masallardan daha fazla bahsetmeyip keşfetmeyi tamamen sana bırakayım. Bir farklılık yaratarak büyüklerinden masal dinlemek yerine, onlara kendinden masallar dinletebilirsin. Hatta masalı tamamen kendi hayal gücünle uydurabilir; kahramanları ve olayları kendin seçebilirsin. İyi okumalar!

Etiketler: , ,

  • RSS
Yorum yazmak ve diğer yorumları görmek için tıklayınız.0